Yazar: Sinem ÖZCAN

Fırtına gibi esen bölüm beni öyle bir savurdu ki yapıştığım duvardan kendimi kazıyıp yazacak hâle gelmem bu defa normalden biraz uzun sürdü. Nefes’in Vedat’ın eline yeniden düşmesiyle çok zorlu bir bölümün bizi beklediğini geçen hafta fark etmiştim ama kendimi hazırlasam da ne Nefes’in yaşadıklarına ne de bölüm finaline hazırmışım, izleyince anladım.

Daha önceki yorumların birinde Mustafa’yla ilgili rahatsızlığımı dile getirmiştim, bana baştan beri samimi gelmeyen karakterlerden biriydi (Nazar ve Saniye de bu kategorideler. Gardımı aldım, onların hamlelerini de bekliyorum.) Ne yazık ki Mustafa o kadar gerçek ki…Hangi kentte, hangi sosyal çevrede hatta hangi statüde olursanız olun çevreniz kadınlı erkekli Mustafalarla çevrili. Çifte standartlı, inandığı değerler sadece kendisi ve yakın çevresi için geçerli olan bağnazlar onlar. Bağnaz kelimesini bile isteye kullanıyorum çünkü onlar, kendilerince tabulaştırdıkları; adına ister aile deyin ister gelenek deyin ister iş deyin birtakım değerleri, istedikleri gibi esneten ve onun ardına sığınıp kişisel bencilliklerinin başkalarınca kabul görmesini isteyen karaktersiz adamlar.

Kendimi alabildiğine sakinleştirmeme rağmen, final aklıma gelince cinler beynimde on bir – on bir maça girişiyor, elimde değil. Küçücük bir çocuk… Masum, korku dolu, şefkat ve ilgiye çok muhtaç masum bir çocuk karşındaki be adam! (Ayyyy adam mı dedim, ağzımdan kaçtı pardon!) Senin kollarına sığınmış bir masumu sen nasıl kolundan tutup canavarlara teslim ettin? Üstelik o çocuk Eyşan cadısını gördüğünde, gözlerini kocaman açıp dudakları titreye titreye koşup senin kucağına “Mustafa Amca!” diye sığındı be Şerefsiz Mustafa! Sen, hele de bir baba olan sen, o çocuğu iki psikopata nasıl verdin, bana bi’ de hele!

Güya koruduğun kardeşin “Abi, Yiğit’i Eyşan’dan uzak tut!” dedi mi sana? Sen de ona söz verdin mi? Amaaa pardon şerefi iki paralık adam için söz nedir ki? Bak ettiğim lafa! Gel anlaşalım Mustafa, sen bana derdinin Tahir’i korumak olmadığını itiraf et, ben de sana “şerefsiz” demekten vazgeçeyim.

Hadi, açık konuşalım; sen de en az benim kadar iyi biliyorsun ki Tahir kendini korur, hadi koruyamadı diyelim pek bi’ kutsal ailen zaten Tahir’i yalnız bırakmaz ama amaç üzüm yemek değil ki bağcıyı dövmek. Pekâlâ farkındasın Nefes ve Tahir arasında olup bitenin… Nefes’in oğlu olmadan Tahir’in yanında kalmayacağını da biliyorsun, eeee Nefes çekip gitsin ki sen kardeşini Mercan’la evlendirip başlık parasını al. Nefes’e zerre acımayan ama karanlıktan korkan Eyşan’a pek bir ihtimam pek bir özen gösteren Mustafa, umarım o pek bi’ kıymetli gemiciklerinin altında kal!

