Yazar: Sinem ÖZCAN

Oğuz Atay, “Yalnızlığı çok seversek bir gün o da çekip gider mi?” der, Tutunamayanlar’ın bir yerinde. Dün, bölümü izleyip ekran başından kalktığımda bu cümle dönüp dolanıyordu beynimde. Sevdiği her şeyi kaybetmiş ya da kaybettirilmiş bir adamın avaz avaz, boşluğa sevgilisinin adını haykırdığını gördüğümde o feryadın aslında Aslı’dan çok, onu Aslısız bırakan her şeye olduğunu düşündüm.

Ferhat’ın da Aslı’nın yürekleri kaynarken Emirhan konağı da allak bullak olmuş durumda. Bebeğin, Gülsüm’ün oğlu olduğu ortaya çıkınca Handan’ın da İdil’in de bu kozu, Yeter’in başını yemek için kullanacakları çok açıktı. İdil, benim hâlâ anlamlandıramadığım kimliklerden biri. Onun da diğer kadınlar gibi bir güç tutkusu var ancak o Handan ve Yeter gibi bir erkeğin gölgesinde kraliçeliğe oynamaya ihtiyaç duyacak bir kadın izlenimi vermemişti bana, başta. Yeter’i bu kadar ciddiye alması ve şimdi neredeyse tek hedefinin onu alt etmek olması benim kafamdaki İdil’le örtüşmüyor. Onun asıl derdinin Namık olduğunu düşünmüştüm ben. Hatta gizli bir intikam planı içinde olduğunu varsaymıştım ama anlaşılan yanılmışım. Yeter’le didişmesini lehine kullanacak bir durum yaratıp aldırdığı bebeğin suçunu, Yeter’in üzerine atmayı başardı gibi görünüyor.

Cüneyt de hakkında konuşmayı gereksiz bulduğum adamlardan biri. Serseri mayın gibi dolanıyor ortalıkta, ne zaman nerede ve kime isabet edecek belli değil. Hâlâ inatla, onun işlevini tamamladığını düşünüyorum. Gülsüm’ü tehdit etme, Namık’a yanaşma, Vildan’ı aşağılama çabaları, nereye kadar gidecek bilmiyorum ama bana sorarsanız etkisini kaybetti ve yaptığı, yapmaya niyetlendiği hiçbir kötülük ekran başındaki izleyiciyi etkilemiyor, ürkütmüyor, kaygılandırmıyor. Cüneyt, giderek karikatür bir karaktere dönüştü. Dileğim bir an önce gözümün önünden çekilmesi.

Cüneyt’in ivmesinin düşüşüne karşın Abidin hızla yükseliyor. Sadece Gülsüm’ün değil, hepimizin kahramanı olma yolunda emin adımlarla ilerliyor. Demek ki neymiş Ferhat Bey, yüreğinin sesini dinlediğinde o ses, seni karanlıktan çıkaran pusula oluyormuş. Ferhat’ın gölgesi, silik, saf Abidin “bütün dünya”yı karşısına almaktan korkmayacak cesareti; yüreğinde buldu. Babasız, anne sevgisinden mahrum, kimsenin ciddiye almadığı adamın gönül kapısını bir gün birisi çalınca elbette o kapıyı sonuna kadar açar ve geleni baş köşeye oturtur ve elbette o baş köşeye oturttukları bilmeden de olsa onun yaralarına iyi gelir, kiri pası söker, atar. Benim için bunların ötesinde öyle güzel bir adam ki Abidin… Güç savaşına girmeden, kırmadan dökmeden, kimseyi ezip geçmeden ayakta durmayı bilen yiğit bir adam, o. Ferhat’la yüzleştiği sahnede de ev ahalisine kararını açıklarken de duruşuna hayran oldum. Söylemeden geçmeyeyim, Timur Ölkebaş’a Abidin’de hayranım ben. Abidin’i öyle güzel vurguluyor o kadar doğru noktalarda altını çiziyor ki “süper kahraman”a alışkın, biz izleyicileri “sıradan kahraman” a âşık etmeyi başarıyor. Eline, emeğine sağlık Timur Ölkebaş.

