Yazan: Ayşe KUTLUHAN

Ferhat’ın, babasının katilinin Namık Emirhan olduğunu öğrenmesiyle nokta koymuştuk geçtiğimiz hafta. Açıkça söylemek gerekirse geçtiğimiz bölümden sonra, tadından yenmeyecek bir bölüm olacağına, kendimi aşırı inandırmıştım. O kadar çok yükselmiştim ki bir haftadır, dün akşam seyrettiğim saçma sapan üç-beş sahneyi ve birbirini bir türlü tamamlamayan sahne geçişlerini seyrederken, yere çakıldım resmen. Aslı-Ferhat sahnelerinin azlığı ya da çokluğu değil benim derdim, kesinlikle zira bu hikâyenin sadece aşktan ibaret olmadığının gayet farkındayım. Ama en azından var olan sahnelere birazcık doygunluk verseler, hiç fena olmazdı. Birbirinden ayrı rüzgâr gibi esip geçti sahneler ve geçtikçe içlerinde taşıdığı anlamı yitirdiler âdeta. Ancak, gönül rahatlığı ile itiraf edebilirim ki bu bölüm benim için sadece İbrahim Çelikkol oyunculuğundan ibaretti. Geçen bölüm yorumumda da bahsettiğim gibi ‘’Bundan daha iyi nasıl olabilir?’’ dediğim her yerde, çıta biraz daha yükseldi ve İbrahim Çeklikkol son sahnede ‘’ARŞ’’ denilen yerdeydi bende, hiç kuşkusuz. Yaşamak ve hissetmek; rolünün içine girip hakkını sonuna kadar vermek, bu olsa gerek. Bana, Ferhat Aslan’ı en ince detayına kadar hissettirdiği için ayrı teşekkür ederim. Değinmeden de edemeyeceğim; bu hafta içi izlediğim bir röportajda, ses tonundaki naifliği ve konuşma tarzının kibarlığını görünce, ‘’İbrahim Çelikkol’dan Ferhat Aslan gibi bir karakter, nasıl çıktı?’’ diye hayretler içinde düşünmeden alamıyorum kendimi… Onu, sergilediği bu muhteşem görsel şölen için tebrik ediyorum. Başarı hep seni bulsun İbrahim Çelikkol! Sen, çok özel bir detaysın…

‘’Bu acı, yalan; benim yalanım.’’ diyen Ferhat, Namık Emirhan’ın yakalanmasını polise bırakmayacaktı hiç kuşkusuz. İçinde biriktirdiği öfke onu yeniden teslim almış ve tekrardan silahını avuçlamıştı. Kızdım mı? Tabii ki hayır! Ferhat gibi bir karakterden ‘’Devletin polisi var, yakalasın.’’ demesini beklemek saçmalık, benim nazarımda. Hele ki hayatının kocaman bir yalandan ibaret olduğunu öğrendikten sonra… Bir yalanın içinde karanlıkta yolunu kaybeden Ferhat’ın mantıklı düşünebilmesi de mantık dışı olurdu, bence. Acı insanı hissizleştir; kırar, döker, parçalar. Ardını, önünü düşünmeden geri dönülmesi biraz zor hatalar yaptırtır… Tıpkı ağabeyinin ölümünün üzerine en çok değer verdiği insanın, Ferhat’ın canını kazıya kazıya acıtan Aslı gibi… Yıllarca babasının katilinin yanında yaşayıp onun ekmeğini yediğini öğrenerek Ferhat’a zehir zemberek sözler sarf eden Gülsüm gibi… Ya da babasının ölümünün ardından kanını yerde bırakmamak adına işlediği cinayetin ardından; en çok inandığı adam olarak Berber Necdet’in yetiştirdiği Ferhat’tan, yaşadığı acıyla eli silahlı bir tetikçi yetiştiren Ferhat gibi…