Bu ülkede annesine acı çektirmek için öz çocuğunu öldüren psikopatlar var ya, bu ülkede üç yaşındaki kızına tecavüz eden babalar var ya, bu ülkede sırf anası, o herifi terk etti diye ana kucağından kaçırılan çocuklar var ya!!! Ailesini her şeyin üstünde gören, üstelik de evladı olan bir adam bunu nasıl yapar, aklım havsalam almıyor. Şimdi bana Vedat, çocuğuna zarar vermiyor ama diyecek aklı evveller olabilir. Zarar vermekten kasıt dövmekse evet, zarar vermiyor ama o çocuğa yaşatılan travmayı anlamak için babasına ve Eyşan’a tavrına bir bakın, rica ederim. Siz bu çocuğun ruh sağlığı yerinde, diyebilir misiniz? Peki, onu sırf “babasıdır ama” mantığıyla Vedat’a veren Mustafa’nın bu travmada, bu günahta payı var mıdır; yok mudur? Aynı durumdaki Balım olsa Mustafa ne yapardı, yine ellerini ovuşturup pazarladığı kardeşinden gelecek paracıkları mı beklerdi? Midemi bulandırıyorsun Mustafa Kaleli, nokta!

Benim Sen Anlat Karadeniz’de en sevdiğim yanlardan biri ütopik ya da hayali bir atmosfer oluşturulmamış olması. İçindeki aşk öyküsünün masalsı tadını bir yana koyarsak reelde burnumuzun ucunda olan ama birinin başımızı çevirip “Bak, buraya bak! Kaçırma gözlerini” dediği bir dünyası var. Karakterlerin olumlusu da olumsuzu da çok gerçek ve çok yerli… Birebir Vedatlarla yüzleşmemiş olabiliriz ama maalesef her gün varlıklarını duyuyoruz. Mustafa, Eyşan, Saniye, Nazar; İdris, Asiye, Mercan gözümüzü çevirdiğimiz her yerdeler. Sinan Tuzcu’nun Mustafa canlandırmasındaki başarı kadar, hayatımızda çok fazla var oldukları için belki de ona bu tepkim…

Baştan beri Mercan için üzülmem de aynı sebepten… Mercan bence toplumun çok yaygın bir kadın figürü. Kızıyoruz ama o kadar çok Mercan var ki çevremizde. O birinin kızı ve birinin karısı sıfatıyla anılan kadınlardan. Çocukluğundan beri evlenmek üzere yetiştirilmiş. Saniye onu boşuna seçmedi. Mercan bir masal dünyası kurmuş orada barınıyor. Tahir’le evlenip “Onlar erdi muradına…” diye biten bir masal yaşamak istiyor. Tahir’in karısı olmak ona yeni bir kimlik verecek hepsi o. Varsın Tahir onu sevmesin, platonik aşka alışkın o. Kocasına temiz gömlek giydirdiği için gurur duyar, adlarının baş harflerini örtülere işler, Tahir dış dünyada ne yaparsa yapsın, akşam kapıyı kendisinin açtığı evine girdi mi musmutlu yaşar. Hatta Tahir o dış dünyada tıpkı İdris gibi bir başka yerde, bir başka kadınla da yaşasa “yuvasını yıkmaz!” Kocasının hayatında başka biri var diye ses çıkaracak kadınlardan değil o, bunu içten içe sezse de kulağıyla işitmek, gözüyle görmek istemez. Yeter ki “düzeni” bozulmasın. Mercan, Asiye gibi değil, onlar aynı kültürün ama farklı aile yapılarının yarattığı bambaşka kadınlar. Bu yüzden sanırım ben, “Bu kızın hiç mi gururu yok?” noktasında da değilim. Onun anladığı “gurur” bu değil çünkü o başka bir boyutta yaşıyor. Sizi bilmem ama ben bu yaşıma kadar o kadar çok “Mercan” tanıdım ki, tavrı beni hiç şaşırtmıyor ve hak vermesem de anlıyorum onu. Mercan, Saniye ve onun türevi kadınların yetiştirdiği bir kurban hepsi o! Beni delirten Mercan değil Nazar’ın çarıklı hâlleri… Bana Mustafa’nın dişi versiyonu gibi geliyor; sivri dili ve can acıtmayı sevmesi de eklenince acaba Nazar’ı Saniye doğurdu da evlatlık mı verdi diye absürt şeyler düşünmüyor da değilim.

