Yazar: Sinem ÖZCAN

Ver Elini Aşk, izleyip durduğum dram ve aksiyonların arasında bana soluk aldırdığı için her hafta sabırsızlıkla beklediğim dizi. Yerelliğini, içtenliğini ve bütün dümen ve dolabın içindeki zararsızlığını seviyorum. Hele minik Su Perisi’ni gördüğümde istemsizce yüzümde oluşan tebessüme ben bile şaşırıyorum.

Ver Elini Aşk’ın en güzel yanlarından biri tek bir ana öyküye bağlanmadan birkaç aksta yürümesi. Ayperi ve Kaan’ın dünyaları kadar Oğuz da Mesut da onların etrafında gelişenler olaylar da açılıyor öyküde.

Bu hafta komedi ayağı epey baskın bir bölüm izledik. Açıkçası ben çok olay komedisine gülenlerden değilim. Gündelik yaşamın içindeki küçük detaylar ve bunların insanı etkilemesi mizah anlayışıma daha uygun. Bundan dolayı ben bu hafta öykünün Antep ayağında çok eğlendiğimi söyleyemem. Yine de giderek reyting açısından zorlu bir gün hâline gelen perşembe akşamlarında özellikle total izleyicisini ekranda tutmak için gerekli olduğuna inanıyorum. O yüzden de çok sızlanmadan Asuman Dabak ve Gökay Müftüoğlu sahnelerini keyifle izlemeye çalıştım.

Ancaakkk Mesut benim gözümün bebeği, sevgili senaristçiklerim! Konu o olunca bende akan sular duruyor. Niye mi söylüyorum bunu? Sebep: Kiraz… “Ben o kızı oğluma allll – maammmmm” (Biri içime kaçan Mine’yi çıkarabilir mi?) Ayperi’yi ne kadar sevip bağrıma bastıysam Kiraz’a da bir o kadar illet oldum. Başta “Seni yeneceğim, İstanbul!” diye haykıran Kiraz’ı sevmiş ve ona saygı duymaya hazırlamıştım kendimi ama bu hafta gerçek anlamda tanıştığım dalavereci, fırsatçı, açgözlü, bencil ve oldukça şımarık “çarıklı” yı hiiiiçççç sevmedim. Aşk olsun, benim çapkınlıktan başka günahı olmayan pırlanta gibi Mesut’uma bunu mu layık gördünüz yani? İzlerken ekrandan dalıp, Mesut’u kolundan çekerek “Düş bakayım önüme, yok sana Kiraz Miraz! Alerji yapar oğlum bu, sana!” diyesim geldi.

Öte yandan Lalin ve Oğuz’u giderek daha çok seviyorum. Hele hele Ayhan Işık görünümlü ağır abi Oğuz’a vurgunum, şimdiden söyleyeyim. Lalin’in deli doluluğu Oğuz’un sınırlarını çok fena zorlasa da ona çok katılıyorum Lalin’de bir “korunası” yan var. Tamam, Mine ve Fedai’nin kızı; tamam, aklı bir karış havada; tamam, gözü fazla kara ama o statik Oğuz’u da bir başkası harekete geçiremez, o abus çehreyi bir başkası güldüremez. Onlar tam siyah ve beyaz… Bir araya geldiklerinde grinin bin bir tonunu göreceğiz. Yalnız tek korkum, onların arasında serseme dönen Nazmiyeciği tamamen kaybedeceğiz. Önce kolu, şimdi aklı fire verdi ilerleyen bölümlerden korkuyorum, doğrusu.

Lalin, Antep’i birbirine katarken İstanbul’da kördüğüm olmak üzereydi bu hafta. Ayperi’nin İstanbul’a geliş amacı, ablasını bulmaktı. Abla bulundu. O zaman Ayperi’nin düz mantığına göre yapılacak iş belli: Antep’e dönülecek. Yalanı dolanı hiç sevmeyen, kendi küçük dünyasında mutlu olan ve sakin hayatını özleyen Ayperi’ye hak vermemek mümkün değil. Ne yazık ki başkalarının onun hayatı üzerinde planları var. En çok içimi sızlatan da o planların Ayperi’nin iyi niyetinin sömürülerek ona kabul ettirilmesi. Ayperi’yi Ayperi yapan değerler, insancıllığı, sevgisi ve saygısı sadece Kaan tarafından değil, Emin Ağa hatta Kiraz tarafından da kullanılıyor. O, hep kendinden önce başkalarını önemsemiş bir kadın. Şimdi de yine kendi isteklerini geriye itip Emin Ağa’yı, Su’yu ve hatta Kaan’ı düşünerek oyunu sürdürme kararı aldı. Etrafındakiler (Su hariç; o, bu öykünün en masumu) henüz farkında olmayabilir ama bu kadar duyguları sömürülen Ayperi karakterindeki bir kadının gözü döndüğü vakit, dünyayı tepe taklak etme gücü vardır. İşte o zaman hepsi el ele verip kaçacak delik arayacaklar diye düşünüyorum. Öykünün benim için asıl keyifli zamanı da o zaman gelecek. Arkama yaslanıp şimdi tezgâh kuranların, o zaman saklanacak yer aramalarını keyifle izleyeceğim.

