Yazar: Sinem ÖZCAN 

Şahsiyet’ i kadrosu belli olduğu günden beri merakla bekleyenlerdenim ben de. Bütün merakıma karşın teaserları yayımlandıkça izlemekten mümkün olduğu kadar kaçındım. Bütünüyle bir sürpriz yaşamak istiyordum, çünkü. Genel öyküyü bilsem de Onur Saylak rejisiyle ilk kez tanışacağımdan, hikâye anlatıcılığına birkaç dakikalık tanıtımla değil dizinin kendisiyle aşina olmak istedim.

Oldum olası polisiyeyi çok severim hele hele psikolojik gerilim baş tacımdır. Kadroyu da düşününce beklenti çıtamı çok yükseltmiş ve öyle geçmiştim ekran başına. Dijital platformda yayınlanmasının sağladığı imkânla her sahnenin tadını çıkara çıkara, keyifle izledim.

Öykünün çıkış noktası çok çarpıcı: Alzheimer teşhisi konan bir adam, “nasıl olsa unutacağım!” duygusuyla geçmişte kapanmadığını düşündüğü hesapları kapamaya karar verir. Adaleti kendi bildiği yoldan, kendi sağlayacaktır.

Agâh Beyoğlu’nun geçmişinde onu çok rahatsız eden, hatta daha önce de eline silah almasına neden olan bir gizem var ancak her iki seferde de silahı doğrulttuğu adamı vuramıyor çünkü o düzgün ve kanunlara uyan bir vatandaş, bu da onu tetiği çekme cesaretinden alıkoyuyor.

Can yoldaşı, dostu kedisinin açlık ve susuzluktan ölmesi kendisindeki garipliğin farkına varmasını sağlıyor ve teşhis. Alzheimer… Yavaş yavaş her şeyi unutmak, hatta kendini de unutmak hepsinden ötesi “şahsiyetini unutmak”… Her insan için en büyük kâbus… Yaşıyorsunuz ama bir bitki gibi… Böyle bir şeye hazırlıklı olmak, beklemek mümkün değil. Kabullenmek de bir o kadar güç. Bu duygunun insana “yok olmadan” önce hayata bir imza attırmak istemesi çok doğal. Bu imzanın ne olacağı da geçmişimizde, korku ve özlemlerimizde belki de hedeflediklerimizde yatıyor. Agâh Beyoğlu içinse geçmişteki açık hesapları kapamak…

Öte yanda, genç bir kadın polis var. Cinayet masasının ilk kadın komiseri… Bir polis kızı, başarılı bir yöneticilik kariyerini kendi isteğiyle bırakıp polis olmuş. Bu aykırı durumu soran herkese verdiği ezberlenmiş bir cevabı var: İyi insan olmak için, polis oldum. Çevresini, tepkilerini ve hayattaki duruşunu gözlemledikçe bunun “klişe bir cevap” olduğunu hemen seziyorsunuz. Şu an gerçek sebebi bilemesek de bunun derininde başka şeyler var.

Nevra, basına verdiği röportajlarda aksini söylese de iş hayatında cinsiyetçi ayrımın ağırlığını fazlasıyla hissediyor. Onu koruyor gibi görünen amiri dahi, geri hizmete çekerek onu bir nevi cezalandırıyor. Bütün bunların Nevra’da oluşturduğu keskin öfkeyi de görüyoruz. Çoğu kez kontrol ettiği ama kendi başınayken açığa vurduğu çok kesif bir öfkesi var onun hayata karşı.

Ömrünün 65 yılını zarif bir İstanbul beyefendisi olarak geçirmiş Agâh Bey’le genç Komiser Nevra’nın yollarının nerede ve nasıl kesişeceğini merakla bekledim. Agâh Bey’in geçen doğum gününde, belki de hiç gerçekleşmeyecek “iyi insan olmak” hayalini duyduğumda Nevra’nın polisliği seçişi ile ilgili yaptığı açıklama örtüştü zihnimde ve kesişim noktası tahmin ettiğim gibi buradan geldi.

Şimdi, alzhemierin ona verdiği cesaretle kendi bildiği yoldan, adalet dağıtan 65 yaşında bir katille “iyi insan olma” idealindeki genç kadının yolları, Agâh Bey’in Nevra’yı oyunun içine çekmesiyle kesişti. Bundan sonrası yaşlı bir ustayla, tecrübesiz ama dinamik iki rakibin satranç oyunu…

Agâh Bey, artık soyu tükenen İstanbul beyefendilerinden biri… Yalnız, farklı ve kontrolcü bir adam. Değişen hayatı kabullenmemekte direnen, doğduğu kentte yabancı olmayı kaldıramayan, tek evladıyla yüzeysel bir ilişki sürdüren nahif bir adam. Bu kadar ince ruhlu bir insanın bir seri katile nasıl dönüşmesi öykünün en çarpıcı tezatlarından biri. Bu adamın içinde yıllarca biriken öfkenin kaynağı da ayrı bir gizem konusu. Öykü açıldıkça netleşeceğini düşünüyorum. Bir yandan nefis tango yapan, şiir okuyan, şık giyimli, kibar adamın; öte yandan bir insanı ölen kedisinin mamasıyla besleyecek, bağlayıp evinde tutacak bu arada da sakin sakin örgü örmeye çalışacak ruh hâli gerçekten beni çarptı.

