Yazar: Sinem ÖZCAN

Aslı’yla kahve içtiğim günden beri aklımdaydı Ferhat Aslan’ı da kahveye davet etmek. Ben davet etmesine ederim de Ferhat Aslan’dan söz ediyoruz. Onu biriyle hele hele ruhunun, beyninin içini didiklemeye niyetlenmiş biriyle kahveye nasıl ikna etmeliydi?

Baktım bu işi kendi başıma çözemeyeceğim, gidip Azat Baba’nın kapısını çaldım. “Bi’ araya gir, gözünü seveyim Baba!” dedim. Sağ olsun, kırmadı ama kahve içmezmiş bizim Paşa. “En iyisi sen ona bi’ köfte – ekmek ısmarla. Aklıyla ruhu kavgada onun, konuş ki barış imzalasın!” dedi.

Söz dinledim; önce gidip bir hayat sigortası yaptırdım, sonra aldım elime iki köfte – ekmek, gecenin bi’ vakti onu sahilde denize dalmışken yakaladım. Konuşmaya ikna etmek değil ama konuşturmak zor oldu, hem de çok zor oldu.

Ferhat Bey, merhaba! Azat Baba, benden söz etmiştir size; Sinem ben! Konuşalım mı biraz?

Ne konuşacağız? Ben sevmem öyle soru cevap işlerini. Soruları ben sorarsam ne âlâ ama cevap dedin mi, iş değişir.

Soru – cevap demeyelim biz, ona. Benim kafama takılanlar var, görüyorum ki sizin de öyle. Hani, belki konuşmak size de iyi gelebilir.

İyiyim ben. Sıkıntı yok!

Peki, şöyle söyleyeyim o zaman: Aslı size diyor ya “Sen konuşmayı bilmiyorsun!”

Eeeee?

İşte, diyorum ki ben sizin o probleminizi çözsem?

Nasıl olacak o? Yani nasıl çözeceksin ki?

Siz kendinizce söyleyeceksiniz ben onu Aslı’nın anlayacağı dile çevireceğim. Yani bir bakıma sizin decoderiniz olmaya niyetliyim.

(Uzun süre cevap vermedi; denize baktı, baktı, baktı…)

Yapabilir misin?

Yaparım! Hatta içinize bir ayna tutup kendi cevaplarınızı bulmanıza yardım etmeye de çalışırım.

Ayna mayna yok! Duydun mu beni? Yok ayna filan… Lafı da çok dolandırma, ne sorcaksan sor!

Peki, en başa gidelim. 12 yaşından beri eli silah tutan bir adamsınız. Bugüne dek kaç can aldınız, bilmiyoruz. Alnına silah dayanınca sizden aman dileyen, yalvaran, hatta ne isterseniz yapacağını söyleyen pek çok insan olmuştur. Peki, hiçbirinde insafa gelmediniz de Aslı’yı niye vuramadınız?

Masumdu o; yanlış yerde, yanlış zamanda olmak dışında günahı yoktu.

Yapmayın Ferhat Bey; ilk öldürdüğünüz masum, o değil herhalde? Ben sizi dürüst bir adam olarak tanıdım, dürüstçe cevap verseniz…

İyi, tamam… Ama söylediğim doğru yani, doğru. Onun günahı yoktu ama bir de şey…

Ne?

Şey yani, işte onun gözlerinde tuhaf bi’ şey vardı işte! Gerçekten yaşamak istiyordu ve o temizdi, anlıyor musun temizdi işte. Sanki bu dünyaya ait değildi.

Yani yanımda tutarsam benim de kirim pasım, pisliğim gider mi dediniz? Onun için mi evlendiniz Aslı’yla?

Yok, öyle değil…

Bak, ben ilk defa çekemedim o tetiği tamam mı? Çekemedim işte, yaşasın istedim. Yaşaması için tek yoldu o. Ben bıraksam dayım hallederdi, yaşatmazdı yani. Benim yanımda olursa yaşardı ancak.