Ferhat yaşadığı acının bedelini Aslı’nın gidişleriyle defalarca ödemişti zaten. Canları yana yana; bize göre geri dönüşü olmayan cümlelerle kalplerini parçalaya parçalaya acıtıp  gitmişlerdi birbirlerinden, sadece bedenen ama… Kalpler hep kalmıştı, aşkı buldukları yerde. Ferhat, Aslı’nın Yusuf’u Namık’la ilgili gerçeği öğrenmesin diye bıraktığını düşündüğünde Aslı bunun yanlışlığına ikna etti onu; belki de öğrendiklerinden sonra içinde bulunduğu o büyük yıkıntıyla Aslı’ya sığınmak istediği için. “Ben hayatımda bir tek sana güvendim.” demesi de bundan kaynaklı olsa gerek… Aslı’ya geçen bölüm yorumumda bir hayli yüklenmiştim. Ona bu kadar yüklenmem onu tamamen haksız bulduğum anlamına gelmiyor, kesinlikle; bunu da dile getirmiştim zaten… Aslı da Ferhat da kendi içinde bildikleri gerçeklerle birbirlerini daha fazla üzmemek adına saklamışlardı birbirlerinden bazı şeyleri. Kızsalar da kırılsalar da birbirlerine, aslında amacın sadece korumak olduğunun bilincindeydi, ikisi de. Bir önceki gece öfkeyle ayrı yataklarda uyurken o gece aynı yatakta uyumaları da bunun bir göstergesi zaten…

Ferhat’ın da dediği gibi; kimi zaman sevgisiyle iyileştirmişti Aslı onu, kimi zaman gerçekleri yüzüne vurarak canını acıta acıta. Ama her şekilde bir nebze olsun başarılı olmuştu, Aslı. Yüzleşmelerle dolu bölümde Ferhat’ın onu ihanet ve güvensizlikle suçlamasının üzerine nasıl evlendiklerini hiç sakınmadan vurdu yüzüne Ferhat’ın, Aslı. Evet, haklıydı! Ferhat göndermek istese de Aslı kendi kalmayı tercih etmişti, defalarca. Hepimiz gayet net biliyoruz ki karanlığın içinde olduğunu bile bile sevdi Aslı Ferhat’ı. İşte tam da bu yüzden ‘’Haklı’’ olarak öğrendiği gerçekle öfkesini kontrol edemeyen Ferhat’a ‘’Sen umutsuz vak’asın Ferhat Aslan!’’ diyen Aslı’ya da kızmadım. Çaresiz kaldığında kaçışlarına kızsam da gösterdiği çabayla ve koşulsuz verdiği sevgisini gözardı etmek, adaletsizlik olurdu… ‘’Biz nasıl evlendik? Alnıma silah dayadın! Ya benim karım olursun ya da ölürsün dedin.’’ diyerek nasıl evlendiklerini hatırlattığı Ferhat’ın tekrardan ‘’Biz nasıl evlendik?’’ sorusuna gülerek ‘’Öyle davulla zurnayla.’’ diye cevap veren Aslı’nın içinde büyüttüğü aşkını zaman zaman sorgulasam da bundan hiç şüphe etmedim… Neticede yine Aslı’nın canını kazıya kazıya söylediği o sözler, Ferhat’ı üzse de içinde kalan o son beyazı görmesini sağladı. Onun yeniden Berber Necdet’in oğlu olduğunu hatırlamasını sağladı… Ailesiyle tertemiz bir sayfa açabileceğine inanmasını sağladı… İçinde, bahçede çimlerin üzerinde ailesine mangal yakabilecek bir Ferhat olduğunu görmesini sağladı… Aslında Aslı vurdukça Ferhat beyaza kavuştu…

‘’İyi ki varsın sen.’’ … Kaç kişi hayatınızda ‘’İyi ki var’’ dır? Ferhat için Aslı, Vildan’a da dediği gibi tabiri caizse bir ‘’Kahraman’’ dı… Onu, içinde bulunduğu karanlıktan çıkaran hatta ve hatta gömülü olduğu mezarda ona can verip yeniden yaşama döndüren bir ‘’Kahraman!’’… Aslı son söylediği tokat misali cümlelerle Ferhat’a yeniden Berber Necdet’in oğlu olduğunu göstermiş ve hayata tutunmak için birçok sebebi olduğuna ikna etmişti. Seyrettiğim son sahne; küçük de olsa içinde birçok anlam biriktiren özel bir sahneydi. Ferhat’ı mangal başında ailesine mutlulukla servis yaparken görmek, muazzam bir şeydi…

 

 