Kadınlardan sözü açmışken noktayı da Eyşan’la koyayım, izninizle. Daha önce onun geçmişine dair ipuçlarını görmüştük, bu hafta onun trajedisini de gördük. Muhtemelen babasının ya da üvey babasının tecavüzüne uğramış bir kadın, Eyşan. Tecavüz travması, mağdurda silinmeyecek psikolojik bozukluklar bırakabiliyor. Eyşan’da da sapkın bir sevgi ve güçlü tarafta yer alarak kendini koruma etkisi yaratmış. Mağdur Eyşan dahi olsa yaşadığı “Oh olsun!” denebilecek bir durum değil. Bu noktada Vedat’ı kendine kahraman seçmesini de anladım. Onun tanıdığı Vedat, bizim gördüğümüz adam değil, bir kurtarıcı amaaaaaa “Her kahraman kusursuz olmuyor!” sözünü sarf ettiği anda, benim için işin rengi değişti. Kendi tanıdığı Vedat ne olursa olsun; o, kendi yaşadıklarını Nefes’e yaşatan, psikopatın farkında… Nefes’le en kolay empati kurabilecek kişi kendisiyken Vedat’ın sözde kahramanlığına sığınması bilinçsiz bir eylem değil. Eyşan bir seçim yapmış. O, kendini korumak ve güçlü olmak adına Vedat’ın safında yer almayı bilerek ve isteyerek SEÇMİŞ. Yaşananların birinci elden tanığı olmasına karşın “kahramanı”nın yanında durmayı seçiyorsa bu bir sapkınlıktır. Duygusunu ve tavrını anlıyor ama onu asla mazur görmüyorum. Eyşan bile olsa hiç kimse şiddete uğramayı hak etmediği gibi, bilerek ve isteyerek “kötü” olmayı seçen herkes de bedelini ödemeli. (Mesaj yolladım aldınız mı Sevgili Senaristçiklerim?)

Gelelim öykünün can damarına… Öldüğünü düşündüğü Nefes’in, hiç değilse ruhu rahat bir nefes alsın, Vedat’ın elinde kalmasın diye Batum’u birbirine katan Deli Tahir… Geçen hafta asfalyalarımı fena attırmıştın, bu hafta çektiklerini görünce içim cız etti mi? Etti! Çünkü ben “insan” Tahir’i seviyorum ben senin o hödük tarafınla anlaşamıyorum arkadaşım, konu bu! Yoksa mertliğine, “adam”lığına laf eden taş olur. Hele hele bu hafta Vedat’a attığın her yumruk için elini öpesim var ama iş duyguya geldi mi, Karadeniz gibi dalgalanıp hem içine düşeni hem de kendini kayalara vuruyorsun ya işte o zaman “Beter ol!” diyorum, bak yalan yok!

