Yazar: Sinem ÖZCAN

Haberini duyup tanıtımlarını izlediğim andan beri büyük sabırsızlıkla beklediğim dizilerden biriydi Altınsoylar. Bekleyişimin iki sebebi vardı. İlki son bir yılda iki ayrı dizide izleyip hayran olduğum Aras Aydın oyunculuğu, diğeri de sıcak bir aile komedisi izlenimi vermesiydi. Son dönemde nitelikli aile dizisi ve onun yaydığı sıcaklığı izlemeyi çok seviyorum.
Çok iyi bir oyuncu kadrosu ve Türkan Derya imzası, çıkarılan işin en azından vasat üstü olduğunu vaat ediyordu bana. Tanıtımlar geldikçe de heyecanım arttı.
Dün akşam büyük sabırsızlıkla beklediğim dizinin ilk bölümünü izledim. Gerçekten oyuncu seçimleri ve performanslarıyla ilgili büyük bir sıkıntı yoktu.


Aras Aydın’ı son bir yılda üçüncü kez farklı rollerde izliyorum. Dünkü bölümden sonra söyleyeceğim şey şu: Aras Aydın, elindeki malzemeyle en iyi hamuru yapan oyunculardan biri. Sıcaklığı ve sempatikliği ekran yüzü olarak büyük avantaj… İyi mimik kullanıyor, çıkardığı tiplemelerde kendini tekrar etmemeye özen gösteriyor ve onun için yazılanın en iyisini veriyor.
Cihat Tamer, Şebnem Bozoğlu, Bennu Yıldırımlar kendilerini kanıtlamış, yılların iyi oyuncuları… Ayça Ayşin Turan’ın Aras Aydın’la enerjisi de tutmuş. İlk bölüm, oyunculuğu hakkında net fikir edinmeme yetmediyse de en azından rahatsız edici gelmedi bana.


Öykü, Yabancı Damat ve Aramızda Kalsın havası taşıyan zengin ve geniş bir Anadolu ailesinin İstanbul’daki hayatını anlatıyor. Kayserili büyük aile atmosferi de ufak tefek hatalar olmasına karşın düzgün verilmiş ve fakat… İşte bundan sonrası sıkıntılı…
Benim için dizi, tıpkı film gibi, her şeyden önce senaryo… En iyi oyuncuları, en başarılı yönetmeni de alsanız senaryo aksıyorsa çıkan iş, asla mükemmel olamaz. Ne yazık ki, ilk bölüm itibariyle benim görüşüm Altınsoylar’da ciddi bir senaryo sorunu var. Hikâye çok dağınık ( senaryo mu öyle yazıldı, yönetmenler mi öyküyü kuramadı orasını bilemem), tiplemeler çok yetersiz ve çelişkili… Şimdi biraz daha yakından bakalım:
Yetimhanede büyümüş bir genç yaratıyorsunuz. Mesleği yok, parası yok, kalacak yeri yok. Boş evlerde konaklayarak hayatını sürdürüyor ama asla hırsız değil, aksine girdiği evleri derleyip toplayan iyi niyetli bir davetsiz misafir. Hiç itirazım yok, tamam ama hadi konaklama işini hallettiniz de bu adam ne yer ne içer? İş bulamadı diyorsunuz, ona da peki; iyi de bu insan evladı bozuk her şeyi tamir edecek bir yeteneğe sahip. Bunu niye değerlendirmez de eli ekmek tutmaz? Madem dürüst, iyi niyetli bir genç Oğuz, neden hayata tutunacak sağlam bir yol yaratmak yerine nerde akşam orda sabah yaşar? Haaa, karakterinde bir “serseri” taraf var diyorsanız, onu vereceksiniz. Mazbut adam görüntüsü çizmeyeceksiniz.


