Yazar: Sinem ÖZCAN

Alfred Hitchcock’a sorarlar: “İyi bir film için neye ihtiyacınız var?” Üstadın cevabı çok meşhur: “Senaryo, senaryo, senaryo!” Dün gece Bir Mucize Olsun’un başından kalktığımda bu anekdot dolaşıp duruyordu zihnimde. Bu yazı da Bir Mucize Olsun özelinde biraz senaryo ve senarist eleştirisi olacak sanırım.

Geçen hafta ilk bölümü izlediğimde, senaryonun zayıflığı ve karakterlerin altının boşluğu fazlasıyla dikkatimi çekmiş ama buna karşın oyuncuların çabasını takdir etmiştim. Bir umut, belki ikinci bölümde boşlukları doldurma çabası görürüm diye de ummuştum. Çok net itiraf ediyorum, ilk bölümün başından beri beni etkisine alan Ahu Sungur oyunculuğu olmasa ikinci bölüme büyük ihtimalle bakmazdım bile.

Senaryo Can Sinan imzası taşıyor. Şu ana dek herhangi bir işini izlemiş değilim dolayısıyla tamamen kalemi tanıma ve öğrenme amaçlı oturdum dizinin başına. Konu çok tanıdık. Buna hiç de takılmadım zira “Ayyy klişe amaaaa!” söylemine fena hâlde sinir olurum. “Külkedisi” bir masaldır ama binlerce esere öyle ya da böyle ilham olmuştur. Önemli olan nerden ilham aldığın değil o ilhamın sana nasıl yön verdiğidir diye düşündüm hep. Bu nedenle de “modern bir külkedisi” öyküsü sayılabilecek dizinin ana konusuna takılmadım. Benim takıldığım nokta çatışmaları, karakterlerin altının boşluğu ve kurulan dünyanın her tarafıyla elimde kalması oldu.

Öyküyü ilerletecek çatışmalar kurulurken, nedense, hep ilk akla gelen yazılıvermiş gibi… En küçük bir zekâ pırıltısı taşımadan, alabildiğine sıradan ve “Bas gitsin ajitasyona!” havasıyla sunulmuş olması bende hayal kırıklığı yarattı. Söylediğimi biraz somutlayayım: Esma, “Cemiyet”(!) in önde gelen isimlerinden biri ve statüsüne çok düşkün anlayabildiğim kadarıyla. Bu kadın sırf Maksude ve Damla’yı rezil etmek için son derece şık bir parti düzenleyip o çok önemsediği “cemiyet” insanlarını davet eder mi kardeşim? Hadi yaptı, orada bir rezalet çıktıktan sonra, kocası onu tokatlamış ve sürüye sürüye salonun ortasına getirmişken herkes de buna tanık olmuşken ertesi gün “Yelken Klübü”nde Maksude’yle buluşup kendini iyice küçük düşürür mü? Derdi; para ve bu paranın sağlayacağı güç olan kadın, kocasının tavrını bile bile, aleni düşmanlık eder mi Damla’ya? Biraz beyni varsa en azından -mış gibi davranır ve biraz entrika çevirir.

Kurgunun en basit kuralıdır: “Kötü”sü güçlü olan dram ayakta durur. Sen Maksude’nin karşısına onunla baş edecek, gizemi olan, güçlü, bir yanıyla izleyiciyi yakalayacak entrikacı bir kadın koyarsın, çatışma o zaman çatır çatır yürür. Esma karakter bile değil, bir karikatür tipleme… Ne işe yaradığı hiç belli olmayan erkek kardeşi ve karısına girmiyorum bile. Oğlu Yağız zampara, sorumsuz ve kötü kalpli tiki gençlik tiplemesi; kızı Azra şımarık, histerik, zengin kızı tiplemesi. Bırakın üç boyutlu olmayı karakter olmaya güçleri yetmiyor. Alın size “Külkedisi”nin kötü kalpli üvey annesi ve kötü üvey kardeşleri… O masal, orada karakter yer almaz; bu dizi, alabildiğine derinlik ister ki izleyiciyi haftalar boyunca ekran başında tutsun.

Kötüleri geçtim bir yana, ana kahramanların alt yapısı bomboş; nereden tutsanız elinizde kalıyor. Damla mesela… Maksude’nin elinde ve o şartlarda yaşayan bir genç kız hiçbir şey olmasa kötümser ve şüphe dolu olur. Bizim Damla’mız anlaşılmaz biçimde iyi kalpli, yardımsever, pozitif ve sıcakkanlı… Niye? Çünkü senarist ana karakter kızımızın baştan ayağa “melek” olması gerektiğine karar vermiş. Ötesini bilmiyoruz. Damla ne düşünür, ne hisseder, geçmişte yaşadıkları onda hangi travmaları yarattı; yeni hayatındaki korkuları ne, karşısındaki insanları nasıl değerlendiriyor?… Sormayın, gözünüzü seveyim. Cevabı yok, çünkü… Su Kutlu; mimikle, duruşla olmayanı vermeye çabalıyor ama bir yere kadar, elbette. Senaryo ona ne hissettiğini, nasıl düşündüğünü, nasıl davranacağını söylememiş, yönetmen zahmet edip adam gibi bir oyuncu rejisi vermemiş; ne yapsın kızcağız?

