YAZAR:Ayça AKMAN

Bir Annenin Günahı tanıtımları dönmeye başladığında İlk Durak listeme almış olduğum bir diziydi. Bu sezon sayısını unuttuğum uyarlama senaryolardan birisini daha izleyeceğimi öğrendiğimde ise deriiinnn bir iç çekip ekran karşısında yerimi aldım.

Balıkçılık yaparak geçimini sağlayan, üç çocuk annesi Suna’nın hikâyesi bize sunulan. Tavanından yağmur sızan gecekonduda yedi ay sonra teslim edilecek kooperatif evlerinin hayalini kuran aile, yokluğa rağmen hayatın gülümseyen yüzüne odaklanmaya çalışırken ağlarını ören kader de boş durmuyor. Son sınıftaki oğlu Yusuf’un mezun olup avukat çıkmasını dört gözle bekleyen Suna, hiç ummadığı bir anda oğlunun hayatıyla, evlerini bitiremeden iflas eden müteahhitlik şirketinin sahibi Sadri Güngör’ün yaşamı arasında seçim yapmak zorunda kalınca taşlar yerinden oynuyor, hikâye de böylece başlıyor. Aslında öyküde sürpriz yok zira flashbackler silsilesiyle açılan dizi, bize aşağı yukarı ne bekleyeceğimizi en başta verdi. Geriye kalan Suna’yı tercih yapma noktasına getiren olaylar zinciriydi ki bunları izlerken de içimde bir merak duygusunun oluştuğunu söyleyemeyeceğim. Belki de alıcısı olmadığım için oluştu hikâyeyle aramdaki bu mesafe ama ben ne Suna’yla empati kurabildim ne de Sadri’yle. Hâl böyle olunca içine giremediğim dünyayı seyrederken bitse de gitsek ruh haline büründüm ki bu, bir dizinin ilk bölümü için pek de iyi bir başlangıç sayılmaz.

Suna yokluklara rağmen tek başına ayakta durmaya çalışan, kendi deyimiyle “çocuklarıyla evli” cabbar  bir hayat insanı. Büyük oğlu Yusuf göz bebeği, yaşamda tutunduğu tek dal. Her anne gibi hayali var: Mezun olacak oğlu ve onun elinden tutacak… Çünkü Yusuf olgun, hâlden anlıyor; annesinin balık kokan ellerinden şikâyet eden minik Ali yahut annesine minnet duymak yerine söylenen Zehra gibi değil! Hayatta hiçbir şeyi çok fazla sevmeyeceksin düsturu da zaten burada devreye girerek Yusuf’u hastanede ölüm kalım mücadelesiyle baş başa bırakıp Suna’nın kolları arasından alıyor.Hayat acımasız, ameliyat için çok para lazım. Mahallelinin topladığı on bin lira nerede, bulunması gereken iki yüz bin lira nerede! Son çare Sadri Güngör’e başvuruyor Suna, o da şartını söylüyor: “Beni öldür, oğlunu yaşat! Sen oğlun için bir şey yapmış olacaksın ben de kızım için!” İflas etmiş bir iş adamının son kalesi, “hayat poliçesi”… Zaten ana çatışma da burada devreye giriyor. Öykünün sorduğu bir soru var: Cinayeti işleyenin kadın olması suçun tanımını değiştirir mi ya da anne olması? Bunun cevabını yine Yusuf’tan duyuyoruz: “Suçu yaratan toplumsal sebepleri göz ardı edersek bu, sadece üstünlerin hukuku olur adalet değil!” Suna, hiç istemeden Sadri’nin zoruyla o tetiği çekti çünkü oğlunun hayatının iki yüz bin lira etmesini kaldıramadı. Haklı mı? Kendince evet. Peki bir seyirci olarak ben ikna oldum mu? Hayır! Sebebim  basit: ayakları yere basmıyor. Sadri’nin ölmek istemesi  ve bunun için de Suna’yı seçmesi bana abartılı geldi, üzgünüm. Suna’nın vicdan yükü büyük. Sevdiklerinin hayatı için, bir başkasını kurban verdi ya da verdiğini sandı. Bu ne kadar gizli kalabilir? Görgü şahidi var mı arkada? Silahtaki parmak izi ne olacak ve İbrahim Komiser gerçekleri öğrendiğinde sessiz kalır mı? Bunlar Suna cephesinde atılan düğümler olarak ortada duruyor.