Gelelim Burcu’ya… İstemediği adamla evlenmemek için kaçan, yükseköğrenim görmüş kariyer planı olan bir kadın o. Bir de zeki, üstüne üstlük. En sıkışık olduğu anda bile kendine bir yol açmayı beceriyor. Tamam, onu da kabul ettim. İyi de başta kendi ailesine yalan söylemiş, nişanlısını evlenme vaadiyle kandırmış ( dizide geçen sözcükle kullanmış), Oğuz’u yalan söylemeye zorlamış kızımız ne ara dünyanın en dürüst ve yalana hassas hatunu oluverdi de hiç tanımadığı Muhittin Bey’e yalan söylediği için vicdanı rahatsız oldu? Onu da geçtim, İstanbul’da kendisine yardım etmeyi reddeden bir arkadaşı dışında kimi kimsesi yok, tanıdığı borç alacağı birileri yok anladık da bu pek akıllı (!) kızımız, pansiyondan ayrılırken içine günlüğünü koymayı bile akıl ettiği sırt çantasını yanına alırken pasaporttu, paraydı niye koymaz? Ha, parası vardı Oğuz aldı diyeceksiniz de demeyin! Zira nişanlısı arkadaşına Burcu’nun niye pansiyona gelmesi gerektiğini anlatırken “Pasaportu, parası orada gelmeyecek de ne yapacak?” dedi mi dedi. E, o zaman kızımız günlüğe gelene kadar hayati değer taşıyan kimlikti, pasaporttu, paraydı niye bırakır ki bir daha dönüp dönmeyeceği belli olmayan pansiyon odasına? Ben aynı durumda olsam ilk işim pasaportu cebime koyup olan paramla bilet alıp vizesiz gidebileceğim bir ülkeye kendimi ışınlamak olurdu. İstanbul’da beni buldu bulacak kıro bir nişanlı varken adamın burnunun dibinde dolaşmazdım.
Gelelim en büyük gafa: Ölen oğlunun gayrimeşru çocuğunu bulmak için yıllarca araştırma yapmış bir Muhittin dedemiz var. Dede; pek bir uyanık, zeki ve iş bilen bir iş adamı… Ne yapmış etmiş kayıp torunu bulmuş. Aferin! Gel gör ki bu kadar araştırma yaparken o toruna dair her detayı öğrenirken bir fotoğrafını bulmak dahi gelmemiş mi aklına? Ayol, bugün Google amcaya sorsa bin bir çeşit fotosunu, selfisini bilmem nesini bulur insan. Sen adamla ilgili her şeyi öğren “Ben yaş tahtaya basmam!” diye kasım kasım kasıl sonra git, yanlış adamı tut kolundan getir. Haaa, bunu yaparken de adamın evindeki diş fırçasını DNA testi için almayı da sakın unutma! Pesssss!
Torunuyla ilgili her detayı öğrenen dedemiz onu bir üvey kardeşi olup olmadığını bilmiyor, yetimhanede büyüyüp büyümediğini bilmiyor, annesinin ölüp ölmediğini bilmiyor kolundan tuttuğu adamı eve getiriyor, yetmiyor sözde üvey kardeşi de evine alıyor. Peki…
Yanındaki sırt çantasının Burcu’ya ait olduğunu fark eden Oğuz ( Yabancı bir evde odaya girince kapınızı kaparsınız benim bildiğim, hele Oğuz gibi kaçak göçek yaşıyorsanız bu tür durumlar refleks olmuştur. O kapı niye aralık ve niye Gülsüm’ün kendisini rahat rahat izlemesine imkân verilir anlamak mümkün değil), çantanın gerçek sahibini bulmak üzere evden çıkıyor. O evde olmaması gerektiğini düşünüyor zaten, Muhittin Bey’i aldatmak hoşuna gitmiyor. Çıktın işte oğlum, ne diye tıpış tıpış geri dönüyorsun ki? O dönüşün mantığı nedir? Hele hele Burcu’yu üvey kardeş diye tanıtmak nasıl bir mantıktır? “Sen de çok irdeliyorsun, işte komiklik ordan çıkacak. Saçmalayacaklar izleyici de gülecek.” diyorsanız izleyiciyi fazla hafife alırsınız diyorum ben. Kızın parmağındaki alyans, kadınlarla dolu bir evde hiç mi bir kadının dikkatini çekmez, hiç mi buradan yürümezler? Hele öküz altında buzağı arayan çarıklı Gülsüm bunu nasıl fark etmez?


Oğuz, Burcu, Muhittin Bey başta olmak üzere tiplemelerin çoğu son derece yüzeysel geçildi. Sadece Saadet için bir alt metin oluşturulmuş; diğerlerine ilerleyen bölümlerde karar verilecekmiş izlenimi aldım. Evdeki yardımcılardan tutun da Ümmü’ye, Semiha’ya, Emin’e kadar bütün karakterler tamamen iki boyutlu. Altlarında bir hikâye varmış gibi görünmüyorlar.
Hele hele gerçek Oğuz’un hikâyesine dair sekans, tamamen darmadağın duruyordu ve ana öyküye bir türlü bağlanamadı. Burcu’nun yaşadığı pansiyona Burcu’nun nişanlısı oradayken niye gitti, yolların nasıl ve niye kesişmesi gerekiyordu, hepsinden mühimi o yollar niye kesişmedi anlayamadım.
Özetle bu kadar iyi bir kadroya bu senaryo, olmamış dedirtti bana. Bu öykü toplanır mı, kendine gelir mi bilmem. Bildiğim iyi bir giriş yapamadı ve senaryo bende sınıfta kaldı.
Başta Aras Aydın için elindeki malzemeden en iyi hamuru çıkarır demiştim. Sözümün arkasındayım ama siz adamın eline kötü bir un, bozuk malzeme verirseniz hamur olur da lezzeti olmaz. Aynı şey diğer oyuncular için de geçerli.


Öykünün çıkış yeri çok iyi. Sağlam bir noktadan iyi çatışmalarla nefis bir öykü çıkardı ama vardığım nokta tek cümleyle: İyi bir konu bu kadar mı işlenemez?
Bana kalırsa senaryoya hiç vakit geçirilmeden el atılmalı. Karakterlere bir alt metin oluşturulmalı, tutarsızlıklar giderilmeli, çok güçlü çatışmalar eklenmeli ve hepsinden mühimi dağınıklık yok edilmeli.
Cumartesi gibi başka komedi alternatiflerinin de olduğu bir günde yayına giren dizinin ilk bölümde özellikle senaryo yönünden çelik gibi durmasını beklerdim, ekranda.

Benzer Yazılar

Yorum Yaz