Anladım. Aslında size şu anla ilgili sormak istediklerim var ama oraya gelebilmek için sormak zorundayım. Seviyorsunuz değil mi Aslı’yı?

(Gözlerini gözlerimin içine dikti ve yine uzun bir sessizlik yaşandı. Sanırım, niyetimi anlamaya çalışıyordu. Sonra bir burnunu çekti, başını yana çevirip gözlerini benden kaçırdı)

Evet… Evet de niye soruyosun ki sen bunu şimdi bana? Niye soruyosun, yani?

Soruyorum çünkü sevgiden ne anladığınızı merak ediyorum. Ne demek Aslı’yı sevmek sizce?

Temizlenmek demek…

Anlamadım?

Temizlenmek işte. Yani… İçine girdiğim her şeyden, herkesten arınmak demek işte! Bak, benim babam çok güzel adamdı, tertemiz bir adamdı. Ben Aslı’nın yanında onun gibi oluyorum. Sanki babam gelip içime oturuyor. Öyle yani… Ama…

Niye bitirmediniz cümlenizi, ama ne?

Ama… Ben onu sevmeyi bilmiyormuşum gibi geliyor bana. Bilmiyorum da zaten. İşte, onu yaralıyorum ben, yani. Benim yüzümden o yaralanıyor.

Sizin sevginiz mi onu yaralıyor yoksa o sevgiyi gösteremeyişiniz mi?

Ben seviyorum onu, seviyorum işte! Biliyor, zaten Aslı.

Bilmek ayrı şey, görmek ayrı… Yapmayın Allah aşkına siz, ilk birlikte olduğunuzda sırtınızı ona dönüp yatmış adamsınız? Sevginizi böyle mi hissedecek Aslı?

Siz kadınlar çok konuşuyorsunuz. Aslı da çok konuşuyor. Aslı dedi ya bana “Sen konuşmayı bilmiyorsun” diye… Doğru, bilmiyorum yani. Bilmiyorum işte! Sorular soruyordu bana, benim cevaplarını bilmediğim sorular… Ne yapsaydım?

Hani, bi’ sarılıp başını göğsünüze çekseydiniz mesela?

Anlamıyorsun işte! Anlamıyorsun yani… Ben sarılmayı,saç okşamayı, elini tutmayı filan…

Bak, ilk defa Aslı’nın bana dokunmasına izin verdim ben. O tuttu benim elimi, işte. O dedi bana, “Kardeşinin saçını okşa, Yiğit’e sarıl” filan diye…

Yani… Ben sevdiğine dokunmayı yeni öğreniyorum işte…

Aslında haklısınız, siz sadece Aslı’ya değil Yiğit’e, Gülsüm’e, annenize de sevdiğinizi göstermiyorsunuz?

Yeter’i ayır bir kere onlardan, ayır yani.

Hah, işte! En merak ettiğim yere geldik. Niye ayırıyorum acaba Yeter Hanım’ı, ben? Anneniz o sizin. Ne yani kardeşlerinizi seviyorsunuz ama onu sevmiyor musunuz?

Affetmiyorum!

Ben de tam bunu soracaktım. Babanızı öldüren o değil, sizin elinize silah verip katil yapan da o değil. Niye bu öfke?

Silahı o vermedi, doğru ama “Adam öldürdüm!” diye ona koştuğumda “Aferin!” dedi bana. Biliyor musun, ben o zaman annemin gözüne girdim ancak. Babamı da sevmezdi o. Sevmedi hiç, yani hep küçük gördü. Niye? Niye biliyor musun, Namık dayım gibi güçlü ve zengin değil diye. Dayım, bana babamın intikamını alma fırsatı verdi diye daha çok sevdi onu, anlıyor musun? Oğlunu katil etti diye onu sevdi, işte!

Anlıyorum ama Yeter Hanım çok gençmiş. Üç çocukla ortada kalınca yaşadığı çaresizlik onu korkutmuştur. Bunu da geçtim, hata yapmış olabilir, hata!.. Şimdi, bütün evlatlarına sahip çıkmaya çalışıyor, onlar için didiniyor. Hiç mi bağışlanmayı hak etmiyor sizce?