Emin Ağa’nın İstanbul’a gelip tepelerine çökmesi, Kaan’ın da Ayperi’nin de dünyasını karmakarışık etti.  Şu an için ikisi de olayı açık vermeden götürme derdinde olduklarından iç dünyalarına bakamadılar. Her ne kadar Ayperi, “Fulya’ya sinir oluyorum” diyerek farkında olmadan ilk açığı vermiş olsa da birbirlerine gerçekte ne hissettiklerini algılama şansları olmadı. Bundan böyle yavaş yavaş işin duygusal boyutunun da başlayacağını düşünüyorum.

Bölüm finalinde gelinen noktayı şimdilik pas geçip başka bir yere takıldığımı söylemeliyim. Şimdi Ayperi, dedenin hatırına oyunda kalmaya karar verdi. Dedenin planı da bunları baş göz etmek… Kaan, zaten başına daha fazla iş açılmasın derdinde, bu plana itiraz edecek gibi görünmüyor, fırıldak onun fırıldağı… Dede de istediğini bir şekilde almış oluyor. İyi de Ayperi ve Kaan’ın duygularını fark etmeleri için bir engele ihtiyaç var. Hem de çok sağlam bir engele… Şu anki tabloya baktığımda ortada böylesi bir engel yok. Fulya’da (zaten ciddi bir tehdit değildi) aradan çekildiğine göre kafamda deli sorular var… Ben, sevgili senaristçiklerimi biraz biliyorsam çok sağlam bir ters köşe geliyor diye düşünüyorum. Hem de öyle böyle değil… Bu bölüm, biraz ritmi aşağı çekerek büyük bir atağa hazırlandıklarını düşünüyorum. Çarşı pazar iyi karışacak, bana kalırsa…

Büyük merakla o karışıklığı bekliyorum ama benim tarafım şimdiden belli: Kaan Bey’in şöyle iyi bir silkelenmeye ihtiyacı olduğunu düşünüyorum ve ne olursa olsun Ayperi’den yanayım, ben. Ayperi’yi sevmemde yazılan karakterin gerçekliği, sıcaklığı ve farklılığı ne kadar etkiliyse Sevda Erginci’nin oyunculuğu da bir o kadar etkili.Şimdiye kadar onun işlerinden biriyle yolum niye kesişmedi diye hayıflanıyorum. O kadar güzel taşıyor ki Ayperi’yi, öylesine inandırıcı kılıyor ki bende; hani, Antep’e köyüne gidip “Ayperi burada mı yaşıyor?” diye sorasım var. En ufak detayına kadar tam bir Anadolu kadını çıkarıyor ve hiçbir ayrıntıyı kaçırmıyor. Çocuğu kucaklayışından, dedenin önünde diz çöküşüne kadar; yufka açışından, halı silkeleyişine kadar Sevda’yı üstünden çıkarıp Ayperi’yi giyiyor. Hele hele abartısız, alabildiğine natürel komikliğini çok beğeniyorum. O kadar güç ki “komik olmaya çalışmadan” komik olmak… Üstüne üstlük Köksal Engür gibi, Asuman Dabak gibi, Mesut Yılmaz gibi gerçekten çok güçlü komedi oyuncularının karşısında kendine özgü bir tavır yaratarak gölgede kalmamak çok büyük başarı. Bütün yüreğimle kutluyorum.

Ali İl’den söz etmezsem haksızlık etmiş olurum. Fırıldak, çapkın Kaan’a çok yakışıyor. Öte yandan baba Kaan’da tamamen başka ve çok içten bir profil çiziyor. Torun Kaan ise diğer ikisinden çok daha farklı… Saygı duyduğu, çekindiği, yer yer kızdığı ama özünde bence ona çok benzediği dedesine tavrında, çok da altını çizmeden geçirdiği bir nahiflik var. Kaan, göründüğünden daha zor bir karakter bence. Çünkü çok boyutlu ve her cephede farklı bir yüz takınmak gerek. Ali İl, çok doğru bir denge kurarak Kaan’ı hem kızılası hem çok sevilesi bir adam hâline soktu. Emeklerine sağlık…

Bu arada hemen fark ettim, bu hafta bölüm müziklerine biraz daha özenilmiş. Temayı destekleyen Cem Karaca’nın “Bindik bir alamete…” şarkısı çok doğru bir seçim olmuş. Umarım daha da çeşitlenerek, özellikle duygusal yoğunluğu fazla yerlere nokta atışı yapan şarkılar kullanılarak müzikle sahnelerin etkisi artırılır.

Emin Ağa’nın tutup kolundan getirdiği imamla Ayperi’nin imtihanı nasıl geçecek, meraklardayım. (Kaan’ı umursamıyorum farkındaysanız çünkü sloganım “Şeytan azapta gerek!”) Başta zihinlerini, akıllarını ve yüreklerini çok sevdiğim senaristçiklerim olmak üzere bütün ekibin emeklerine sağlık…

 

 

Benzer Yazılar

Yorum Yaz