Azat Baba ve Ayhan’la ilgili sır perdesi, yavaş yavaş aralanmaya başladı. Ayhan’ın annesini öldürenin Namık olması bana hiç sürpriz olmadı, aslında Azat Baba’nın da gerçeği bildiğini düşünüyorum. Vurulma sahnesinde hayal gücüm fazla çalışmadıysa ben Namık’la Azat Baba’nın karısının, önceden tanışıklıkları olduğuna da inanıyorum. Daha önce Namık’ın geçmişiyle ilgili çizilen tabloya bakarak Şahin Cigal’in karısıyla ilişki yaşamış bir Namık’ın Ayhan’ın annesiyle de bağlantısı olması beni şaşırtmayacak. Azat Baba’nın Yeter’e ilgisinin geçmişine de şahit olduk. O sekansta bizi farklı bir ilişki yumağı bekliyor gibi… Ayhan’a annesiyle ilgili gönderilen notun kimden geldiğiyle ilgili, henüz bir fikrim yok ama Ayhan’a bir işlev vereceğini düşünerek beni mutlu etti. Ayhan’ın diziye tutunması bu yolla olacak gibi. Sanırım bu gizemi çözdüğünde babasına da bize de veda edecek.

Azat Baba’nın Ferhat’la ilgili planları olduğu çok açık. Bu planlar için Ferhat ona, kafasındaki ve yüreğindeki karışıklık dinmiş olarak lazım. Bunun yolunun da Aslı olduğunu bildiğinden oraya oynuyor diye düşünüyorum. Ben Azat Baba’yı sevmeye çok hazırım, hele hele bilge tavrıyla verdiği yaşam öğütleri ve Ferhat’ı doğru çizgide tutma çabası benim için yeterli. Namık’la hesabını Ferhat üzerinden görecekmiş, görsün… Zaten Ferhat’ın da henüz bilmese de Namık’la görülecek hesabı var, ikisi bir arada çıkar.

Geçen hafta Cem’in Ferhat’a “Aslı’yı bırak; o seni bırakamaz ama sen bırak!” deyişinden beri Ferhat olup onun adına karar vermeye çalışıyorum. Ferhat, Aslı’ya çok âşık, tamam ama Cem’in argümanı sağlam: “Kardeşimi koruyamıyorsun başına bir iş gelecek.” Burada bir parantez açıp Cem’e iki satır saydırmazsam uykularım kaçacak. “Ben işime âşığım” diye konuşmaya başladığı anda “Hadi ordan!” tepkisi verdim, istemsizce. Cem, aşkın hiçbir türünü, tutkunun en hafifini bile bilemez. Bilse Salih Güney edalı, Yeşilçam havalı “Çekil aradan” tribi yapamazdı. Aşkın, dış güçlerden emir almadığını bilir, onun iyileştirici gücüne güvenir her şeyden öte uzaklaştırma çabasının, aksine yakınlaşmaya yol açacağını kestirirdi. Cem iyi bir ağabey mi? Evet ama Cem, vasat bir adam… Her vasat gibi; insanları yargılamanın, dünyaya biçim vermenin de hakkı olduğuna inananlardan… Her vasat gibi, kendi dünyasının yaşanamaz bir yer olduğunu görmeye yanaşmayanlardan. Ona laf anlatmak da boşuna çünkü bütün vasatlar gibi dünyaya at gözlüğüyle bakıp görmek istediğini görüyor.

Ne var ki Ferhat’ı “Aslı’yı koruyamazsın!” diyerek en ince yerinden vurmayı başardı. Sevdiklerine zarar verdiğine inanan bir adama, en sevdiği için söylenecek anahtar cümle bu! Yüreğinde ne var ne yoksa kilitlersiniz. Cem’e karşı çıkmayı düşünmez bile, savaşmayı aklının ucuna bile getirmez. Hemen karar verir ve o karardan geri dönmemek için de kendini bağlar. Nitekim daha Aslı’yı görmeden Ayhan’ı arayıp “Davayı aç!” deyişi de geri adım atmaktan korktuğundan…

