Yazar: Sinem ÖZCAN

Hazırlık süreci uzun süredir devam eden Bir Mucize Olsun, dün akşam ilk bölümüyle ekran macerasına başladı. Sancaktar Ailesi’nin istenmeyen bir evlilikten dünyaya gelen torunları Damla’nın öyküsünü konu alıyor dizi. Büyükbaba Azim Sancaktar, hastalığının etkisiyle geçmişte öldürttüğü kızının çocuğuna şimdi sahip çıkmaya karar veriyor ve öykü, bu noktadan açılıyor. Klasik bir dram kurgusu ve daha önce benzerlerini izlediğimiz bir konu… Oldum olası anlamsız bulurum “Ama konusu çok klişe…” eleştirilerini çünkü söz konusu kurgu ise işleyebileceğiniz konu sayısı sınırlıdır kimine göre 36 kimine göre 40 hatta Aristo’ya sorarsanız sadece 2… Dolayısıyla beni ilgilendiren konu değil onun nasıl ele alınıp nasıl farklılaştırıldığıdır. Dün de bu bakışla oturdum ekran başına.

Azim Bey’in rüyasıyla açtık öyküyü ve hem bu rüyanın hem de hastalığının getirdiği vicdan azabıyla torununu bulma arzusuna yürüdük. Onun parasının peşinde olduğunu hiç saklamayan ikinci eşi, kayınbiraderi ve çocuklarıyla kahvaltı masasında Azim Bey’in gözünden tanıştık. O masada çıkar ilişkilerinin dışında kalmış görünen tek karakter Azim Bey’in müstakbel damadı ve avukatı Yiğit’ti. Azim Bey ailesiyle yüzleşirken diğer tarafta asıl kahramanımız Damla’nın dramına tanık olduk.

Damla, onu evlatlık olarak alan Maksude ve kızı Nazlı’yla yaşıyor ve onların eziyetlerine sessizce katlanarak ayakta durmaya çabalıyor. Kötü üvey anne ve kız kardeş elindeki masum Külkedisi Damla, “bir mucize olsun” dileği kabul olunca Avukat Yiğit tarafından kurtarılıyor ve gerçek ailesine kavuşuyor ne var ki bu yeni ailede de başka Nazlılar ve Maksudeler onu beklemekte… Ona kucak açan dedesi Azim Bey’in annesinin katili olduğu gerçeğini öğrenmesi de an meselesi… İlk bölümü tam da bu sırrın ortaya çıkmasına ramak kalmışken noktaladık.

Doğrusunu söylemek gerekirse öykünün ele alınışı da kurulan dünya da beni içine çekmedi. Son derece basit bir senaryo dili kullanılmış, sebep – sonuç bağlantıları sağlamlaştırılmamış ve özellikle Azim Bey karakteri havada kalmış geldi ancak bunun tam tersi “Maksude” beni ilk on dakikada alıp kendine bağladı.

Maksude, tipik bir “kötü” kadın olacak – mış… -mış diyorum zira Ahu Sungur, karakteri öyle bir evirip çevirmiş ki bana sorarsanız ilk bölümün en ilginç tiplemesi oydu. Zalim üvey anneye kattığı renkler onu bir yandan nefret edilesi, bir yandan acınası, bir yandan da sevilesi bir havaya soktu. İçimden bir ses, Sancaktar ailesini olduğu yerde bıraksak da biz hikâyeye Çukurdere varoşunda Maksude ve çevresinde mi devam etsek diyor. Zira konunun sıradanlığı değil ama ele alınışındaki boşluklar beni rahatsız etti.

