Yazar: Sinem ÖZCAN

Dönem dizileri benim için her zaman bir başkadır. Üstelik yakın tarih, kişisel olarak çok ilgimi çektiğinden Vatanım Sensin’ in haberini ilk duyduğumda “izlenecekler” hanesine eklemiştim. Büyük bir merakla ilk bölüme kadar olan her aşamayı takip ettiğim ve yeni sezon başladığından beri de en heyecanla beklediğim yapımdı. Sonunda bu akşam, kavuştum.
Çok güçlü oyuncular, çok iyi bir teknik ekip, büyük bir proje ve doğal olarak da büyük beklentilerle başladı Vatanım Sensin. Umarım sadece bizde değil dış pazarda da hak ettiği yeri bulur.


İlk bölüm izlenimlerime gelince:
Çok hızlı başladı ve ilk yarım saat bir o yana bir bu yana bakmaktan bağlantıları birleştirmeye çalışmaktan yorgun düştüm. Cevdet’in vurulduğu ana kadar nasıl başladı, nasıl geçti hiç anlamadım. O andan sonra tempo yavaşladı ve Yunan askerinin İzmir’e girişine kadar da ciddi ciddi vites küçülttü. Hatta Azize’nin Tevfik’e “evet” dediği sahnenin bitiminde “Bölüm sonu olsa mıydı keşke burada?” dedim, kendi kendime. Sonra yeni bir ivmeyle Cevdet’in dönüşüne şahit olduk ve çok çarpıcı bir sahneyle sona erdi, bölüm.
Oyuncu seçimlerini kâğıt üstünde çok doğru bulmuştum, izlerken de kanım güçlendi. Halit Ergenç & Bergüzar Korel kimyası elbette çok çok iyi olmuş ama benim için en iyisi Onur Saylak. Daha önce de severdim, oyunculuğunu ama ilk kez bu kadar dikkatimi çekiyor itiraf edeyim. Hakan Salınmış’ı ise bir ayrı severim. İlk bölüm çok az izleyebilsem de onun da “Eşref” için çok doğru bir isim olduğunu düşünüyorum.
Görünen o ki “vatan” aşkı “aile” aşkının en az bir karış önünde giden bir Cevdet ve “vatan” kavramına inanmayan hayatta kendini ait hissettiği tek yer kocasının göğsü olan bir Azize var, karşımızda. Azize’nin kıblesi Cevdet… O ne düşünürse doğru, o ne yaparsa haklı, o neyi severse o güzel… Hasibe Hanım’a “Böyle bir sevgi görmedim, ben!” dedirtecek kadar taptığı bir kocası var, Azize’nin.

Cevdet’in “şehit oldu” haberini alan Azize’nin darmadağın olması, doğru bildiği ne varsa her şeyin yıkılması kadar da normal bir şey yok, elbette. Bundan korunmak için belki de yedi yıl boyunca kocasının ölmediğine ve bir gün çıkıp geleceğine inandırmış kendini. Dayanağı da sağlam: Ölse hissederdim… Haklı da aslında ancak hayatın gerçekleri Azize’yi bu duygusuyla baş başa bırakmayacak kadar acı. Yetişkin üç çocuk, ekonomik sıkıntı, İzmir’in işgali nedeniyle belirsiz bir gelecek…
Azize belli ki güçlü bir kadın ancak hayatının merkezi kayınca ayaklarının altından, üstüne evi geçindirme sorumluluğu da eklenince görünen o ki işin maddi boyutunu sırtlanmış. Ailesini kimseye muhtaç etmeden yaşatmanın derdine düşmüş. Bu noktada çocukların çizdikleri yolları fark etse de engelleyecek gücü kalmamış, muhtemelen.
Öz evlat olmadığını çok talihsizce öğrenen Ali Kemal’de bu travma katlanarak sürmüş. Sonunda işsiz güçsüz, nerde akşam orda sabah yaşayan ama bir yanı hâlâ mert, bir yanı hâlâ anneye minnettar bir adam çıkmış ortaya.
Hilal, babanın yolundan giden cesur ve idealist bir genç kız olmuş. Gözü pekliği yüzünden tehlikeleri de önemsememesi babasından genetik miras gibi duruyor.