Ufak Notlarım,

  • Bölüm özetini ilk okuduğumda Gülsüm’ün Ferhat’ı suçladığını öğrendiğimde itiraf etmeliyim ki çok kızdım. Malum oğlan tarafıyım, genelde… Bölümü seyrederken Ferhat için çok üzülsem de Gülsüm’ün söylediği birçok kelimeye hak vermedim değil. Anlamalıydı Ferhat; babasının ölümünü on iki yaşındaki bir çocuğun bildiği kadarıyla bırakmamalıydı. Yiğit nasıl sezip peşine düştüyse o da düşmeliydi. Onun yerine kolayı seçip hazır elini kirletmişken bütün bedenini ruhuyla beraber bataklığa sokmayı tercih etti.
  • Gülsüm’ü haklı bulmam onun ‘’Benim bir tek ağabeyim var! O da Yiğit.’’ demesini es geçeceğim anlamına gelmiyor. Yiğit, hiç suçun yokken sana sırtını çeviren, Ferhat’a kızgınlığını senden çıkaran ağabeyin; bunu bir hatırla…
  • Handan ve Vildan’ın usulca gidişini çok afedersiniz beceriksiz senaristlere bağlıyorum. Nerdeyse yan karakterin bel kemiği olan iki karakteri öylece abuk bir şekilde gönderdiler ve bitti. Özge olayı bu kadar basit kapanacaktı madem Ferhat ve Aslı neden üzüldü peki? Yeter ve Gülsüm, Özge’nin Ferhat’ın çocuğu olduğunu öğrenmeyecek mi hiç? Ya Abidin! O hiç bilmeyecek mi yeğeninin babasının çok değer verip güvendiği Ferhat olduğunu?
  • Namık’ın kaçışıyla İdil’in kayboluşu gündeme geldi. Ancak İdil olayının açığa çıkacağını hiç sanmıyorum, tıpkı Cem’in ölümü gibi. Cüneyt ve Jülide yeteri kadar midemi kaldırıyor zaten.
  • Bölümde Aslı’nın da Ferhat’ın da dilinden ‘’Biz nasıl evlendik?’’ sorusu çıktı. Umarım bunun altında güzel bir şey yatıyordur ve biz finalde onların mutlulukla birbirlerine ‘’Evet’’ dediklerini duyarız.
  • Ferhat’ın Gülsüm’den özür dilediğini sadece duymak, beni bir hayli üzdü. Ben o anı görmeyi ve hissetmeyi çok isterdim. Bu olay bu kadar basitleştirilecek bir olay değildi, kesinlikle. Darısı Ferhat’ın, Yeter’e anne diyişine…
  • Yeter’in Namık’la konuşması midemi Jülide-Cüneyt ikilisinden daha da çok bulandırdı. Bu nasıl pişkinlik? Hâlâ ve hâlâ çocuklarından çok kendini düşünen bir anne varken ortada Ferhat’ın ona ‘’Anne’’ demeyişine çok hak veriyorum.
  • Ferhat ve Yeter yüzleşmesini çok sevdim ancak, bununla sınırlı kalmamalı. Daha yüzleşmeleri gereken çok konu var…
  • Son olarak Aslı ve Ferhat sahnelerine biraz değinecek olursam bir sinirle ‘’Git gide Namık Emirhan’a benzedin.’’ deyip canını acıtırken kıyamayıp ‘’Sen benim kalbimi kırmadın, sen Berber Necdet’in oğlusun.’’ diyen Aslılar da candır… Dilin kemiği yoktur! Canı acırken hiç düşünmeden acıtır sevdiğinin canını, insan… Kendinden ziyade oğlunun Berber Necdet babasına benzemesini isteyen Ferhat Aslan da candır… Aslı’yı Aslı’nın silahı ile vurup taş evde bir mektupla bırakıp giden Ferhatlar candır. Kızmadım… Çünkü Ferhat’ın da dediği gibi geçmişiyle yüzleşmeden geleceğine temiz bir sayfa açamazdı. Ve bu yüzden gitmeliydi…
  • Beni benden alan sahne; Ferhat’ın babasının Berber Necdet olmadığını öğrendiği o sahne… Hanginiz gözyaşlarınıza hakim olabildiniz? Ferhat ‘’Sus!’’ diye haykırdıkça ben duymamak için kulaklarımı tıkadım. Ferhat’ın acısı Ferhat’ın ‘’Ya kendi kafama sıkacağım ya sus!’’ cümlesinde saklı… ‘’Sen Berber Necdet’in oğlusun Ferhat!’’ diye bağırdım adeta…

(Ferhat’ta hep görmek istediğim, huzur…)

Masalımız bitiyor… Kalpler buruk, yarım kaldık… Umarım Aslı ile Ferhat’ın hikâyesi yarım kalmaz ve mutlu, musmutlu bir sonla bize veda ederler…  Bölümde emeği geçen herkese sonsuz teşekkürler.

Sevgiyle kalın…

Benzer Yazılar

Write a comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.