YAZAR : Ayça AKMAN

Cam Tavanlar, tanıtımlarını takip ettiğimde bir derdi olduğunu gördüğüm bu sebeple de ayrı dikkatle izlediğim bir iş oldu. Adını yabancı bir deyimden alan projenin, kadının iş hayatında ancak belli seviyeye kadar yükselmesine izin veren erkek egemen zihniyeti odağına alan bir aşk hikâyesine soyunmasını takdir ettim çünkü mesaj vermek, bu türde alışık olduğumuz şey değildir.

Hikâyenin kahramanı Leyla, ne bir Pamuk Prenses ne Rapunzel ne de Külkedisi. Hayatı asla bir masal olmamış. Babası terk edip gitmiş, annesi ölmüş ve Leyla kendi öyküsünün her satırını tek tek kendisi yazarak başarıya ulaşmış. Her şey harika giderken sekiz yılda oya gibi işlediği restoran zinciri, büyük patronlar tarafından cinsiyetçi ve aşağılayan bir bakışla erkek CEO’ ya, Cem’e verilince de asıl savaşı başlıyor zaten. Genel olarak baktığımda mesajına rağmen katmanlı merak uyandıran bir hikâye görmedim ben. işleniş tarzı da seyirciyi içine çekmekten çok uzaktı. O kadar ağır ilerledi ve detaylara boğuldu ki dizi, ben ilk bir buçuk saat görüntülü bir öz geçmiş seyrediyor gibi hissettim kendimi. Yanlış anlaşılmasın detay severim, hele de metaforla süslenirse kek üzeri kremadır. Ne var ki Leyla’nın hayatını izlerken hep bir yanım, bunca detay, daha sofistike ve akışa yedirilmiş verilebilirdi diye düşündü. Hatta bir kısmı atlanıp ilerleyen bölümlerde anlatıma yedirilebilirdi. Böylece seyirci ekran karşısında sıkılmaz, Leyla’nın hayat mücadelesi bize daha kolay geçerdi. Buna bir de dağınık anlatım eklenince sonuna kadar sabretmek bayağı zor oldu benim için yalan yok. Tabii bir de dış ses meselesi var. Bunun altında yatan sebepleri anlayabiliyorum: Hazıra konmayı seven, kafa yormaktan hoşlanmayan bir seyirci kitlemiz var maalesef! Ancak alışılmışın aksine birden fazla dış ses duyduk, biz ve bu rahatsız etti doğrusu. Özellikle de bu dış sesler tamamen havada kalan, ne olduğunu anlamadığımız konudan bütünüyle kopuk, başlangıç sekanslarında devreye girince işlevini kaybetti benim nazarımda. Ancak son yarım saatte toparlayan hikâye ana çatışmayı nihayet önümüze koydu da biz de aşağı yukarı bir fikir sahibi olabildik, ilerleyen haftalarda ne izleyeceğimize dair. Ne var ki sondaki savaş ilanı bile ikinci bölümü seyretmeye ikna edemedi beni, üzgünüm.