Avukat Yiğit’in art öyküsünü bu hafta birazcık sezer gibi olduk. Küçükken öksüz ve yetim kalmış bir çocuk, ebeveynlerinin ölümünden demanslı anneannesini sorumlu tutuyor. (Anneanne rolünde Meral Çetinkaya’yı izlemek enfes olurmuş ama biliyoruz ki konuk oyuncu) Ama hepsi bu… Avukat kimliğiyle hiç örtüşmeyen bir kaba kuvvet kullanma eğilimi var mesela; bunun kökeni nedir, niye bu kadar sert ve keskin tepkiler veriyor? Ne yaşadı da bu kadar tepkisel bilemiyoruz. Furkan Palalı, tıpkı Su Kutlu gibi gerçekten büyük gayretle olmayan karakterden “kimlik” çıkarmaya çalışıyor ama vardığımız sonuç yakışıklı, dürüst ve sert bir adamdan ötesi değil. Onu benzerlerinden ayıran ne, niye Azim Sancaktar’a “hayır” diyemiyor ve onu Damla’ya gerçeği anlatmaktan ne alıkoyuyor? Cevapsız sorular…

Azim Sancaktar’ı konuşmak dahi istemiyorum çünkü zerre anlamadım. İyi midir, kötü müdür? Karısına ve kızına tokat atacak öfkenin kökeni nedir, ailesine bu kadar sert olan adamın Yiğit’le ilişkisinin dinamiğini ne belirler; sormayın, bilmiyorum…İlk bölüm yorumunda da söz etmiştim öykünün Çukurdere ayağı Sancaktar ailesine göre çok daha gerçekçi ve daha iyi konumlanmış gibi. Tabi orayı alıp sürükleyen Ahu Sungur oyunculuğunu ve besbelli ki tamamen kendi çabasıyla yarattığı Maksude kimliğini unutmamak lazım. İlk bölümde Nazlı’yı doğru dürüst kavrayamamıştım ama bu hafta onun Yağız’la kesişen yolu Nazlı’ya bir ivme kattı, itiraf etmeliyim. Dilhan Aras genç bir oyuncu ama bana sorarsanız en büyük şansı Ahu Sungur’la yakın oynamak olmuş. Final sahnesinde anne ve kızı duygu olarak çok beğendim. Kızının yaşadıklarına Maksude’nin verdiği tepki, geçmişinde benzer bir öykü olduğunu düşündürdü bana. Her şeye rağmen hayatına bulaştırmamaya çalıştığı Nazlı’nın benzer bir kader yaşaması Maksude’yi bir yanıyla yıkar, diğer yanıyla öfkesini artırır. Esma’nın zayıflığını da düşünecek olursak ben Maksude’yi biraz tanıdıysam bunu Yağız’ın da Sancaktarların da burnundan fitil fitil getirir. Daha doğrusu getirmeli.

Fırat ve çöpçü arkadaşlarının yaşadıkları, bunun sorumlusunun Yağız olması Çukurdere ile Sancaktarları bir kez daha karşı karşıya bırakacak. Doğrusunu isterseniz burada bir “öykü” var. İyi işlenirse çok da güçlü çatışmaların çıkabileceği bir mahalle öyküsüne evrilebilir dizi ama anladığım senaristler bunu Damla’nın yeni hayatına bir dekor yapma düşüncesindeler. Çukurdere’nin Sancaktarlardan farkı, daha yaşayan karakterler olmaları. Keriman’ıyla, Semoş’uyla, Fırat’ıyla bu hafta iki çocukla dul kalan Keriman’ın kızıyla ve tabii ki Maksude ve kızlarıyla orada hem komedisi hem dramı bulunan bir öykü yatıyor. Ben olsam kameranın açısını oraya çoktan çevirmiştim.

Maksude, çok güçlü ve izleyici için çok sıcak bir karakter. Kötü ama alışıldık, nefret edilesi kötülerden değil. Bir yanı çok ezik, bir yanı çok hırçın; bir yanında hayalleri var ve ne olursa olsun hayallerine ulaşmak için mücadele edecek bir kadın… Allah için Ahu Sungur oya gibi işlemiş Maksude’yi… Sesinin detoneliğinden, dansının figürlerine kadar, korkusundan hırslarına dek her detayına girmeye çalışmış, yorumlamış hatta belki evirip çevirmiş. Beni ekran başında tutan sadece bu oldu dün akşam.

Bir Mucize Olsun’un iki haftadır izlenme oranları iyi gelmiyor. Bunun ana nedeninin izleyici kitlesini okuyamamak olduğuna inanıyorum. Günümüz izleyicisi en sevdiği oyuncu da olsa bir yere kadar dayanıyor ve karşısında onu ikna edecek, bir yanıyla yakalayacak bir öykü istiyor. Karakterin doğum lekesinin, giydiği kostümün ve söylediği bir repliğin altında yatan anlamın sosyal medyada araştırılıp üstünde konuşulduğu bir dönemde bu kadar bomboş karakterler, ikna edici olmayan, tutarsız bir senaryoyla izleyicinin karşısına çıkarsanız ilk beş on dakika bakar, sonra kanalı çeviriverir. Artık 90’ların önüne ne koyarsanız alıp kabul eden kitlesi yok, karşınızda. Sorguluyor, düşünüyor ve bin bir türlüsünü izlediği dizileri mukayese ediyor. İzlediğinde bir mesaj arıyor, karakterle empati kurmak istiyor hepsinden ötesi inanmak istiyor. Senaristlerin de artık “Ben bilirim, ben yaptım oldu!” havasından çıkıp oturdukları fildişi kuleleri terk edip izleyicinin arasına karışması ve onların nabzını tutması gerekiyor.

Bir Mucize Olsun’un, ilk iki bölümün hatalarını silip güçlü bir ivme alacak kadar ekran ömrü olacak mı emin değilim. Yine de gördüğüm oyuncuların büyük çoğunluğunun ellerinden gelenin de ötesinde gayret sarf ettikleri. Dürüst olayım uzun ömürlü olmazsa sadece bu emeklere acırım.

 

Benzer Yazılar