Nevra, şu an için bende netleşmedi. Babası tarafından hâlâ kollanan, girdiği erkek dünyasına uyum sağlama güçlüğü yaşayan, çevresindeki insanlara rağmen seçilmiş bir yalnızlık yaşayan karakterin art öyküsü sağlam değilse beni ne kadar çeker onu kestiremiyorum. Açıkçası Nevra’dan çok Başkomiser Tolga’yı daha ilgi çekici buldum, ilk bölümde. Ekibine bir kadın polis katma fikri, bu amaçla Nevra’yı seçmesi yenilikçi bir bakış düşündürse de Nevra’ya tavrı hele hele konuşurken onun gözlerine bakmaktan ısrarla kaçması Tolga’nın da çelişkili bir kimlik olduğunu düşündürdü.

Bölüm, ana konuyu ortaya sererken bir yandan da gizemi korumasıyla başarılı bir ilk bölümdü. Ana karakterlerin belirginleşmesi, diğerlerinin siluet hâlinde gösterilmesi fikrini de doğru buldum ama en çok araya serpiştirilen detayları sevdim.

Yemek masasında öldürülen kocasının cesedine sırtını dönüp Flamenko dansı yapan alzheimer hastası kadın, Agâh Bey’in hayalindeki enfes tango sahnesi ve Agâh Bey’in doktoruyla görüşmesinden aldığı ipuçlarını hayatına evriltip uygulamasına bayıldım.

Agâh Bey’in Avusturalya’da yaşayan kızı Zuhal’in İstanbul’a dönüşü, asıl olayla ilgisi olmadığını düşündüğüm tamircinin bağlanıp kediye dönüştürülmesi ve cesedin alnına yapıştırılan “Bugün yeni bir kızla tanıştım: Nevra Elmas” mesajı olayları daha da girifleştirecek ve öykünün içine iyiden iyiye gireceğiz herhalde.

Haluk Bilginer, her çıkardığı rolle beni büyüleyen ender isimlerden biridir. Onun oyunculuğu hakkında yorum yapmak haddim bile değil. Sadece şunu söyleyebilirim: Tost ekmeğinin kenarlarını kesip makineye koymasından yeşil çorabına; Beyoğlu’na takım elbiseyle çıkmasından, kedisine mezar yapmasına; kızının boşanma haberini alınca telefonu kapamasından, öldürdüğü adamın karısına çorba içirmesine dek ben her sahnede Agâh Beyoğlu’nu gördüm, onu canlandıran Haluk Bilginer bir defa bile uyanmadı zihnimde.

Cansu Dere, oyunculuğuyla beni pek etkileyen isimlerden biri değildir. Yine de Nevra’da ilk bölüm itibariyle bir olmamışlık sezmedim. Necip Memili ve Şebnem Bozoklu bayılarak izlediğim isimler, ilerleyen bölümlerde karşımıza çıkacak olan Metin Akülger ve Ayhan Kavas’la birlikte kadro benim için hem heyecan verici hem de evimde olmanın güvenini yaşatacak kadar sağlam…

Konuk oyuncu olduğunu bilsem de Hümeyra’yı izlemek gerçekten doyumsuz bir zevkti. Her karesinde bir kez daha âşık oldum. Hümeyra ve Haluk Bilginer dev bir ikili olmuş, bir bölüm bile olsa onları karşılıklı izleyebilmek gerçekten büyük şans oldu, benim için.

Rejiye gelince tek kelimeyle bayıldım. Onur Saylak’ın kurduğu dünyaya da bakışına da hikâye anlatıcılığına da vuruldum. Renkler, detaylar ve genel çerçeve hele hele geçişler harikaydı ama ben en çok Agâh Beyoğlu’nun darmadağın istiflenmiş eski püskü eşyaların arasından girilen tertemiz, derli toplu, kendince çok şık salonuna vuruldum. O zıtlığı Agâh Bey karakteriyle bütünleştirince enfes bir kimlik çıkıyor ortaya. İlk bölümden sonra rahatlıkla söyleyebilirim ki Onur Saylak benim en iyi rejisörler listemde ilk beşte yer aldı bile…

Şahsiyet’i izlemeye başlamadan önce beklenti çıtam çok yüksekti demiştim. İlk bölüm bittiğinde beklentimin fazlasıyla karşılandığını rahatça söyleyebilirim. Şahsiyet, benim alelacele tüketeceğim değil, hep tadına vara vara izleyeceğim zamanlarda başına oturduğum ama mutlaka her bölümünü aynı dikkatle izleyeceğim bir dizi olacak.

Şansı bol, ömrü uzun olsun. Emeklere sağlık.

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.