YAZAR: Ayça AKMAN

Hatırı sayılır bir zamandır, dizi sürelerinin yersiz uzun olduğu serzenişiyle izliyorum hemen hemen tüm işleri. Allah’tan ara ara akışa kapılıyorum da geçip gidiveriyor saatler. Ne var ki bayağıdır Baht Oyunu’unu izlerken hissettiklerimi hissetmemiştim ben; o, iki saat yirmi dakika geçmek bilmedi, çok üzgünüm.

Romantik komedi deyince benim anladığım ufak, komik dokunuşlarla gülümseten, rahatlatan ancak ağırlığı romantik aksın yüklendiği aşk hikâyeleridir. Komediye hiçbir itirazım olmaz; zekice, basitlikten uzak ve ayarında olduğu sürece.Ne var ki ben bu arada, her türlü duyguyu da hissetmek isterim. Eğer güldürme dürtüsü, duyguya baskın çıkarsa benim için ortada ne romans kalır ne de komedi. Baht Oyunu’nu seyrederken hissiyatım tam olarak bu oldu. Ada’ya üzülüp empati kuramadım çünkü onu gerektiği kadar ciddiye alamadım. Rüzgar’a kızamadım, bana duygu geçmedi. Bazı karakterler ağır tipleme olduğu için boş boş ekrana baktım. Yalnızca Bora’nın aile sekanslarında onunla empati kurabildim bunu da öpüp başıma koydum. Bu noktada oyuncu rejisinin de ciddi şekilde aksadığını belirtmem lazım. Oyuncuların gereğinden fazla yüksek ve abartılı oyunu beni çok yordu. Keşke her şey biraz daha sakin, biraz daha doğal, biraz daha sade olabilseydi. Hâl böyleyken hikâyenin içine giremediğimi söylemem de okuyucu için sürpriz olmaz sanırım. Tabii dağınık ve ayrıntılara boğulmuş anlatım da bu duruma hiç yardımcı olmadı. İlk bölümde her bir karakteri görmek zorunda mıydık, biz yahut Ada’nın ailesinin arabayla Bursa’dan gelişini? Bu sahnenin içindeki repliklerin olay örgüsüne doğrudan bir katkısı var mıydı? Yoktu. Peki, Ada’nın ayrılık acısını dakikalarca uzatmanın öykünün gidişatına bir artısı var mıydı? Yoktu. O hâlde seyirciye bu eziyet neden, diye sorarım ben. Ayrıca diyaloglardaki sokak dilini, argoyu sevmedim ve bir derinlik göremedim. Şöyle bir düşünüyorum ikinci bölümü niçin seyredeyim diye; bölüm sonunda Bora ile babasının arasında geçmişte neler olup bittiği haricinde bana hiçbir merak unsuru kalmadığını görüyorum çünkü neredeyse her şey tek tek verildi. O zaman bana söyleyecek tek bir şey kalıyor: Yolu açık, şansı bol olsun.

Bize sunulan Ada’nın hikâyesi ki ben Cemre Baysel’i karaktere çok yakıştırdım. Ailedeki kadınların sözde “ilk aşk” lanetine fena şekilde kendini kaptırmış. İlk aşkıyla evlenemezse hayatı boyunca mutlu olamayacağını düşünen, yalnız bir insan var karşımızda. Aslında, Rüzgar’a deli gibi âşık olduğunu sanan, onun ilk aşkı olduğuna yürekten inanan Ada, aşka inanmasına rağmen onun ne olduğunu henüz bilmiyor ve asıl ironisi burada başlıyor öykünün. Sevgiyi kendinden vazgeçmek olarak almış olması ve devamlı kendisini suçlaması aynı zamanda ne kadar bilinçsiz ve zayıf  olduğunun da göstergesi. Rüzgar “Beni iyiliğinle ezdin.” derken bir yanıyla haklıydı. Hiç tanımadığı bir adamla vatandaşlık alsın için evlenmeye gönüllü olması, okulu bırakması, kazandığını Rüzgar’a yedirmesi nereden bakarsam bakayım ikna olabileceğim bir tavır değil, normal de değil. Yine de onu izlerken her hâliyle onu kullandığı belli olan, üç yıl boyunca ayrı yatmak dahil tüm işaretleri vermiş olan Rüzgar’a düşkünlüğünü belki  “bahtsız kadınlar” yaklaşımıyla açıklamaya çalışabilirdim, eğer en başta Bora’ya o ağır feminist çıkışı yapmasaydı. Ancak, o son derece haklı tepkisini dışa vururken evde Rüzgar’a kul köle olan Ada’yı nerelere gömdü, pek bir merak ettim ve bu noktada karakter kendisiyle çelişerek tüm inandırıcılığını kaybetti, benim nazarımda maalesef. Ada kabul etmese de inat uğruna Rüzgar’ın çalıştığı yerde Bora’nın asistanı olarak işe başlayacak. Bekâr olduğu yalanı ve ilk aşk takıntısı dışında önünde bir engel göremiyorum ben. Belli ki aşkın “karşılıklı” vermek demek olduğunu Bora’yla öğrenecek, yeter ki çevresinde olup bitene gözü kulağı açık olsun! Tuğçe pek hafife alınacak bir rakibe benzemiyor zira.