Yıldız’a gelince ( Bu arada Hilal ve Yıldız adlarındaki metaforu da çok sevdim) kendi güzelliğine âşık, lükse ve ilgiye tutkulu, bencil kızı olmuş, ailenin. Bana Azize’nin baştaki, kocası dışında hiçbir şeye inanmayan hâlini anımsattı biraz. Farkı, Yıldız henüz hayatına bir odak koyabilmiş değil. Gençliğin getirdiği toylukla hayatı, lüks ve iyi yaşamak zanneden ve sırf güzel olduğu için bunu hak ettiğine inanan bir genç kız o! Biraz Sodom ve Gomore’nin Leyla’sı, biraz Fatih Harbiye’nin Neriman’ı, biraz Kiralık Konak’ın Seniha’sı… Kendisi dışındaki her şeye o kadar kayıtsız ki şehit zannettiği babasının uğruna öldüğü bütün değerleri hiçe sayıp İzmir’i işgale gelen Yunanlıların şerefine kadeh kaldırabiliyor. İlerleyen bölümlerde yüreğinde bir parça duygu, bir parça pişmanlık görür müyüz, bilmem.Şimdilik dünya Yıldız’ın etrafında dönüyor, o dünyada da Yıldız’a hayran olmayanlara yer yok!

Cevdet’in çocukluk arkadaşı Tevfik’e gelince: Tam anlamıyla her devrin adamı Tevfik… İdeal, değer, namus kavramlarıyla işi yok. Azize, onun belki de isteyip de elde edemediği tek şey… Görünen o ki akıllı ve sabırlı bir adam… Veee Azize’den kolayına vazgeçecek gibi de değil. Öykünün aşk çatışmasını da bu oluşturacak. Hatta sadece aşk çatışmasını değil bunun uzantısı dalga dalga politik kararları da etkileyecek gibi…
Kurgunun yanı sıra tarihi gerçekliği de dikkate alan hikâyeyi genel anlamda çok sevdim. Temelleri iyi atılmış gibi görünüyor, ilerleyen bölümlerde detaylar iyi işlenirse tadına doyum olmaz.
Ancaaakkkkkk öz kardeş olmasalar da aynı evde kardeş olarak büyüyen ( kan bağı aile olmada tek etken değil) Ali Kemal’le Yıldız arasında olanlardan hiç mi hiç hoşlanmadım. Ali Kemal’in Yıldız’a zaafı kendini aileden soyutladığının da göstergesi… Yıldız’ın bu zaafın farkında olması hele hele bunu kullanmasıysa bana çok çirkin geldi. Bir dinamik olarak düşünülmüş, buradaki çatışmalardan elde edilecek sonuçlar hesaplanmış sanırım ama ne olur bu yoldan çabuk vazgeçin. Ben Ali Kemal – Yıldız aşkını kaldıramayacağım, baştan söyleyeyim!
Çekimleri genelde çok beğensem de bir tek sahnede sıkıntı yaşadım: Kıyıya ilerleyen gemiler ve arka plandaki İzmir görünümü, lise tiyatrolarının arka plana yerleştirdikleri posterleri çağrıştırdı bana ve gözümü çok rahatsız etti.


Dekor ve kostümü döneme göre çok başarılı buldum aslında. Detaylarda bile dönemin büyük ölçüde yakalandığını düşünüyorum ama senaryo dilinde bu anlamda eksikler vardı. Güncel ifadeleri, özellikle çeviri yoluyla Türkçeye yerleşmiş olan son dönem kalıplarını ( neyse ne, bil istedim gibi…) kullanmak bana doğru gelmedi; dikkatten kaçmış sanırım. Dönem dizisi, dekoru ve kostümü kadar diliyle de anlattığı tarihi dönemi hissettirmeli…
Selanik göçmenlerinin konuşmalarında da bir farklılık vardır. Bu bir şive değil, özellikle bazı kelimelerin günlük dilden değişik kullanılması biçimdedir, bu. ( Çatal demez “piron” derdi mesela ninem) Açıkçası benim kulağım bilhassa Hasibe Hanım’da onu aradı. Güzel bir İstanbul Türkçesi yerine daha yöresel bir Türkçe en azından Hasibe Hanım için kullanılsa çok mutlu olurdum.
Bölüm sonu itibariyle kendime sordum: Vatanım Sensin, beklediğime değdi mi? Cevap: Büyük ölçüde evet… Eğer Ali Kemal – Yıldız meselesi çözülürse ( Niyeyse öldüğüne inanmıyorum Ali Kemal’in), tempo daha başarılı ayarlanırsa ve ufak tefek aksaklıklar giderilirse çok da keyifle izlerim.
Şansı bol olsun, Harcanan emeklere değsin…

Benzer Yazılar