Ferhat, o kadar iyi biliyor ki Aslı olmadan yaşayamayacağını ama Azat Baba’ya söylediği, inandığı gerçek: Sevmediğinden değil sevdiğinden terk etmeyi göze alıyor o. Bir seçim yapıyor yine. Aslı’yı kurtarmak adına kendinden vazgeçtiği bir tercih, bu. Farkında mısınız Ferhat, en kolay kendinden vazgeçiyor. Kendini sevmeyen insanların tipik tavrı, yani. Bilerek ve isteyerek kendini yok etme dürtüsü… Havaalanı için Aslı’ya yaptığı açıklamada da “Ben senden değil hayatımdan vazgeçtim!” deyişi bu yüzden. O olmazsa dünya daha güzel bir yer olacak, o olmazsa sevdikleri güvende ve mutlu olacaklar düşüncesi bu. Doğru mu? Külliyen yanlış… Niye? Diğer sevdiklerini bir yana koyup Aslı özelinde bakacak olursam yanlış çünkü Aslı, “O varken bana bir şey olmaz!” duygusuyla duruyor hayatta. Ondan aldığı güçle mücadele ediyor; o yanında diye Ferhat’ı bile iyileştirmeyi göze alıyor, Ferhat’la birlikte hayatı bir kez daha silip yeni baştan yazma cesaretini duyuyor.

Aslı, Ferhat’a çok net sordu: “Senin bu hayatta silip yeniden yazmaya cesaretin var mı Ferhat?” diye. Bu soruya evet yanıtı alsa dimdik duracaktı yanında. Oysa cevap, yine her zamanki gibi bir sessizlik oldu. Aslı; Ferhat’ı hayattan, Azat Baba da sevmekten korkmakla suçluyor ki ikisi de çok haklı. Bütün asıp kesen tavrına karşın Ferhat, hayat korkağı. Korkuyor çünkü o gerçekten yaşamanın ne olduğunu bilmiyor, bilinmeyen daima ürkütücüdür. Korkuyor çünkü o bu dünyayla ilişkisini katil olduğu gün kesti, 12 yaşında durdurduğu hayatla neredeyse 25 yıl sonra hesaplaşmak çok zor. Korkuyor çünkü Aslı’nın hep onunla olacağından emin değil. Aslı, ona “İki kelimeyi bir araya getirip bana söylemeye cesaretin yoktu, hadi söyledin onun arkasında durmaya cesaretin yok.” dedi. Ferhat’ın sevgisinin arkasında durmadığını düşünüyor ve çok da haklı ama atladığı bir tek nokta var: Ferhat’ın bilmediği sular, bunlar. Hayatı sadece nefes alıp vermek olarak gören adam, sevgiye sahip çıkmayı nerden bilsin?

Aslı, Ferhat’ı sevgisinin ardında durmadığı için suçlayabilir, suçlar da hakkıdır ancak hâlâ atladığı bir detay var: Ferhat, Aslı’nın ağzından o “iki kelime”yi duymadı. Aslı ona yüklenip köşeye sıkıştırdığında “Söyle bana, söyle; sen benden ne istiyorsun?” diyerek feryat etti. Tıpkı Aslı’nın yaptığı gibi… İstedi ki o da kırık dökük de olsa “Seviyorum!” desin ama “Artık senden, hiçbir şey istemiyorum!” cevabını aldı. Kusura bakma Ferhatçım; soru doğru, zamanlama yanlış.  “Bana anlatsan seni anlardım, seni dinlerdim”, “Senin 12 yaşında katil olduğunu biliyorum bunu kabullendim.” diyen kadın iyileştirmeye niyetli, hastasını kurtaracağından emin, Doktor Aslı’ydı ama hastanın ümitsiz olduğunu görünce de o kadın, kendi eliyle fişi çeker.

Aslı, Ferhat’ı hayat döndürmekten ümidi kesti çünkü onun kırılma noktası: “Sen, benden vazgeçtin!” duygusu… Bu, her kadının kırılma noktası aslında. Âşık olduğun adamın senden vazgeçtiğini düşündüğün an; bütün savaşma gücünü, bütün mücadeleci ruhunu kaybedersin ve dönüp sırtını gidersin. Hani kadın dırdırından yakınıp durur ya erkekler; aslında o, erkeğin güvende olduğunun işaretidir. Cemal Süreya’nın “Kadın, susarak gider.” cümlesi var ya, hah işte, tam da o! İpucu vermez, yaygara koparmaz ve karşısındaki adamın ondan vazgeçişini affetmez. Sesini çıkarmadan arkasını dönüp gider.

