Yazar: Sinem ÖZCAN 

Bu hafta Sen Anlat Karadeniz’de aksiyonu geçtiğimiz haftalara oranla daha az ama mesajları ve duygusu daha yoğun bir bölüm izledik. İnsanı ve insana dair her şeyi düşünmeyi, olayın peşine takılıp gitmekten daha çok sevdiğimden bu bölüm, benim için çok daha keyifliydi.

Rengi çok Karadeniz’in… İnsan rengi de çok, hele bir de sonradan gelip ona dâhil olanlar da bulunduğundan gökkuşağına döndü. Bu da benim en sevdiğim yönü… Bu haftanın baskın rengi bende kırmızı… Ateş kırmızısı… Rengârenk manzaranın en göze çarpanı, en kendine çekeni, en canlı olanı… Asiye… Başından sonuna benim için bölüme o damgasını vurdu; bağlantıları o kurdu, düğümleri o çözdü, yenilerini de o attı.

Ne zamandır Asiye’yi enine boyuna dillendirmek istiyordum. Kısmet bugüneymiş. Yaşadığı çevreye bu kadar uyan, oraya kendi rengini basan, onların içinde erimeden kendi kalabilen bir başka karakter var mı dizide, düşünmek lazım. İlk bölümden beri hazırcevaplığından, neşesinden, aklından çok onun sağduyusu kendine çekiyor beni. Nasıl bir ibre varsa o güzel yüreğinde koşullar ne olursa olsun hiç şaşmıyor ve hep doğruyu gösteriyor. Şimdi bana “O, Osman Hoca’nın kızı ama…” diyeceksiniz biliyorum. Haklısınız da… O güzel adam ancak böyle bir evlat yetiştirir. Gel gör ki Saniye cadalozundan Tahir ve yangazlar var olduysa kalıtım da yetiştirme de bir yere kadar demek ki. Asiye’nin gönlü güzel…

Mustafa’ya iki haftadır Allah’ın emrini çektiriyor. Her ağzını açtığında da ben Mustafa’ya beter ol, derken ona da “Ağzın bal yesin, Asiye!” diyorum. Dürüst olayım, Mustafa’yı ne kadar sevdiğini bildiğim için bu tavrı uzun süreli olmaz, Mustafa ağzından girer burnundan çıkar onu yumuşatır diye düşünmüştüm ama Asiye Reis, gönlünde duygularıyla sağ duyusunu öyle güzel dengelemiş ki içi yansa da geri adım atmadı. Aslında düşününce onun Mustafa’ya kendi adına da çok kırgın olduğunu fark ediyorum. “Kızının bulup getirdiği kedi yavrusunu, paltosunun içinde uyutan” adama âşık, Asiye. Âşık olduğu adamı, gönül verdiği Mustafa’yı yıktığı için kırgın ona. O kadar ince bir nokta ki bu, hayran olmamak elimde değil! Bir kere merhameti, bencilliğe satan, bunu bir başka durumda, bir başkasına yine yapabilir. Mustafa artık yavru kediyi kollayan adam değil, bir yavruyu zalime teslim eden adam… Asiye’nin ona kırılması da onu affedememesi de bundan.

Evlenirken babasının ona söylediği “Eş olmak demek birbirinin örtüsü olmak demektir.” sözünü yemin kabul etmiş Asiye. Kocasının ayıbını, suçunu, kusurunu başkasına göstermemeye söz vermiş ama söz konusu masum bir çocuk olunca o yemin boynunda kement olmaya başladı. Ben her şeye rağmen sözünün ardında durur, Tahir’e olup biteni anlatmaz diye düşünüyordum ki kaleme alanların cesaretini hafife almışım. Evet, kendi söylemedi, kendi açık etmedi o günahı ama Yiğit’in dile getirmesine izin verdi dahası ona destek oldu. O küçücük bedenin taşıdığı bu yükü omzundan alıverdi, hafifletti, rahatlattı onda bir başka travmanın oluşmasının önüne geçti. Tahir gerçeği öğrenince yakar yıkarmış, Mustafa yerle yeksan olurmuş, aile bütünlüğü sarsılırmış hiç umursamadı ve yapılması gerekeni yaptı. Çünkü “Zulme sessiz kalan, dilsiz şeytandır!” diyen senaristlerimiz, yalanın dolanın, sırların, oyunların entrikasına hiç ihtiyaç duymadan “büyük oyun”u kuruyorlar.

