Yazar: Sinem ÖZCAN

“Yerli dizi yersiz uzun” sloganının savunucularından biri olarak şu an kendimi ihanet etmiş gibi hissediyorum. Zira bölümün bittiğinin habercisi reklamlar yayına girdiği an “Niye ya?” diye söylenmekten alamadım kendimi.

Geçen hafta, kalem el değiştirdiğinden olsa gerek temposu daha düşük, yeni yollar açmaya çalışan bir geçiş bölümü izlemiştik ama bu hafta açığı kapadık diye düşünüyorum.

Şahin, hızlı bir giriş yaptı ve arka arkaya salvolarla Namık’ın üstüne geliyor. Namık, bütün lider görüntüsünün ardında, aslında aksiyon adamı değil; o “şah” ve “vezir”i onu kollamadıkça kendini de ailesini de koruması mümkün değil. Şahin’in ilk hamlesi de vezire yönelik olunca Namık, tam anlamıyla eli kolu bağlı köşesine sindi.

Namık – Ferhat ilişkisinde aksiyon adamı olan hep Ferhat olmuş. Namık için yolu temizleyen ve açan, o. Sıradan bir tetikçiden öte, planların da uygulamanın da asıl beyni Ferhat. Ne var ki o, Şahin’in gelişinden beri ona hiç yakışmayacak kadar kolay goller yiyor; bunun iki nedeni var: İlki Şahin, Ferhat’ın tanıdığı bir düşman değil ve direk Namık’ı hedef alıyor. Namık da onu Ferhat’a doğru dürüst anlatmadığından Ferhat’ın Şahin’in hamlelerini tahmin etmesi, her zamanki savunma ve saldırı planlarını yapması mümkün değil ancak bundan da önemlisi Ferhat, kendi savaşını vermekle meşgul ve bu savaş, kendi yüreğiyle…

Birkaç hafta önceki yorumların birinde “Aslı’nın Ferhat’ın kalesine girebilmesi için o kale duvarında bir kapı ya da gedik açmasına imkân yok ancak su olup içeri sızacak, usul usul” demiştim. Nitekim Aslı, Ferhat’ın içine sızmayı başardı. Onun çocukluğundan beri sandığa kilitlediği ne varsa şimdi kapak açıldı ve hepsi Ferhat’ı ele geçirmeye başlıyor. Özetle yüreği bir devrime kalkıştı ve kontrolü de ele aldı. Bu durumda akıl, onun emrine girmekten başka çare bulamadı. İşte, Ferhat’ın kolay gol yemesinin ana sebebi de bu.

Ferhat’ın daha vurulmadan önce Aslı’yla ilgili farkındalığı başlamıştı. Bu hafta biz asıl, Aslı’daki değişime tanık olmaya başladık. En sevindiğim şeyse hem Ferhat’taki hem Aslı’daki değişimlerin çok hafif, belli belirsiz olması. Karakterin özünü yok etmeden minik dokunuşlarla yumuşama sezdiriliyor ki her ikisi de çok keskin karakterler oldukları için baştan beri benim arzum, buydu.

Ferhat vurulduğunda Aslı’nın onu bırakıp gitmeyeceği besbelliydi. Aslında o anda kim olursa olsun bırakıp gidemez Aslı; insanlığı buna izin vermez. Ancak yaralı Ferhat’ı sırtlayıp hastaneye yetiştirmek istemesi de yolda göğsüne yatırdığı başını şefkatle okşaması da “Doktor” Aslı olmasından değil. Orada yavaş yavaş Ferhat’a kapılmaya başlayan Aslı’yı gördük, biz. Zaman zaman gel gitler yaşadı, yaşamalıydı da ama ameliyathaneye girdiği andan itibaren “Ferhat’ı kendisi için kurtarmak zorunda olan” bir Aslı vardı, karşımızda. Hastanede kâbus gördükten sonra koşa koşa Ferhat’ın yanına gittiğinde onu kaybetmekten korkan da artık yüreğinin sesini dinlemeye başlayan Aslı’ydı.

Bence Ferhat, Aslı’ya son kez, hastaneden çıkma konusunda kararlı ve dik durmayı başardı. Son defa onu dinlemedi, bildiğini okudu ama eve geldikleri andan itibaren kontrol, tamamen Aslı’ya geçmişti. Kahvaltıda Namık’a kafa tutan Aslı’ya karşı tepkisizdi Ferhat. Susturmadı, alıp masadan kaldırmadı, öldürecekmiş gibi bakmadı, sadece izledi.

Diğer yandan Aslı, Ferhat’la ilgilenirken laf sokmadı, kavga çıkarmadı, inatlaşmadı en mühimi de kendini açıklamaya kalkışmadı. Sadece her an onun yanı başında olmayı hem de sessizce olmayı seçti. Üstelik bunu öyle kesin bir çizgiyle sağladı ki evde hiç kimse Yeter dâhil; onu yönlendirmeye, ona akıl öğretmeye ya da emir vermeye kalkışamadı. Aslı’nın hep istediği gerçekleşti ve onu kendi hâline bıraktılar. Bu bence en az Ferhat’la olan ilişkisindeki gelişme kadar önemli. Evde kendine ait kimsenin karışmadığı bir alan açabildiği sürece Aslı, eskisi kadar gerginleşmeyecek ve kendini hapiste hissetmeyecektir. Bu duygu da Ferhat’a karşı yumuşamayı hızlandırır.

