Yazar: Sinem ÖZCAN

Dün akşam Sen Anlat Karadeniz’in finalinde tam da Nefes’in babası tanık olarak çağrıldığıında evin elektrikleri kesildi. (Lise öğrencisinin ödev bahanesi gibi oldu bu ama bölümü izlemeye niyetlenmiş bir Sinem’i hiçbir güç engelleyemez.) Kalan kısmı telefondan izlemek zorunda kaldım. Hem bunun gerginliği hem Ünal olacak o iskele babasının tavrı hem de Avukat Esma öfkeme resmen tüy dikti. Bölüm bittiğinde “Getirin o Esma’yı yolacağım!” diye haykırma eşiğindeydim. Yazmaya oturduğum şu ana dek de Esma’ya öfkem bir dirhem azalmadı.

Ekranda boy gösterdiği ilk andan beri sevmedim ben Esma’yı… Küçük yerlerin okumuş insanlarındaki o üstten bakışlar, “Ben de şiddet mağduruyum!” edebiyatı yapıp yaşanan onca acıya donuk gözlerle bakmalar, haaa bir de asla unutamayacağım o “vak’a” sözcüğünü ağzını eğe eğe “vâkâ” diye telaffuzu benim Esma’dan buz gibi soğumama yettiydi de hadi Asiye’nin hatrına açmıyordum ağzımı… Malum ne de olsa amca kızları… Asiye’nin dobralığının, sonuç odaklı eylemlerinin ve zekâsının onda birini alaymış keşke demiyor muyum, her seferinde diyorum ama düne kadar hanımefendiliğimi korumuş ve kendisine çemkirmemiştim. Artık bardak taştı!

Bak hele bi’ Esma kızım, sen bi’ bana bak! Senin elinde kapı gibi “Uzaklaştırma emri” var mı, var! Ne diye mahkemeye o emir ibraz edilmez acaba? Bu ilk hata, ikincisi ve çok daha büyüğü salına salına hâkime o adlli tıp raporunu götürürken Tahir’in hastaneden aldığı kan tahlillerini, Nefes’e ilaç verildiğini niye o rapora eklemezsin? Karşı tarafın avukatı, senin her hamlene bir tanık getirip her ağzını açtığında iddianı çatır çatır çürüttü mü, çürüttü! Sen ne diye kendi tanıklarını doğru dürüst hazırlamazsın da asla kantılayamacağın “Nefes’in parmağını Vedat kırdı!” noktasına basıp savunmayı buraya oturtursun? Saniye’nin Vedat’a son dakika golü olmasa seni orada hallaç pamuğu gibi attıydı, davacı avukatı. Bu işler; şık büroda salınıp jiplerle Sürmene sokaklarında dolanmakla, edalı edalı yürümekle olmuyormuş, cicim!

Kimse bana “Ama Nefes’in şikâyeti geri çekmesi, Esma’nın elini zayıflattı!” demesin. Elindeki tek argüman bu olsa kabul edeceğim ama değil. Vedat’ın küçük yaşta kızı alıkoymaktan cezası da var, evet biliyorum o dava sonuçlandığı için işine yaramaz ama Vedat’ın dürüstlüğünü sorgulamak adına dile getirilir. Vedat’ın argümanları zayıflatılmaya çalışılır ama yookkkk, Esma şaşkın gözlerle tenis maçı izler gibi Vedat’la Nefes’e bakıp dursun anca…

Bak, Tahirciğim sana “deli” diyorlar ama oradakilerinden hepsinden daha hzlı çalışıyor kafan. O yüzden ben sana anlatıyorum: “Bu Esma ile bu iş yürümez! Sen git, doğru dürüst bi avukat bul anacım! Esma, yeni gelin gibi süzüm süzüm süzülmeye devam etsin, bir iki çek senet işi verin eline, oyalansın ama velayet meselesi onun boyunu aşar! Benden söylemesi…

