Fİ DİZİSİ

 

Yazar: Buse KÜÇÜKKAYA

Televizyonlarda aynı konular farklı şekillerde defalarca önümüze konulurken ilaç gibi geldi Fi. Hoş geldi. Düşünüyorum da internet dizisi olarak değil normal formatta, yani televizyonda başlasaydı bu kadar etkiler miydi bizi? Sanmıyorum. Herhangi bir çekinme olmadan, tam da olması gerektiği gibi her şey. Sansürlenen diyaloglardan bıkmıştık, Fi’de ise argo diyaloglar bile öyle dozunda ve hayattan kesit şeklinde ki ne batıyor, ne de yabancı hissettiriyor kendine. İzleyici yorumlarında, manşetlerde hep cüretkâr sahnelerin çokluğundan bahsediliyor. Azra Kohen’ın dediği gibi “bir insanın ruhsal gelgitlerini en iyi ve kestirme yoldan takip edebileceğiniz yer yatak odası” ve dizide Can Manay’ın üzerinden karakterine dair bu şekilde pek çok şey öğrenebiliyoruz. Biriyle uyumaması, uyandığında ise kadın hâlâ oradaysa gitmesini istemesi gibi şeyler onun aslında ne kadar kontrolcü ve belli bir düzende yaşayan biri olduğunun göstergesiydi. İşteFi yoluna televizyon dizisi olarak başlasaydı eğer, belki de bu detayları göremeyecektik. Bir güzel nokta daha ise bölümün 70 dakika oluşuydu. Reklamlarla dolu 2 – 2,5 saat yerine uzatılmadan, aynı şeylerin tekrarlanmadığı bir 60-70 dakika.

Can Manay rolünde Ozan Güven’i düşünür müydün, derseniz hiç düşünmezdim. Onu komedi filmlerinde görmeye alışmıştım hep. Şimdiyse bambaşka bir mahiyette gözümde… Can Manay’ı muazzam yaşatıyor. Onun yerine başka biri olur muydu düşündürtmüyor bile. Duruşuyla, ses tonuyla sanki Can Manay karşımızda konuşuyormuş gibi.

Duru, “sadece Duru” rolündeki Serenay Sarıkaya ise adı gibi duru, güzel, saf, dans etmek için yaşayan ve hırslı bir kızı canlandırıyor. Ama Serenay Sarıkaya, Mira tesirini üzerinden atamamış sanki. Bir oyuncuya göre dansı muazzamdı, bir balerine göre ise değil. Bunun için ne kadar efor sarf ettiği belliydi. Güzeldi de ama bende profesyonel izlenimi yaratmadı.

Deniz rolündeki Mehmet Günsür ise adaletli, sanatına saygılı ve bundan hiçbir şekilde ödün vermeyen bir öğretmeni canlandırıyor. Mehmet Günsür’ün başarısı zaten aşikâr. Ama üstümdeki Muhteşem Yüzyıl tesirini de atamadığımı fark ettim. “Yine mi üzecekler şehzadeyi?”  diye düşünmedim değil.

Özge rolünde Berrak Tüzünataç oynuyor. Gerçekleri açığa çıkarmak isteyen, işine bağlı bir gazeteci… Bilge rolünde Büşra Develi var. Soğuk, iyi bir psikolog olmak için uğraşan üniversite öğrencisi. Büşra Develi görünüş olarak zaten soğuk biri gibi duruyor. O yüzden bence gayet yakışmış. Eti rolünde de Tülay Günal var. Henüz Özge, Bilge ve Eti için bir şeyler söylemenin erken olduğunu düşünüyorum. Son olarak da Osman Sonant’ı aradı gözlerim. Kendisini severek izlerdim çünkü, özletti de. Heyecanla bekliyorum.

Ben Fi, Çi, Pi serisini okumamıştım. Ama iyi ki de okumamışım diyorum. Öykü hakkında hiçbir fikrim olmadığından ilk iki bölüm beni çok sürükledi. Üçüncü bölüm için ise olaylar hakkında biraz düşünmek için bekledim. Can Manay’ın kim olduğunu sorgulamasıyla başlıyor bölüm… İnsanlardan uzak bir ev arayışı içinde… Bu arayışındaki son seçenekte ise Duru ile karşılaşıyor. Bu karşılaşma onun kontrolcülüğünde bir gedik açıyor.“Ben onları görüyorsam onlar da beni görüyordur” demişti, hâlbuki Duru’nun dansına tesadüf etmesiyle birlikte ilkesini çiğneyip onu kendisi izlemeye başlıyor. Can gibi kontrolcü bir insan için bir kadını sevmek zaten zor bir şey. “Müziğin sesine geldim” diyor ama aslında onu çeken sebep Duru’ydu. Can, derste altın orandan bahsederken aklına hep Duru’nun bahçede bale yaparkenki hâli canlanıyor ve ilk defa dersini yarım bırakıp Eti’ye gidiyor. Can, Duru’yla konuşmak için tekrar gittiğinde Eti onu “Geçmiş, Pandora’nın kutusu, onu sakın açma!” diye uyarıyor.

Bir merak olgusu var, bakalım ilerde görülecek. Daha ilk bölümden dikkate sunulmuş karakteristik bir hareket var. Can’ın kötü anlarında bir bardak su içmesi… Sanırım Mert Baykal bunu leitmotiv olarak düşünmüş, bence de akıllıca bir seçim olmuş.

Duru ile Can’ın diyaloglarında Duru gösteri için kendinden emin olamadığından heyecanını atamadığını, Deniz’in ise daima kendinden emin olduğunu söylüyor. Kıyafet olarak Duru’nun baş dansçı olmasına rağmen farklı bir şey giymesine, takmasına izin vermeyen, sanatını bir bütün olarak görmek isteyen Deniz’in tavrı fazlaca despot gibi görünüyor. Duru’nun ise “sanki sadece dans edersem var olacakmışım gibi” düşüncesiyle hırslı ve ön planda olmak istediğini biz de Can’la birlikte fark ediyoruz ve Can, bir terapist olarak bu zıtlıkları onlara karşı kullanıyor.

Tabii tek cephe Can değil. Özge’nin Can’ın gizli tarafıyla ilgili bir kısmı açığa çıkarması var ve Can gibi kontrolcü, kahve kupasının bile masadaki yerini düzelten biri, bir anda sigarasını kâğıdın üstünde unutuyor. Yalnız bununla da kalmıyor, Özge gittiğinde su içtiği bardağı parçalaması var. Özetle Can geçmişte psikolojik açıdan problemler yaşamış, bunu atlatabilmiş biriyken Duru ile tanışmasıyla birlikte tüm kötü şeylerin yinelenmesi sıkıntısı var. Can’ın gel-gitleri, olanlar gerçekten ilgi çekiciydi.

Öykünün farklılığı ve oyuncuların gücü beni Fi’ye bağladı. Sanırım, gelecek her yeni bölümü ilgiyle takip edeceğim.

 

 

 

Benzer Yazılar

Yorum Yaz

2 Yorumlar

  1. tutihanim 12/04/2017

    Buse Hanım yazınızı büyük bir keyifle okudum. Oyuncularla alakalı yaptığınız tespitler gerçekten çok yerinde olmuş, gelecek bölümler için yorumlarınızı bekliyor olacağım.