Ferhat, vurulduğu anda “Kâbusun bitti. Beni bırak ve git!” derken aslında özgürlüğünü geri verdi ona. O andan itibaren de Aslı, artık Ferhat’ın emrindeki bir köle değil; azat kâğıdını eline almış ama kendi isteğiyle onunla yaşamayı seçmiş bir kadın konumuna yükseldi. Bunu hiç konuşmasalar da ikisi de farkında. Ferhat, Gülsüm’ü kurtarmaya giderken peşinden giden Aslı, bu kez kendi seçimini yaşıyordu. Onu arabadan indiremeyen (eski Ferhat olsa arabayı sağa çekip kolundan tuttuğu gibi aşağı atardı) Ferhat da o seçimi kabullenmişti. Bundan böyle artık ne Aslı’ya Ferhat’ın zorbalığı söker ne de Ferhat, onun boynuna tasma takmaya kalkışır. Elbette yine didişirler, yine birbirlerine laf sokarlar, yine hır gür çıkar ama artık bu Zeynep’in dediği gibi kavga değil “cilve” olur.

Ferhat, babasının ölümünden ve Yiğit’in onu terk etmesinden sonra seçilmiş yalnızlığında yaşıyor, ne var ki yalnızlık seçilmiş de olsa karanlık ve dipsiz bir kuyu. Babasını ve kardeşini hâlâ çok özlemesi onun içten içe o yalnızlıkta mutlu olmadığını gösteriyor. Şimdi karşısında fırsatı olduğu hâlde onu bırakıp gitmeyen bir kadın var. Birileri ona, kuyudan çıksın diye bir ip uzatıyor. Ben Ferhat’ın o ipe tutunacağından yüzde yüz eminim. Üstelik bu tutunuş, onun Namık’la kader birliğine de büyük zarar verecek. “Sen Şahin’e Aslı’yı öldürdükten sonra mı sıkacaktın, Dayı?” sorusu bunun en büyük sinyalini verdi bile.

Namık’ın kurnaz bir adam olduğunu biliyoruz ama ne kadar akıllı olduğunu bundan sonra göreceğiz. Ferhat’ın zaafının Aslı olduğunu fark edip orayı zorlamazsa Ferhat’ı bir süre daha yanında tutar ama Aslı’yı engel görüp de ortadan kaldırma çabasına girerse Ferhat’ın gidişini hızlandırır.

“Doktor gelin”in kocasının hayatını kurtarması şimdilik Yeter’i etkilemiş görünüyor. Bu etkilenme kalıcı mı geçici mi henüz karar veremedim ama Aslı’nın işine burnunu sokmamasına, ipleri eline almaya çalışmamasına ve teşekkürüne bakarak onun şimdilik samimi olduğunda inandım. Yeter’in kendince garip bir anneliği var. Bu garipliğin içinde sevgisi de tuhaf. Gülsüm’e yaptıklarına bakınca bu sevgiyi hissetmek mümkün görünmese de aslında başına geleceklerden onu korumaya çalıştığını anlamak gerek, tabi kendince. Ferhat ise Yeter’in en zayıf noktası. Hükmetmeye âşık bir kadının, kendisine “anne” demeyen oğlu Ferhat. Yeter’in kaybettiği bir savaş, o. Oğluna onu ulaştıracak her yolu dener, buna Aslı’yı bağrına basmak da dâhil ama dediğim gibi Yeter’in değişimi kalıcı mı henüz ona karar veremedim. Bir iki bölüm gözlemek lazım.

Bu arada başıma bir şey gelmeyecekse bir itirafta bulunmak istiyorum: Lütfen, Safiye ölmemiş olsun. O bize gerekli. Gülsüm’ü kışkırtmasa Ferhat’la Aslı o arabaya birlikte binmeyeceklerdi, en basitinden. Söylemeye çalıştığım ana çatışmaya yardımı olan her türlü kişi ve olay makbulümdür. Safiye’yi sevmek mümkün değil, zaten sevilsin diye de yazılmıyor ama o öykünün akmasında çok ciddi rol üstlenecek bana kalırsa. Hele Yeter’de kalıcı bir değişim planlanıyorsa Handan’ın serbestçe at oynatmasına izin vermemek lazım. Safiye kendi içinde de tutarlı bir karakter. Evin oğlunu ayartıp bir şekilde o aileye gelin olmuş, hırslı bir hizmetçi, gözünü elbette ki en tepeye dikecektir. Elbette ki yerini sağlamlaştıracaktır. Haaa, bana sorarsanız Safiye’nin Aslı ve Ferhat’la işi olmaz. O Aslı’ya ilk andan “Bu, benden de deli” diyerek notunu verdi. O zaman Handan’ı da Yeter’i de istediği kadar köşeye sıkıştırabilir, bence sakıncası yok.