Mustafa’yı ne yaşarsa yaşasın, ne denli pişman olursa olsun affedemeyenlerden biri de benim. Açıkçası affetmeye de niyetim yok! Bölümü izlerken düştüğü durumları görünce kendimle hesaplaştım ve bende Asiye gibi “Niye onu bağışlayamıyorum?” diye sordum, kendime.  Benim cevabım elbette Asiye’den farklı: Ben sevginin bencil olanını sevmiyorum!  Mustafa’nın ailesini ve özellikle Tahir’i sevdiğine inanıyorum ama başkalarına zarar verse de “benim” dediklerini koruyor gibi davranmasını anlamıyorum. “Sevgi, öldürmez; sevgi, iyilşetirir.” dedi ya Nefes ve Tahir; hah, tam da bu işte! Seveni de iyileştirir, iyi insan yapar. Sevilene de iyi gelir, başkalarına da zarar vermez! Sevgi bencil olamaz, olmamalı. Oluyorsa sağlıklı değil! Nefes’in sevgisi bencil mi? Tahir’in sevgisi bencil mi? Ya Asiye’ninki, Osman Hoca’nınki… O zaman Mustafa da başkalarına zarar vermeden sevmeyi öğrenecek yoksa “Ben, kardeşim için dünyayı yakarım!” lafı içi boş, arabesk bir slogan olmanın ötesine geçmez! Sadece “ben” ve “ailem” demeden, yakmadan, yıkmadan insan gibi seveceksin Mustafa Kaleli! İşte ben de seni ancak o zaman bağışlayacağım.

Mustafa’nın Yiğit’i teslim eden adam olduğunu öğrenmeden önce Tahir olabilecek en doğru yolu bulmuştu: Nefes ve Yiğit’i yakınında, kontrolünde ama kendi dünyasının dışında tutmak… Başarabilir miydi, bilemiyoruz ama akılcı baktığımızda en doğru tavırdı. Sürmene’de kalmaya razı olan Nefes de kendi ayaklarının üstünde durmak için gerekeni yapmış ve iş bulma kararı vermişti. 8 yıl hayattan koparılmış bir kadının kendi başına var olmaya çabalaması, sızlanmadan duygu sömürüsüne girmeden kolları sıvayıp harekete geçmesi onun özündeki güçten gelen ve saygıyı çok hak eden bir tavır. Nefes’in iş bulma çabasına Tahir’in “İş miş yok!” tavrı, ne yalan söyleyeyim, bende “Haaahhhh, hoş geldin hödük Tahir!” tepkisi uyandırsa da orada senarsitlerin ortaladıkları şutu gayet güzel yedim ve bana nefis bir gol oldu. “İş miş yok”un ardında Nefes’i koruyamama kaygısı varmış Tahir’in. Eh, Deli Tahir’den söz ediyoruz, bu durumda onun karşısına geçip de “Bak Nefes, hayatın için endişe ediyorum; çalışırsan Vedat’tan seni koruyamayacağımdan kaygılanıyorum. Lütfen tehlike geçene kadar evde otur!” diyen salon beyefendisi tavrı çıkmayacağı da açık. Tahir’in ağzından çıkan “Kadın dediğin çalışmalı!” cümlesi, benim için altın değerinde… gerçi Tahir Tahirliğini elbette yapacak ve bu nefis cümleye “Evde oturunca neye saracağı belli olmuyor.” gerekçesini getirecek  ama ben seni anladım Tahircim… Bunu anladım anlamasına da kusura bakma, Mercan aklıma gelince bi’ delleniyorum.