Öz kızını öldürmekte tereddüt göstermeyen Azim Bey’in bir rüyayla pişmanlığının zirve yapmasını, o ana dek öyle ya da böyle geçinip durduğu ailesini karşısına alıp âdeta onlara savaş açmasını inandırıcı bulamadım, ben. Hele hele tam torununu bulma kararı verdiği gün “kızını öldürme” suçundan gözaltına alınması bende zorlama etkisi yaptı. Öte yandan yılların tecrübeli oyuncusu Cihan Ünal’ın, Azim Sancaktar’ı niye bu kadar “büyük büyük” oynadığını da anlamış değilim. Televizyon ekranı, tiyatrodaki yüksek oyunculuğu sevmiyor ve kendine has kuralları var, buna uymazsanız karakterin inandırcılığı da zayıflıyor.

Azim Bayraktar’ı bir yana bırakmadan önce çok takıldığım bir detaydan daha söz etmek zorundayım. Tamam, kızını öldürtecek kadar zalim bir babadan söz ediyoruz; tamam, o adam şimdiki karısından nefret ediyor ve Esma Hanım bu nefreti yüzde yüz hak ediyor ama o finaldeki “tokat atma sahnesi” beni fazlasıyla rahatsız etti. “Kadına şiddet”i yeni yeni konuşmaya başlamışken bu konuda güç bela bir hassasiyet oluşturma çabaları sürerken Azim Bey’e karısına tokat attırmak, olmadı. Olmadı çünkü izleyenlerin çoğunda “E ama bu kadın da hak etmişti yani!” duygusu uyandıracak biçimde ele alındı, olay. Esma’dan biz izleyici olarak zaten fazlasıyla nefret etmiştik bu şekilde altı çizilmeseydi keşke!

Dizinin külkedisi Damla, henüz tam rengini koymadı ortaya. İlk bölümde biz onun çilesine şahit olduk, sadece. Yavaş yavaş iç dünyasına ve kimliğine vurgular yapıldığında daha gerçek görünecektir diye düşünüyorum. Su Kutlu’ya Damla’da inandım ben. Oyunculuk gücüne de güvendiğimden Damla geliştikçe çok daha izlenesi bir karakter olur diye düşünüyorum.

Furkan Palalı, iddiasız ama tertemiz bir oyunculuk çıkarmış. Su Kutlu’yla uyumlarını da sevdim. Damla ve Yiğit bence olur… Su Kutlu, genç oyuncular içinde çok beğendiğim isimlerden biri… Açıkçası benim ekran başına oturma nedenim de projede onun ve Funda Eskioğlu’nun adını görmek… Çukurdere’nin Semoş’unu bu bölüm çok az görsek ve karakteri henüz hiç tanıyamasak da ben özlemişim Funda Eskioğlu’nu.

Reyting yarışının çok kızıştığı ve pek çok dizinin bu yarışta mağlup olduğu bir sezonda Bir Mucize Olsun’un ayakta kalıp kalamayacağını zaman içinde göreceğiz ama benim gördüğüm öykünün odağında değişiklik yapılması gerektiği. Umarım Maksude’yi alabildiğine öne çekip Damla ve Yiğit’i onun etrafında geliştiren bir dönüşüm yaratılır dizide. Bırakalım Sancaktarlar kendi pisliklerinde boğulsun…

Kuşkusuz dizinin en çarpıcı ve farklı karakteri Maksude. Ahu Sungur, harikulade bir iş çıkarmış ve ilk bölümden izleyicinin gönlünü çeldi bile… Görüntüsüyle, zaaflarıyla, kötülüğü ve bencilliğiyle daha da çok alıp sürükleyecek gibi duruyor. Eğer bu, fark edilmez ve senaryodaki çok büyük boşluklara rağmen ilk bölüm akışında devam edilirse diziden pek bir şey beklemiyorum.

Kendi adıma, ben, Yiğit ve Damla’yı merak ettiğimden ama çok daha önemlisi Maksude’nin hatırına Bir Mucize Olsun’a bir süre şans veririm diye düşünüyorum. Ekran ömrü uzun ve talihi açık olsun, Bir Mucize Olsun’un.

 

Benzer Yazılar