Ben 14 yaşında hapse girdim. Yıllarca onlarla olamadım, onları koruyamadım. Yiğit de Gülsüm de çocuktu daha, çocuk yani. Yeter, Yiğit’in bizden kopmasına neden oldu. Onu da korumadı; dayımın yanında durdu o çocuğun bir başına kalmasına sebep oldu. Onun için varsa yoksa dayım… Onun gücü, onun parası… Çocuklarına ana olmadı o.

Belki bilmediğiniz şeyler vardır.

Ne? Ne var bilmediğim? Herkes bir tutturmuş “bilmiyorsun!” Madem bilmiyorum, söyleyin, söyleyin, yani kardeşim! Siz söylemeseniz de öğrenirim ben zaten, sıkıntı yok!

Bunları söylemek bana düşmez Ferhat Bey ama inanın bana her şeyi bildiğinizi düşünmüyorum. Neyse… Yine Aslı’yla ilişkinize döneceğim izninizle… Kafama çok takılan bir şey var. Aslı’yı çok seviyorsunuz, hatta ona bir şey olduğunda içiniz gidiyor. Ayağına diken batsa canınız yanıyor.

Öyle! Öyle, yani…

İyi de evliliğinizin ilk zamanları ona en büyük acıları siz yaşattınız. Kusura bakmayın ama hem duygusal hem fiziksel işkence ettiniz, diyeceğim. Boğazına yapıştınız, sürüklediniz, kilitlediniz… Şimdi saçının teline kıyamadığınız kadına bu yaptıklarınız için bir vicdan azabı duyuyor musunuz?

Ben niye “kötüyüm, çirkinim” diyorum, anladın mı işte? Bütün çirkinliğimle sevdi o beni! Kötülüğüme rağmen bana âşık oldu ama ben o öpünce de güzelleşemedim. Olmadı yani, olmadı işte! Sonunda o da pes etti, işte!

Bence yanılıyorsunuz. Aslı sizin yüzünüzden pes etmedi ki… Abisini kaybedince tamamen dağılıp yere düştü. Kendi ayağa kalkamıyor ki sizi kaldırabilsin?

Benim suçum o, o benim suçum…

Cem’in ölümü mü sizi suçunuz? Yapmayın Ferhat Bey, kendinize çok yükleniyorsunuz.

Aslı benim yanımda olduğu için öldü, Cem. Ben onu abisini öldürmekle tehdit ettim ama abisi benim yüzümden öldü. Ben olmasaydım ne Aslı ne Cem tehlikede olurdu.

Ferhat Bey, Cem bir polisti… Bir başka yerde bir başka nedenle yine ölebilirdi. Üstelik konumuz bu değil. Şu an Aslı’nın kendine faydası yok, yolunu kaybetti ve bir de siz ona “boşanalım” dediniz.

Dedim, dedim yani sıkıntı yok.

Nasıl sıkıntı yok, sıkıntının büyüğü var. Aslı haklı, farkında mısınız? Siz yine işler sarpa sardığında kaçıyorsunuz.

Bak benim ayarlarımla oynama, oynama yani. Kaçmıyorum ben! Kaçmıyorum, onu yaşaması için bırakıyorum. O benim yanımda ölüyor anlamıyor musun?

Bence siz mücadele etmekten kaçıyorsunuz bu da kolayca sığındığınız bir liman… Niye vazgeçtiniz Aslı’dan?

Vazgeçmedim ama yani o… Biliyorsun işte, o yoruldu yani. Ben kimseyle açık hesap bırakmam. Derdimi kendim hallederim. Başka yol bilmiyorum ben. Sevdiklerime zarar vereni de yok ederim. Biri beni yok edene kadar da böyle yani. Bir gün, biri çeker vurur beni o zaman sıkıntı yok. O zamana kadar böyle işte!