Esma sayesinde yoruma bölümün finalinden başlamak zorunda kaldım oradan devam edeyim o hâlde. Bu mahkemenin “geçici” velayet olduğunu ve başta Berrak olmak üzere diğer kozların asıl davaya saklandığını biliyorum elbet. Berak’ın “Truva atı” olduğunun anlaşılması, Vedat hiç farkında olmasa da Nefes’in elini en fazla güçlendiren koz. Geçen hafta Fatih, işin peşinde demiştim. Bir yere kadar yanılmamışım ama bir yere kadar… Hani, alışmışız ya yerli dizi senaristi mantığına biz… Biri bir şeyden kuşkulanır, kimseye açık vermez, kendi başına olayı kurcalar ve çözmeye çalışır; çoğu kez her şeyi birbirine dolaştırır ve biz haftalar boyunca kahramanın beceriksizce olayı çözmesini bekler, bu arada söylenir dururuz; işte ben de karşımdaki kalemleri çok iyi tanıyor olsam da ara ara bu golleri yiyorum. Onların bu kadar basit bir durumdan lüzumsuz gerilim yaratmayacaklarını ve olayı hiç uzatmadan bitireceklerini tahmin etmem gerekirdi. Nitekim Fatih, düşündüğümün aksine kendi aklıyla iş yapmamış. Kuşkusunu Tahir abisine açmış, planı onunla yapmış;”Gurbet Kuşi” ökseye yakalanır yakalanmaz da ilk iş abisini haberdar etmiş. Ardından her normal insanın davranışını sergiledi Tahir. Eve gelip delil aradı, ilacı ve telefonu bulunca da Nefes’i alıp doktora götürmeyi, duruma ona anlatmayı seçti. Olay, beklediğimden de hızlı çözülüverdi. Tahir’in aklı yerini öfkeye bıraktığında da Nefes’in sağduyusu girdi devreye ve Berrak’a bir şey sezdirilmeden durum idare edildi. Kısacası “Truva atı Berrak” başladığı hızla bitiverdi. Necip’in de olayın üstüne gitmeye başladığını gördük, kısacası tahminim doğru çıkacak ve asıl mahkemeye kadar Berrak kozu gizli tutularak Vedat buradan vurulacak.

Vedat, planını “Nefes, Yiğit’e dayanamaz ve oğlunun peşinden gelir!” çıkarımına dayandırıyor ve her zamanki gibi Nefes’i fazlasıyla hafife alıyor. Evet, Nefes oğluna dayanamaz doğru ama Vedat’ın ona zarar vermeyeceğinin de pekâlâ farkında. Bu durumda “geçici” bir süre oğlunun Vedat’ın yanında kalması Nefes’i oyundan düşürmez aksine ona adrenalin olur. Daha da hırsla ve daha da dimdik mücadelesini sürdürür. Yeter ki Tahir’e bir şey olmasın. Vedat, henüz onun bu zaafını sezemedi (inşallah da uzun süre fark etmez) ama Nefes’i yere düşürecek tek şey, Tahir. Bu bölüm çok net dillendirdi bunu Nefes. Abisine bir şey olmasın diye geçmişte sessiz kalmayı seçmiş ve Tahir’e “Senin için susarım ben!” dedi. Tahir’e bir şey olması ihtimali her şeye rağmen Nefes’i bir süre duraklatacak tek etken.

Mahkeme ve velayet meselesi bölümün göbeğinde yerleşti ama Asiye ve Murat’ın Mercan’ı evden kaçırıp doktora götürmeleri elbette ki dikkatimden kaçmadı. Asiye, baştan beri kesin sonuç alan pratik hamleleriyle benim gönlümün sultanı. Farkında mısınız, hiç boş hamlesi yok, hatunun! Net ve basit planlarla her seferinde istediği neticeye ulaşıyor. Tespitleri ise daima benim iç sesimi dillendiriyor. Dağdevirenler için Mercan’a “Bu evdeki tek akıllı sensin!” diyerek hedefi tam on ikiden vurdu. İntihara kalkışmış ve kendini kesip duran bir kızı varken Türkan süzmesinin “Kızım evde kalacak” telaşı başlı başına kitaplara konu olacak ironiklikte. Cemil Dağdeviren’e hele hele o kenafir gözlü Nazar’a hiç girmiyorum,zira bu haftaki öfke kotamı Esma için kullandım.

Mercan’ın doktora söylediği “Beni kimse sevmez! Sevmez değil de görmez yani…” deyişi canımı o kadar yaktı ki… Yaptıkları, ömrü boyunca hiç kimse için önemli olamamış, fark edilmemiş ve sevilmeye aç bir yüreğin çaresiz çırpınışları ve ne acı ki bunu fark eden ailesi değil Tahir gibi, Asiye gibi onlara göre dış kapının mandalları… Derdinin dermanı da çok basit aslında “Sevilmek”… Yani onun da bir “hemnefes”e ihtiyacı var. Asiye’nin psikoloğu gördüğü ilk anda aklına gelen, en kesin çözüm… Sevgili psikoloğumuzun acilen Mercan’a gönül düşürmesi gerek, işte o kadar. (Kimse bana “Ama hekim – doktor ilişkisi; bık, bık, bık…” demesin. Fena kırarım kalbinizi. Ne yapalım yani Esma’nın sarsaklığına katlanıyorsak bunun bir bedeli olmalı. Ben Mercan’a sevdalanmış bir psikolog görmek istiyorum, nokta!)