Osman Hoca sana “Nefes’le hemnefes ol!” dedi. Önüne gelen herkesin hemnefesi ol, demedi. Tamam, anladık iyi niyetlisin; tamam, anladık Mercan için üzülüyorsun hatta kendini sorumlu tutuyorsun; haklısın da ama “Gel, seni yemeğe götüreyim!” de nedur da? Ona canına kıymaya kalkmanın yanlış olduğunu söylersin, aşkına karşılık veremeyeceğini de insan gibi anlatırsın, kendi hatan için özür de dilersin ama mümkünse bunu üçüncü şahısların yanında yaparsın. Baş başa çıkılan yemeklerde ya da kıyı köşelerde buluşarak değil.Mercan’ın duygularını biliyorsun, bu kız sana sevdalı. İki günde de o sevda bitip gitmez. O sevda varken de Mercan senle hemnefes olamaz. Hele de bu kadar hassas, bu kadar sevgiye aç, bu kadar nahif bir kız senin ilgini, dostça taşıyamaz. Biz buna kaş yapayım derken göz çıkarmak diyoruz.

Mercan’ın, Nefes’in hastanedeki tavrından çok etkilendiği açık. Şu an Tahir’e duyguları henüz çok yoğun olduğundan Nefes’e tepkili gibi olsa da benim aklım, ona en iyi “hemnefes”in Nefes olacağını söylüyor. Hayatı boyunca mücadele etmemiş, korkmuş bir kadına en iyi rehber, korkuyu bilen ama korkak olmayan bir başka kadın olacaktır, diye düşünüyorum. Söylemeden geçmeyeyim: Nefes’in Asiye’ye “Korktum ama korkak değilim” cümlesini çerçeveletip duvara asasım var! Korkmak insani bir duygu… Hepimiz korkuyoruz bu bizi daha insan yapıyor ama “korkaklık” başka bir şey… O bir seçim. Bazılarımız cesur olmayı seçemiyoruz ya da seçmiyoruz. Korkak olmayı seçtiyseniz kendinize güveniniz yoktur. Nefes, çocuk denecek yaştan itibaren sekiz koskoca yıl boyunca her türlü işkenceyi, zulmü yaşamasına rağmen korkak olmayı seçmediyse hâlâ direniyor, hâlâ kendisi ve oğlu için bir gelecek inşa etmeye çabalıyorsa bu baştan ayağa gücünün ondan ötesi özgüveninin kanıtıdır. Kim ne derse desin; Nefes, hayranlık duyulacak bir güce ve dirence sahip.

Nefes için Vedat tehlikesi geçmiş değil. Vedat’ın yenilgiyi kabullenip köşeye çekilmeyeceği de aşikâr. Hem Kalelilere dünyayı zindan etme hem de Nefes’i yeniden zincirleme peşinde ve bunun için yeni bir yem buldu: Nazar. Baştan beri hiç haz etmedim Nazar’dan. O da tıpkı Mustafa Kaleli gibi samimiyetsiz geldi bana. Ne var ki Vedat gibi bir psikopatın elinde oyuncak olmasına da gönlüm razı değil. Yaşadığı çevrede, okumuş ve işi olan bir kadın olmanın getirdiği lüzumsuz bir kendini beğenmişlikle Vedat’la başa çıkabileceğine inansa da Vedat’ın şeytanî gülümsemesinin ve tatlı dilinin onu kandırması kaçınılmaz görünüyor. Her şeyi bildiği iddiasında olduğundan hele de Nefes’ten nefret ettiğinden gelen uyarıları da ciddiye alacak gibi durmuyor. Umarım zarar görmeden aklı başına gelir çünkü egonuz ne kadar yüksekse onun yere düşüp darmadağın olması da aynı oranda şiddetli olur. Tek suçu kibri olan bir genç kız, Vedat manyağının elinde hırpalanmayı hak etmiyor.