Leyla ilginç bir karakter. Bir çocuğun küçücük yaşında sadece “üzerinde yatabileceği bir divan” için uysal ve çalışkan olmayı öğrenmiş olması ve bu öğretinin çalışma hayatında önüne en büyük handikap olarak çıkması çarpıcıydı, sevdim. Onunla empati de kurabildim; hayatına işi hariç hiçbir şeyi almamış olması, arkasını dayayacak kendinden başka kimsesi bulunmaması onu yedi yirmi dört nefes almadan çalışmaya itmiş. Sadece reelde değil  mecazen de o merdiven basamaklarını büyük bir azimle tek tek çıkmış. Ama o bir kadın! Ne yaparsa yapsın cinsiyet dağ gibi karşısına dikildi ve Leyla gelmekte olanı çok geç fark etti. Patronların o kendi aralarındaki bakışmaları, gülüşmeleri “Erkek gerektiğine sert oynar, sen kadınsın” aşağılamaları, “Kızım!” hitapları , “Büyüyünce anlarsın!” göndermeleri iş hayatındaki hiçbir kadına yabancı gelmez eminim. Ama Leyla boyun eğdi, kabullendi, suçu kendinde aradı, eş CEO ile gücünü paylaşmakta sakınca görmedi ve kaybetti. Bu kırılma noktası, mutlaka onun için yeni bir başlangıcın ilk adımı olacak ve o başladığı savaşı galibiyetle bitirecektir. Yalnız yolu zorlu çünkü zihniyetle savaşmak yerine, bir adım geri atıp kendisine denk olanı, Cem’i, yani geçmişten gelen travmalarla öfkesini yönelttiği erkeği, hedef tahtasına koydu! Sıra asıl suçlulara patronlara nasıl gelecek, Leyla onlarla yüzleşmeyi yani meselenin özüne inmeyi ne şekilde başaracak ve kadın dayanışmasının bunda rolü ne olacak? Bu da öykünün asıl düğümü!

Leyla’yı ne kadar detaylı gördüysek öyküde, Cem bir o kadar muğlak ve sır perdesi altında verildi. Ona dair şüpheli, yerine oturmayan bir şeyler var ve bu da hikâyenin sürprizi! Tek bildiğimiz, geçmişte Leyla’nın onun kalbini hızla çarptıran tek kadın olduğu… Onları geçmişte ayıran şey her ne ise o çözülmedikçe bugün de ayaklarına dolanacak ve karşılıklı koz olarak savaş cephesine sürülecektir hiç şüphe yok. Cem kötü bir insan değil ve Leyla’ya zarar vermek, isteyebileceği en son şey bunu gördük. Zaten resti çeken Leyla oldu, o da bu resti bir meydan okumayla değil, neredeyse nezaketle kabul etti. Ben şahsen Cem’in bir noktadan sonra taraf değiştirdiğini görmeyi çok isterdim. Cem’de güçlünün değil haklının yanında duracak kıvılcım var, bunu da bir zahmet Leyla “Hanım” harlayıp ateşe çevirsin!

Sanırım benim açık ara en çok ilgimi çeken yan karakter, Leyla’yı yanına alan öğretmen oldu. Ayakları yere öyle sağlam basıyor ki gayet rahat bir dramı da yüklenebilir diye düşündüm biraz daha derin işlenirse. Leyla’nın gözünü açan, ona devam etme gücü aşılayan yine o oldu. Doğru, insanlar ancak çok korktuklarına bu kadar hoyratça saldırabilir ve Leyla korkulan bir insan olduğunu anladığı anda savaşacak gücü de buldu, yeter ki hedefi doğru seçsin.

Şef İskender, henüz hakkında henüz hiçbir şey bilmediğimiz bir karakter ancak Cem’e uzun süredir tanıdığı Leyla’yı anlatırken onu dinleyenler, onun bir aşk üçgenin görmezden gelinecek köşesi olma yolunda hızla ilerlediğini rahatlıkla hisseder, şansa ihtiyacı olacak.

Ben Cam Tavanlar’ın dünyasını sevdim. Mekânlar çekiciydi, atmosferi tamamlamıştı. Ayrıca çekim açılarını, planları ve renk kullanımını da beğendim. Masalsı bir renk âlemi yakalanmaya çalışılmış, özenilmişti. Naçizane metaforların biraz daha öne çıkmasını isterdim fakat bu tamamen kişisel bir tercih. Elbette  başta da belirttiğim dağınık anlatım beni yordu, kurgu çok daha iyi olabilirdi ve hikâye beni içine çekemedi. Günün sonunda öyküyü ve castı kendisine yakın bulan seyirci takipçisi olacaktır kanımca. Yolu açık şansı bol olsun.

Böyle zor bir zamanda yazan, yöneten oynayan ve emek verenlerin yüreklerine sağlık.

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.