Ben, Erkan Birgören kalemine Karagül’den aşinayım demiştim ve henüz ikinci bölümden o tanıdık izleri görmeye başladım ki bu da ayrıca çok hoşuma gitti. Gerek sandık metaforu gerek stetoskopu kendi göğsüne dayayıp “yüreğinin sesini dinleyen” Aslı göndermesi çok hoş ve şiirseldi. Bıraksanız sadece o iki detayla ilgili sayfalar dolusu yazarım ama okuyan gözlerinize günah. İçimi rahatlatan bir başka nokta da Erkan Birgören karakterleri sağlamdır, sağdan sola savrulmaz. Nitekim Ferhat ve Aslı’daki değişimin nüanslarla verilişi karakterlerin özüne dokunulmayacağı inancımı kuvvetlendirdi.

Geçen hafta sahnelerin çok sık kesilmesinin ruhu yok ettiğini yazmıştım. Bu bölüm, bana biraz daha toparlanmış gibi gelse de ne yazık ki o arıza sürüyor. Bunun yönetmenin tercihi olduğunun farkındayım ve hareketliliği artırmak adına yaptığını düşünüyorum ancak kişisel fikrim, sekansın bu kadar sık bölünmesi benim odaklanmamı etkiliyor ve bundan hoşlanmıyorum. Umarım tez vakitte bu atraksiyondan vazgeçilir.

Aslı ve Ferhat, kuşkusuz çok etkileyici karakterler… Ancak onları bu denli çekici ve çarpıcı yapan kaleme alınışlarının yanında Birce Akalay ve İbrahim Çelikkol faktörü. İkisi de ayrı ayrı çok beğendiğim oyuncular, bunu defalarca dile getirdim ama beni asıl etkileyen aralarındaki uyum. “Uyum” sözü çok sık kullanılır olduğundan anlamındaki ayrıntı kaçar oldu. O yüzden ne kastettiğimi açıklamak istiyorum. Benim anlatmaya çalıştığım oyunculuklarındaki doğru frekans. Birinin yükseldiği sahnede, diğeri nötr kalarak; birinin bastığı yere, diğeri hafifçe dokunarak yürüyorlar. Bu oyunculuk frekanslarının tutmasıyla ilgili, kuşkusuz. Bir sahnede birine bayılıyorum diğer sahnede ötekine. İbrahim Çelikkol’un minimal oyunculuğunu Birce Akalay’ın doğal jestleri ve sıcaklığı çok iyi bütünlüyor. Aslı ve Ferhat, başka ellerde bu kadar iyi olur muydu, bilemedim.

Birce Akalay’ın Aslı’da çizdiği dik, keskin ama bir yanıyla da çok duygu yüklü kadına bayılıyorum. Bölümün başında, Ferhat’ın vuruluşundan onu hastaneye getirdikleri ana kadarki kısımda, her detayı bayılarak izledim. Korkusunu, paniğini, çabasını; arabada Ferhat’a şefkatini ve ambulanstan indiği andaki buz gibi maskesini çok yakıştırmıştı kendine. Hele hastane çıkışı gazetecilerin sorduğu soruya “sakız çiğneyerek” cevabı veren Aslı’da ona bir kere daha bayıldım. Çok sevdiğim bir söz vardır, benim: “Aptalca soru soran salakça cevap almaya kendini hazırlamalıdır.” Tam da o sözü somutlayan, çok doğru bir ifade ve çok net bir tavırla iletilen kısacık bir replikti ama bütünüyle kazıdı beynime o sahneyi Birce Akalay.

İbrahim Çelikkol’un bugüne dek jenerikte adının yazdığı her işi severek izledim ama dürüst olayım hiçbiri Ferhat Aslan kadar kusursuz oturmamıştı üstüne. Sanırım o benim için hep “Ferhat Aslan” olarak kalacak. Babasıyla konuştuğu o hayal sahnesinin her nüansına vuruldum. Hele “İşte” derken o sesindeki hıçkırık beni benden aldı. Bana sorarsanız o sahne, canlandırmasıyla, çekimiyle ve kaleme alınışıyla bölümün açık ara en etkileyici yeriydi.

Ağır bir ameliyattan yeni kalkan Ferhat’ı, üstelik de yanında Aslı’yla yangının içine attı Şahin. Vurulduğunda Ferhat’ı kurtaran Aslı olduğuna göre sanırım şimdi rövanşı izleyeceğiz. Hayatında yeniden bir ışık belirmişken Ferhat Aslan’ın pes etmeyeceğine eminim, hele hele ışığını ne yapar eder söker, çıkarır alevlerin arasından, diyorum. Benim için yine sabırsızlıkla ve zor geçecek bir hafta olacak, sanırım.

Oynayanın, yazanın, çekenin emeğine sağlık.

 

Benzer Yazılar

Yorum Yaz