Vedat, Nefes’in merhamet damarına kanca atıp onu Nefes’le vurmaya çalışıyor, bu kez. Bence, Nefes’i hiç tanımıyor o çünkü tanısa oğlunu kaçırdığında evliliğe ikna edemediği Nefes’i, Nazar’la ikna etmesinin imkânsız olduğunu algılardı. Vedat bilmiyor ama ben çok iyi biliyorum A. Ferda Eryılmaz ve Nehir Erdem kalemlerinin bir özelliği vardır: Her yerli dizide olduğu gibi onların karakterleri de şantaja maruz kalır ancak henüz boyun eğenini görmedim. Şantajla karşılaşan kahraman; bunu sır olarak saklamak için kendini paralamaz, isteneni yapmaz, aksine birilerine durumu anlatır ve yardım alarak çözüm bulur. Bu defa da benzeri oldu. Evet, Nefes durumu Tahir’e anlatamadı ama bunun sebebi Tahir’i Vedat’tan korumak ve onun zarar görmesini engellemek. Ne var ki Esma’ya anlattı bile. Bugün olmadı yarın gidip Nazar’a da anlatır. Haa, Nazar ona inanır inanmaz o da onun fındık beyninin bileceği iş. Benim bildiğimse Nefes, Nazar’ı korumak için elinden geleni yapar ama onu tehlikeye atmasın diye gidip Vedat’la evlenmez. Oğlu için bile yapmayı düşünmedi şimdi bu anlamsız Donkişotluğa soyunur mu?

Bölümün şüphesiz en vurucu yeri Nefes’i korumak için ondan uzak durma kararı alan Tahir’in bunu kayalıklarda Nefes’e söylediği sahneydi. (O kayalık sahnelerine bayılıyorum demiş miydim?) Nefes’in kendisi yüzünden kırılan parmaklarını öpüp sonra “Bu konuları susuyorduk, hani!” deyişi de Nefes’in “Söyleyebilsem bir tek sana söylerdim” demesi de beni benden aldı. Bazı suskunluklar ne kadar geveze… Ve bazı suskunluklar sözcüklerden ne kadar anlamlı… İşte, ondan sevmiyorum kelimeleri ben, kardeşim! Duyguyu veremediği gibi kavramın içini boşaltıyor. Hangi sözcüklerle anlatırsınız ki o öpülen parmak uçlarını?… Hangi kelimeler Nefes’in “Biraz daha böyle kalabilir miyiz?” yalvarışını dillendirir ki? Sevdayı, kabullenişi, imkânsızı, öldürmeyen aksine iyileştiren sevgiyi nasıl ifade edersiniz ki? Hadi ettiniz, o duyguların yakıcılığını sözcükler bir öpüş, bir sarılma gibi geçirir mi size? İşte tam da bu yüzden benim için sevgi, “ses ya da söz” değil “eylem”…  Hele böylesi dopdolu, yüreğimi titreten, zihnime kazınan görüntülere ayrı bir vurgunum.

Tahir, bütün iyi niyetiyle bulduğu en zararsız formülü hayata geçirdi, Nefes’in karşısına geçti, cesurca söyledi ama Yiğit’imin ürkek sesi, üzüm gözleriyle dile getirdiği gerçek bütün o kararları, sildi geçti. Deli Tahir, şimdi tam delirir artık; abi saygısı ve güveni de tükenince onun freni hiç kalmaz. Alır, yürür burdan… Hem yürür hem yürütür. Üstelik bu kez yanlarında dimdik duran Asiye ve Nefes yengelerini kendi canlarından önce düşünen yangazlar var. Tahir’in delireceğinden adım gibi eminim, Mustafa’nın çok ama çok ağır bedel ödeyeceğinden de eminim gel gör ki Tahir’in ne yapacağını keşfetmem mümkün değil. Adam ateş gibi… Hem yanıyor hem yakıyor. Geçtiği her yeri de yangın yerine çevirecek orası kesin. Nefes’i asla bırakmayacak o da belli ama bütün bunları nasıl yapacak işte orayı işin erbabına bırakıp susuyorum.

Öykü çok sağlam bir sokağa saptı ve çok keskin dönemeçler gelecek, kemerimi bağladım, kahvemi elime aldım, yüzümde de bir fiyonk gülümseme bekliyorum, hadi bakalım

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.