Nefes’i, öldürülen korumanın sevgilisi değil abisi olduğunu itiraf ettiği yerde sarılıp öpesim geldi. Haftalar boyu ikisinin arasında uzayıp Trabzon peynirine dönecek konu, tam da yerinde, tam da en doğru biçimde ve tam da Nefes’in dürüstlüğüne yakışır biçimde kesiliverdi. Onunla da kalmadı Tahir, Nefes’in parmaklarının kırılma sebebinin kendisi olduğunu da öğrendi. Tahir gibi bir adamın bünyesine çok ağır iki yük bindi. Birini hazmetse diğeri dengesini bozar. Bozdu da… “Benim en azından kafam bozuk ama sen benim kanımın bozuk olduğunu sandın! Benim kitabımda sana sığınanı korursun. Bunun o mazluma ne hissettiğinle alakası da yoktur. Sana inananı yarı yolda bırakmazsın. Karşılık da beklemezsin.” saldırısı görünen yüzüyle “Sen benim insanlığımı nasıl sorgularsın?” haykırışı olsa da satır aralarında Tahir’in öfkesini, kendine kızgınlığını, yaşadığı duygusal karmaşayı, yaptığı haksızlığın pişmanlığını okudum ben. Tahir Kaleli, hiç beklemediği anda hiç beklemediği yerden art arda tokatlar yiyince “Aman yarabbim, ben n’aptım! N’ayır, n’olamaz!” moduna girecek adam değil. Adı üstünde adam “DELİ”… Utandığında sinirlenir, pişman olduğunda bağırır, haksızlık ettiğinde üste çıkar, canı yandığında can yakar.  Nefes boşuna demiyor “hödük” diye… Kayalıklarda Nefes’e söylediği her şey doğru aslında, onun adam tarafı gerçekten de böyle düşünür, böyle hisseder. Tahir, çok iyi biliyor ki Nefes’e duyguları şu an için imkânsız ve o imkânsız aşkın üstünü örtmek için debeleniyor. O konuşma aslında, Nefes’ten çok kendine. Kendisini hizaya sokuyor; onun için yaptıklarının altında sadece insanlığı olduğuna Nefes’ten çok, kendini inandırmak istiyor, Tahir.

Nefes ve Tahir arasında çakan şimşekleri biz görüyoruz, adını da koyuyoruz. Onlar henüz bu noktada değiller elbet ama bizim durduğumuz yere gelecekleri kesin. İşte, ben asıl o zamanı merak ediyorum. Öyle aykırı bir aşk ki bu, öyle alışılmadık ve öyle zor ki… Ne çıkacak ortaya tahmin dahi edemiyorum. Öyküyü kaleme alanlara sonsuz inancım var. Bunca acının, bunca zulmün ve çirkinliğin içinde şiir gibi bir aşk doğuracaklar ve tadı damağımızda kalarak izleyeceğiz ve sabırla da bekliyorum. Zemini çok sağlam kurulmuş, ağır ama güçlü ilerleyen bir masal bizi bekliyor.

Bu hafta öykünün aksiyon ayağı, duygu boyutunun hayli önündeydi. Olayın belli bir çizgiye oturması adına da bu çok gerekliydi elbet. Tahir’in birden sevdadan pamuğa dönmüş hâlini görmeyeceğimiz kesin ki Nefes’in de henüz bir aşka yelken açması için bence çok erken. Şu an için benim derdim Yiğitçiğin bir an önce o ruh hastalarının elinden alınması… Aşk için vaktimiz çok… Yalnız takıldığım bir nokta var ki söylemezsem dilim şişecek. Bu hafta o kadar sık flashback girdi ki araya, otobanda gaza basmış giderken aniden devri düşürülen arabaya döndüm. Ritmi yakalamış, duyguyu almışım pat flashback… Anlıyorum, izleyicinin kafasında soru kalmasın ve pekişsin diye yapılıyor ama izleyici de azıcık zorlanıp kendi mi kursa o bağı? İşini çok da kolaylamasak mı yani?

Bu detay dışında öyküdeki sürprizleriyle, akışıyla, açılımlarıyla çok keyifli bir bölüm izledim ben dün gece. Yalnız söylemeden geçmeyeyim: Benim duygu dünyamı allak bullak edip ayarlarımla oynuyorsunuz, Sevgili Senaristçiklerim. Bugün, sizin yüzünüzden iş hayatımda katlanmak zorunda olduğum “İdris”in birine, sudan bahanelerle hayatı zindan ettim. Yarın öbür gün olur da bir Vedat’la karşılaşırsam yapacaklarımdan sorumlu değilim ve avukat faturasını Sinegraf’a yollamayı planlıyorum.

 

 

 

 

 

Benzer Yazılar

Write a comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.