Aslı’ya “Ben tedaviye değil sana cevap verdim!” dediniz. Şimdi Aslı’nın pes ettiğini düşündüğünüz için yeniden karanlığınıza dönüyorsunuz, öyle mi?

Öyle… O beni iyileştirecek ve kazandığı zaferle gurur duyacaktı. Olmadı, gücü yetmedi.

Onun için mi onu kibirle suçluyorsunuz?

Öyle, öyle yani… O beni değil, beni iyileştirmenin vereceği zaferi sevdi.

Çok ağır oldu, bu Ferhat Bey! Gerçekten bu söylediğinize inanıyor musunuz? Ben dışarıdan baktığımda sizi sevdiği için yanınızda dimdik duran bir kadın, sizin için hayatını hiçe sayan bir Aslı görüyorum oysa siz Aslı’dan başka hiç kimseye onu sevdiğinizi bile söyleyemiyorsunuz? Namık Bey’e “Ben onu seviyorum!” bile diyemediniz.

Dayım olacak o adama, ben içimden geçen neyi söyledim ki? O adama “Aslı’yı seviyorum” demek Aslı’yı kirletir be… Beni bilen, Aslı’yı sevdiğimi de biliyor zaten. Bak Yiğit’e… Bir kere sordu mu bana sormadı, sormadı niye? Biliyor çünkü, biliyor yani…

Namık’la Aslı’yı niye konuşayım ben? Aslı’nın kılına zarar verirse onu yaşatmayacağımı biliyor o. Başka bir şey bilmesine de gerek yok, yani.

Ferhat Bey, farkında mısınız? Aslı’yı kibirle suçlamanıza, ona kırgın olmanıza rağmen siz hâlâ onu çok seviyorsunuz ama bu sevgiyi onunla yaşamak yerine mahkûm kalmayı seçiyorsunuz. Duygularınızın gardiyanı olarak yaşamayı sürdürecek misiniz?

Bak! Denedim, denedim işte yani… ama imkânsızım ben! Başka yol bilmiyorum… Benim yolumda da beni sevenler ölüyor. Aslı, benim dünyama girdi ama ben onun dünyasına giremiyorum, onu da düştüğü yerden kaldıramıyorum. Onun dilini bilmiyorum, yani!

Veee Ferhat Aslan pes eder! Öyle mi?

Edersem ederim… Sıkıntı yok!

Yooo, hem size hem Aslı’ya büyük sıkıntı var.

Ne demek o? Ne söylemeye çalışıyorsun sen? Bak ben bir ayar oluyorum böyle kımıl kımıl laflar ediyorsun…

Ferhat Bey; hani, böyle “asarım, keserim” tavrı takınıyorsunuz ya açık söyleyeyim hiç etkilenmiyorum. Benim yardımıma ihtiyaç duymasanız ilk cümlemden sonra kolumdan tutup arabama tıkmıştınız beni! O yüzden şimdi şu, “Çirkin” Ferhat Aslan kostümünü bi’ çıkarın da doğru dürüst konuşalım.

(Kusura bakmayın, sevgili okurlar ama “Eee, yetti gari!” Burada asfalyalarımı attırdı. Benim çıkışımdan sonra uzun bir süre denize daldı.)

Biliyor musun, Aslı beni çirkinken seven tek kadın!

Belki o kostümün arkasındaki kırgın çocuğu gördüğündendir. Belki siz yanılıyorsunuzdur o imkânsızlığınızı değil sizi sevmiştir, belki niyeti bir kaleyi fethetmek değil sizinle o kalede yaşamaktır.

Babam yaşasa bana çok kızardı… Hatta o şefkatli, o koruyucu adam beni sille tokat döverdi.

Niye?

Babam, bi’ keresinde “Örselemeden, incitmeden sev!” demişti bana. Ben sevdiğim herkesi incittim. İncittim, işte! En çok da Aslı’yı… Tükettim onu… O da dayanamadı, bana. Onu da öldürdüm.