Sadri Güngör, inşaat sektöründe tanınan bir isim. Onun da kökleri gerilere Suna’nın yaşadığı mahalleye uzanıyor. Bir gecekondudan çıkmış, babasını inşaat göçüğüne kurban vermiş. Yokluk da biliyor, çaresizlik de… İş bunları insanlıkla harmanlamaya gelince işte orada kafamızda dev soru işaretleri oluşuyor. Oğlunun ölüm kalım mücadelesi verdiğini söyleyip parasını isteyen Suna’ya verdiği tepki; son derece bencil ve çıkarcı bir şekilde ondan kendisini öldürmesini, bir bakıma imkânsızı istemesi, insanlığını sorgulatan en büyük sebep. Aslında başarısızlık karşısında mücadele etmek yerine ölerek kaçmayı seçmesi, onun ne kadar zayıf karakterli olduğunu da gözler önüne seriyor. Sanırım en sevdiğim diyalog da onun bir evsizi canını almaya ikna etmeye çalışırken duyduklarım oldu. İflas ettiğini duyan evsiz “En sevdiğim müteahhit tipi, işini yarım bırakan! Sizin yarım bıraktığınız dört duvar, bize yuva oluyor!” dediğinde belli belirsiz acıyla gülümsedim. Sular yükseldiğinde kendini okyanusta bulan balıklar, sular çekildiğinde beğenmediği karıncaya yem olur, dememişler boşuna. Koca Sadri Güngör canından çok sevdiği kızına sorsaydı eğer, hiç şüphesiz Yağmur babasının hayatta olmasını beş milyon liralık hayat poliçesine tercih ederdi! Parayı hayata tercih eden Sadri’nin alacağı pek çok ders var görünen o ki ve yardımcısı Çetin, sanırım bu derslerin en başında gelecek. Onun iyi tarafta olduğunu sanmıyorum ve Sadri’nin arkasından iş çevirmişse de hiç şaşırmam, bu kadar sakinlik hayra alamet değil kanımca. Sadri’nin ölüp ölmediği atılan ana düğümlerden biri. Söyle bir düşündüğümde, ölmesi çatışmaya hiçbir katkı sunmayacağından Çetin’le işbirliği yaparak  kendisini ölmüş göstermesini daha  mantıklı buluyorum. Alacaklıların baskısından kurtulup hayat poliçesini hayata geçirmenin başka yolu yok çünkü. Ama muhtemeldir bu da onun imtihanı olacak ve paranın aileden önemli olmadığını eninde sonunda, zor yoldan anlayacak.

Suna’nın oğlu Yusuf’la Sadri’nin kızı Yağmur’un yeni filizlenmeye başlayan aşkı, hikâyenin tam ortasında duruyor. Ortasında durmakla kalmıyor, Suna’yı baba katili, Yusuf’u da baba katilinin oğlu yapıyor! İmkânsız aşka göz kırpan gençlerin olup biteni öğrendiklerinde verecekleri tepkiyi, birbirlerine hangi gözle bakacaklarını ve yaşamlarının nasıl etkileneceğini zaman gösterecek.

İçimden bir ses İbrahim Komiser ve Kazım’ın bu öykünün kilit taşları olacağını söylüyor. Anladığımız kadarıyla Kazım’ın Sadri’yle doğrudan bir bağlantısı var. Mahalleliyi onun kooperatif evlerine girmeye o, ikna etmiş. Kahvelerde zaman öldürdüğüne bakılırsa parayla pek de sıkıntısı olduğu söylenemez. Suna’yla evlenmek için can atan Kazım  ve bundan bihaber Suna bir yanda, ona temiz bir sevgiyle bağlı olduğunu hissettiğimiz, Suna’nın da karşılık vermekten çekinmediği İbrahim diğer yanda… Ne var ki Suna artık suçlu! İbrahim Komiser’in de sınavı hiç kolay olacak gibi görünmüyor.

Bir Annenin Günahı, kurulan dünyayla beni tamamen içine çekebildi diyemem, Suna’nın aksındaki yaşam alanları istisna. Kurgu ve görüntü yönetmenliğini genel olarak beğendim tabii Suna’nın Yusuf’a dair hatırladığı parayla ilgili gereksiz flashbackler hariç! Bir seyirci olarak bu bağlantıyı da kuramayacaksam bunda da hazıra konacaksam hiç izlemeyeyim daha iyi. Aslında dizi içerisinde en çok ikilemde kaldığım yer müzikler oldu. Mohsen Namjoo’nun Zoltunu Yağmur ve Yusuf’un tanışma sahnesinde gerçekten çok etkileyici buldum. Barış Manço, Erkin Koray şarkılarına da klasik batı müziğine de bayılırım. Amaaa öyle karışık bir tını oluştu ki dizinin içinde, bağlamdan koptum, ben ve şarkılar rol çaldı maalesef. İlk bölüm için bu derece karışık ezgiler çok fazla geldi bana. Günün sonunda ben daimi izleyicisi olmam ama, hikâyesini ve castını kendisine yakın bulan seyirciyi kendisine çeker kanaatindeyim. Yolu açık şansı bol olsun…

Yazan, yöneten ,oynayan ve emek verenlerin yüreklerine sağlık…

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.