Bora; Ada’nın tam aksine aşkın masallarda kaldığını düşünen, eski sevgilisi Aslı yüzünden ağır yara almış olduğunu öğrendiğimiz bir erkek ve ben Aytaç Şaşmaz’ı da karaktere yakıştırdım. “Sevmek” olgusuna koyduğu psikolojik mesafe, artık kadın ve erkeğin dürüst olduğuna inanmadığından. Bu yüzden Ada’nın söylediği yalanın başına iş açacağını tahmin etmek zor değil. Onun, evliliği de askerlik gibi bir vazifeden ibaret görmesi bu kuruma olan inancını kaybettiğini gösteriyor. Bu yaklaşımında eski sevgilisi yanında babasının da etkisi olup olmadığı benim için hikâyenin düğümlerinden biri. Babasıyla arasında ne geçtiyse evden ayrılmasına sebep olmuş zamanında  ve ilişkileri hâlâ soğuk. Zafer Bey’in onun kararlarına saygı duymaması ve oğlunu kendi şirketinde görmek istemesi yanında, kirli ayak oyunlarıyla da itham edilmesi aralarında geçen şeylerin oldukça ağır olduğu izlenimini uyandırdı bende. Neticede babasından para alamayan Bora, Tuğçe’yle eşit ortak olmak zorunda kaldı. Kısa zamanda sadece hisselerini değil otoritesini de artık onunla paylaştığını anlayacaktır. Yanına asistan olarak alacağı Ada’nın çok geçmeden Tuğçe’nin radarına girerek “Bora’yla arasındaki engel” damgasını yiyeceğine de şüphe yok. Henüz farkında olmasa da Bora’nın üç cephede savaşı yeni başlıyor ve en çetin geçecek mücadelenin Ada’yla olacağından eminim!

Kalabalık bir kadrosu var hikâyenin. Bu ilk bölüm için her ne kadar yorucu olsa da teyze Nergis gibi, Selin gibi sevilesi yan karakterle tanışmamıza da vesile oldu. Nergis’te Hande Subaşı’yı çok sevdim ben; belli ki onun haberci rüyaları boş çıkmayacak ve aile üyeleri daldan düşe kalka tek başlarına doğru yolda yürümeyi öğrenecekler, tabii bu arada o şeker komasına girmezse! Tarotçu tiplemeye ise hiç ısınamadım, bana çok sahte ve yapay geldi. Tuğçe ve Rüzgar ikilisiyse sanırım sabır sınırlarını zorlamak için ellerinden geleni yapacaklar, potansiyelleri var. Bora’yı tez elden evlendirmek için olaya müdahil olacağını anladığımız anne ise hiç sevmediği Tuğçe yerine gözüne kimi kestirir? Ada’nın şansı ne? Bekleyip görmek lazım.

Dizinin evrenine pek girebildiğimi söyleyemeyeceğim. Bunda elbette bir türlü akamayan hikâyenin etkisi büyük oldu. Rejideki aksaklıklar zaten tek başına seyir zevkine darbe vurmaya yeterdi. Anlatımı beğenmediğim gibi kurguyu da sevemedim. Sahnelerde ve çekim açılarında ekstra bir özen, akılda kalıcılık yoktu. Mekânlar iz bırakmadı. Sadece jenerik müziğini canlı ve sıcak bulduğumu söyleyebilirim. Genel olarak baktığımda gördüğüm, gerek castta gerekse hikâyede hatırı satılır defolar olduğu… Yine de başrollerin kimyasını seven ve öyküyü  kendisine yakın bulan seyircileri kendisine çekebilir.

Böyle zor bir zamanda yazan, yöneten ve emek verenlerin yüreklerine sağlık.

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.