Öldürdüğünüzü düşünmüyorum, onun size dayanamadığına da inanmıyorum ama çok zorlu bir süreçten geçiyor. Sabırlı olmak lazım… O aslında size olan sevgisini sorgulamıyor, inandığı her şeye ters olan bir adama nasıl âşık olduğunu sorguluyor. Derdi sizinle değil, kendisiyle…

Bana bir keresinde Taş Ev’de “Biz böyle iyiyiz! Hep böyle kalsak ya!” demişti. Keşke onu alıp her şeyden uzak yaşabilseydim. Keşke, abisini geri getirebilseyim. Ama olmuyor işte! Olmuyor yani…

İki kişilik bir dünya diyorsunuz… Peki, ben bu masal tablosuna bir detay eklesem ve tamamen varsayımsal olarak sorsam: Çocuğunuz olsun ister misiniz? Yani dünyanız iki değil üç kişilik olsa?

(Yüzüne bir tebessüm yerleşiyor, uzun uzun denizi seyrediyor.)

Ben nasıl baba olunur, bilmiyorum. Bilmiyorum, yani.

Niye? Berber Necdet’in oğlusunuz… Bence görebileceğiniz en iyi baba modelini görmüşsünüz.

Ben, Berber Necdet değilim ama… O tertemiz bir adamdı. Tıpkı Aslı gibi… Güzel adamdı.

Haaa, yine “Ben çirkinim” sakızını mı çiğneyeceğiz Ferhat Aslan?

Yok, öyle değil.

Biliyor musun; Aslı bir bebeğin doğmasına yardım etti. Ferhat bebek… Sonra onu aldı benim kucağıma verdi.

Peki, ne hissettiniz?

His değil de düşündüm yani, düşündüm işte. Şimdi o da Ferhat ama o tertemiz bir sayfa. Kimse karalamamış, kirletmemiş onu. Üstüne ne yazarsan o olacak!

Hah, tam da demek istediğim bu! Babanız sizin üstünüze çok güzel şeyler yazmıştı ama ondan sonra kirlendi, yırtıldı o sayfa. Size her ne olduysa oldu ama o güzel yazılar görünmese de duruyor. Peki, siz onları kendi kanınızdan, kendi canınızdan birine aktarmayı başaramayacak mısınız?

Aslı olmadan yapamam, yapamam yani… Nasıl yapılacağını o bilir, ben bilemem… Masalları filan o bilir; sarılmayı, sevmeyi…

Anladım. Yani Aslı, yanınızda olmadan siz “baba” da olamayacaksınız, demek ki…

Evet!

Bu, baba olmak filan nerden çıktı? Sen bir söylesene bana, niye soruyorsun ki sen şimdi bunu durduk yere?

Gerekçeniz ne olursa olsun “Boşanalım!” diyerek bıraktınız ya Aslı’yı. Merak ettim, acaba Aslı hamile olsa yani bir bebeğiniz olacaksa yine arkanızı dönüp gidebilir miydiniz?

Bak anlamıyorsun! Ben arkamı dönüp gitmedim, gidemem de… Ben, hayatımda ilk defa birinin isteğine uydum. Aslı, beni istemiyor. Ben de onu serbest bırakıyorum.

O, benden uzak durmak istiyorsa bebek de olsa serbest bırakırım. Onlara kimse zarar veremez, kimse incitemez; korurum ama uzak dururum.

Ferhat Bey, size son bir şey söyleyeceğim; Yaşamadan, başımıza gelmeden ahkam kestiğimiz konularda babaannem “Ergene karı boşamak kolaydır!” derdi. Kusura bakmayın ama sizin durumunuz da biraz öyle. Bekleyip göreceğiz, diyeyim ben.

Bak senin ağzında bir bakla var! Ben bi’ kıllanıyorum ha, söyliyim sana! Ne o öyle, ergen mergen filan… Ne diyceksen açık açık söyle, oynama ayarlarımla!

Bana zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim, Ferhat Bey! Ayarlarınızı bir süre daha korumanızı rica edeceğim, ne olur, ne olmaz. Size iyi günleeeerrr….

 

 

Benzer Yazılar