Asiye’den sözü açmışken Mustafa ve Saniye’yi dilime dolamazsam olmaz. Gönüllü olarak mahkemede şahitlik yapmak isteyen Mustafa Kaleli’yi “beyaz” a boyamak istediğinizi anlamadım sanmayın, senaristçiklerim ama Mustafa’nın karıştırdığı haltlar o kadar çok ki Tahir, onu affetse de bir şahitlikle ben ona kolayına beyaz sayfa açmam, bilesiniz. Saniye’de ise Nefes’e duyduğu minnet borcu, rızasız nikâha inanmayışı ve bir anneyi evladından ayırma zalimliğine hayır demesi yüzünden biraz daha ikna olmuş durumdayım ve Vedat’a attığı son dakika golü az da olsa içimi soğuttu. Kendisiyle biraz sonra daha etraflıca ilgileneceğim.

Geçen haftanın finalini aniden ortaya çıkan Ünal’ın “Ben kızımı imam nikâhıyla verdim Vedat’a.” demesinde bırakmıştık. Ben 12. bölümü yorumlarken “Nikâh geçerli midir, değil midir, bilemem ama Tahir yapısındaki bir adam bundan fazlasıyla etkilenir.” demiştim. Aklım “rıza olmadan” yapılan bir nikâhı geçerli kabul etmese de dinen fetva verecek mercide olmadığından susmuş ve Osman Hoca’nın kararını beklemiştim. Ben bekledim de Tahir beklemedi… Evet, ilk duyduğunda bir an için darmadağın oldu “Ben evli bir kadına gönül düşürecek kadar şerefsiz bir adam mıyım?” kaygısı onu allak bullak etti. Ama Tahir’in çok duru bir aklı var. Bütün “deli”liğine karşın aldığı kararların, verdiği tepkilerin hepsinin ardında da düz bir mantık yatıyor. Bu defa da “Bir defa önyargıyla davrandım Nefes’e inanmadım. Pişman oldum.” çıkarımını yaparak Ünal’ın sözüne değil Nefes’in “Ben evlenmedim!” çığlığına itibar etmeyi seçti. Aklı da ona kimsenin kendi rızası olmadan evlendirilemeyeceğini fısıldadı. Dolayısıyla pişmanlık ateşlerine atlamadan daha da önemlisi Nefes’e hiç tavır koymadan meseleyi kendi içinde halletti. Nefes’in açıklamasını bile dinlemeden “Ne diyeceksen de ama sen demeden ben peşinen inandım!” diyebilmek bırakın seven bir adamı, pek çoğumuzun en sıradan hadisede bile karşımızdakine gösteremeyeceğimiz türden bir güven… Bu, ancak “Ne olursan ol benim kabulümsün!” deyip teslim olmanın doğurabileceği bir sonuç. Birine bu kadar inanıp güvenmek ve ondan asla bir kazık yemeyeceğini bilmek bana sorarsanız sevilenin değil asıl sevenin büyük şansıdır. Yüreğini bir avuca bırakıverip “Al senin olsun; ne yaparsan yap!” diyebilmek de egosuzluğun, olgunluğun ve teslimiyetin en keskin sınırı… Gerçekten “İNSAN” olmadan bu noktaya varılabilir mi, bilemedim.

Tahir; senden, benden, bizden, hepimizden çok daha “İNSAN” orası tartışılmaz ve kendine benzemeyeni ötekileyen insanoğluna, kendisi gibi olmayana “Deli” deyip onu dışlayıvermek de hep kolay gelir. En yakınlarından başlayarak bütün Sürmene’nin diline doladığı deliliği, alıp sırtına geçirivermiş Tahir de… Deli olmanın sağladığı bütün avantajı da doğal olarak kullanıyor. “Bundan böyle meydanlara indim!” dediği anda Sürmene’nin korkusu, Nefes’in de umudu artar. “Keşke elimi ilk tutan sen olaydın!” hayıflanmasına karşılık Deli Tahir’in deliliği bir kez daha konuştu. “Belki son tutan olurum!” deyip ardından da bir gün o meydandan Nefes’in elini tutup geçeceğine ant içti. Deli Tahir, sözü verdiyse eninde sonunda da dediğini yapar. Yaşanan ne olursa olsun, Tahir’in sözü bana umut oldu. Gün gelecek, Vedat da Sürmene de hatta Nefes’in kendisi de “el ele olmaya” engel olamayacak.