Ayhan’ın telefonuyla yıkılan Aslı, yine de pes etmemişti oysa. Ferhat’ı her şeye rağmen oyunda tutma, vazgeçirmeme derdindeydi. “Birlikte yemek yapalım mı?” sorusuyla birlikte yaşamın bir anını paylaşmayı arzulamıştı. Kavga etmeden, yormadan, yorulmadan sadece ânı paylaşma arzusuydu o. Ümit vardı, orada. Bir şeyleri toparlama umudu vardı. (O sahnenin göndermelerine de Birce Akalay’ın o cümledeki ses tonuna, vurgusuna da bayıldım ve bir kez daha vuruldum Birce Akalay’a) Ferhat’ın onu sevmekten değil ama birlikte olmaktan vazgeçtiği âna kadar süren bir umuttu bu. Oysa ondan vazgeçmemişti Ferhat! Ona sımsıkı sarıldığında kokusunu içine çektiğinde hele hele anasının göğsüne başını yaslayıp sığınır gibi karısının sırtına başına yasladığında söylemişti ona vazgeçmediğini. Ferhat’ın Aslı’nın sırtına başını yaslaması beni öyle aldı ki benden, bıraksanız sayfalarca yazarım. Hele başını alıp göğsüne yaslamak değil aksine sırtına yaslanmak nasıl güzel bir detaydır. Başını alıp göğsüne bastırmada, şefkat vardır; koruma, kollama vardır ama bir kadının sırtına başınızı dayıyorsanız o teslimiyettir. “Al; yüklen, taşı beni” demektir. Kollama değil, Aslı’nın şifalı ellerine sığınmadır o.

Ne var ki geç kalmıştı, Ferhat. Aslı ondan vazgeçtikten, ümidini tükettikten sonra teslim olmuştu.  “Dün geceye takılma, anlık bir şeydi.” diyerek çekip gitti, Aslı. Öylesine ağır ki o cümle… Âşık bir adamı yıkar geçer. Yıkmalı da hem de yerle bir etmeli çünkü harabenin üzerine konak inşa edemezsiniz. En acısı da bunu Ferhat’ın ilk kez gerçekten uyuduğu gecenin sabahında yapması. Daha önce yazmıştım. Ferhat, Aslı’nın yanında uyumayı başardığında ona teslim olmuş ve güveniyor demektir ve uyudu Ferhat… Hem de Aslı’nın koynundan kalkıp gittiğini fark edemeyecek kadar derin uyudu. Kendini bütünüyle ona bırakmış ve teslim olmuşken Aslı’nın bıraktığı notla uyandı, rüyadan.

O kadar ince ve o kadar yoğun ki o not detayı… Bence Aslı’nın ilan – ı aşkı o küçük kâğıtta yazanlar aslında. Bir kere, Ferhat ona yazdığı küçücük kâğıdı yanında taşıyan bir Aslı’yla tanıştı. “Çay koy, geliyorum!” demişti, Ferhat ona. “Geliyorum” yani “Sana geliyorum.” mesajını algılamış, Aslı. Şimdi ise “Çay soğudu, ben yoruldum.” diye cevaplıyor onu. Yani “Bekledim, bekledim; gelmedin ve ben beklemekten çok yorgunum. Artık pes ediyorum!”

Notu, yüzüğü ve birlikte içilemeyen tüm çayları yastığın üstüne bırakıp çıkıp gitti Aslı! Ne diyor Can Yücel? “O kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler / arkalarında doldurulması, mümkün olmayan boşluklar bırakmasalardı eğer…” Evet, Ferhatçım; şimdi o boşluğu doldur, doldurabilirsen! Hamle sırası senin! Hayatını silip yeni baştan yazmaya yüreğin yetiyorsa soğuttuğun çayları tazeleyip ikram etmeyi bileceksin. Yoksa ömür boyu soğan öldürmeye devam edersin, benden söylemesi…

 

Benzer Yazılar