Tahir’in sevdasına engel olunamayacağını Saniye anladıysa gün gelir, herkes anlar diye düşünüyorum ben. Nefes’e “Oğlumun kadını olmayacaksın!” şartını koyan Saniye ondan “Ben Tahir’in kadını olamam!” cevabını alınca nohut beyniyle yarattığı minicik dünyada rahat bir nefes almış olabilir ama farkında bile olmadığı bir gerçek var: Aslında  Nefes, çok uzun zamandır Tahir’in kadını… Nefes’in bile henüz fark etmediği şey, bu aşk, nikâhtan, birliktelikten çok daha yüksek bir yeri kendine mekân tuttu. Nefes, Tahir’in sadece kadını değil üstüne üstlük “ONUN İNSANI”. Üstelik de Tahir’i olduğundan da güzel yapan “İNSANI”… Fırtınasını dindireni, onu parmağında oynatanı…

Ne güzel bir yakınmadır: Beni parmağında oynatıyorsun, demek. Üstelik de bundan şikâyet etmeden bunu dillendirmek… Ancak çok akıllı adamların,yüreğini bir kadının avcuna bırakıp ona teslim olan, başımı yoluna koydum diyebilen, ego savaşına girmeden, bundan gocunmadan aksine keyif alarak yaşadıkları, razı oldukları durum bu. Bir kadın ancak aşkını “ben sana ölürüm!” diyerek dillendirdiğinde erkeğini parmağının ucunda oynatmaya layık bulmuştur ve ancak o akıllı adamlar, bunun dünyaya değeceğini bilir çünkü yoluna ölecek bir “kadını” varsa bir adamı hiçbir güç yıkamaz. Tam da bu yüzden, güçlü bir kadını taşımak ancak çok güçlü bir erkeğin harcıdır yoksa o gücün altında ezilir kalır egosu.

Nefes, Saniye’ye “ Ben çocuk olmadım, ben kadın olmak nedir onu da bilmedim; sevenim yoktu!” dedi ya şimdi Saniyeciğim sana kötü haber: Nefes artık gerçekten bir KADIN hem de çok güçlü bir kadın. Sen istediğin kadar “oğlunun kadını olmayı” onun yatağına girmek olarak anla ve oğlunu bundan korumaya çalış, atı alan Üsküdar’ı çoktan geçti. Niye mi? Gel, gir koluma şu son sahneye bir daha bakalım:

Oğlunun velayetini kaybeden ve bunu çocuğuna anlatmak zorunda kalan bir Nefes var karşımızda. Kapının önünde, en haklı talebi dile getiriyor: “Oğlumla yalnız konuşmak istiyorum.” Herkes geri çekilip yolu açıyor, Nefes ardına bakmadan içeri yürüyor. Bir an geliyor kafasını çevirdiğinde Tahir’in de geride kalanlardan olduğunu görüyor ve bir tek soru çıkıyor ağzından “Gelmiyor musun?” Bu ne demek biliyor musun Saniyeciğim? Sen benden ayrı değilsin, sen benim çocuğumun babasısın… Hepsinin ötesinde “sen benim yalnızlığımı bölmeyensin!” kısacası sen, bensin!

Hayatınızda yalnızlığınıza ortak ettiğiniz ve onun büyüsünü bozmadan sizinle olan biri oldu mu, bilmem. Benim oldu… Bir tek şey diyebilirim: Yüzükle, yatakla ve nikâhla kurulan hiçbir bağ, ondan güçlü değil.Sadece iki kişi arasında, yalnız onların anlayıp hissedebildikleri, üçüncü şahıslara görünmez olan bir bağ o; üstelik bir kez kurulduysa da hiçbir yolla koparılamaz. O artık sizin “İNSANINIZ”dır, sizinle yaşar, sizinle ölür… Sözlerim çok muğlak kaldı, biliyorum o yüzden ben susup sözü ustasına bırakıyorum. Özdemir Asaf Katmer diye adlandırdığı dörtlükte der ki:

Bensiz seni, benden başkası anlamaz.

Sensiz beni, senden başkası anlamaz.

Senden benden bize olanca varmadan

Bizsiz bizi, bizden başkası anlamaz.

 

 

 

Benzer Yazılar

Write a comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.