YAZAR : Şehriban Simay DEMİR

Bu dünyadaki en zor ve en güzel şeylerden biri anne olmak bence.Evet, bir anne değilim belki ama daha birkaç gün önce teyze olmuş biri olarak bu kadar mutlu hissediyorsam kendimi, o mutluluğu düşünemiyorum bile. Ne var ki daha önceki yazılarımda da vurgulamıştım sadece doğuranın yahut emzirenin anne olduğu bakış açısını asla kabul etmiyorum.

Zeynep doğurmadığı halde Dilara’yı öz kızı belleyen bir anne oldu mesela. Üstelik ona örnek olmak, doğruları göstermek ve iyi yetiştirmek için elinden gelen her şeyi yapan iyi bir ebeveyne dönüştü.

O, Nermin’in yanına geldikten sonra iyi şartlarda büyümüş olabilir ama iki annesi olsa da yine de özlemle büyümüş bir yetişkin. Birini çok sevse diğeri kırılacak, birine sarılsa diğeri eksik kalacak diye yıllarca arada kalmış, bu yüzden doya doya sevememiş bile. Bu durumun onda yarattığı travmayı hepimiz görüyor, biliyoruz. Şimdi Dilara’dan sonra Müjgan’da da kendini görmesinin sebebi bu. Eminim Müjgan bebek, Zeyneplerde kalsaydı hiçbir eksiği olmayacaktı, Nermin de Sakine de Sultan da gözü gibi bakacaktı ona. Zeynep ona hiç yokluk hissettirmemek için elinden geleni yapacaktı. Fakat Müjgan yine de anne hasreti çeker diye aradı Benal’i, Zeynep çünkü o da aynısını yaşamıştı, biliyordu. Bir anlamda kendi geçmişini değiştirmek istercesine çıktı bu yola. Benal’i geri getirerek annesiz kalan çocuklar döngüsünü kırdı ve bu yolculukta her dakika her saniye Barış yanındaydı onun. “Bundan sonra hiçbir yükü tek başına üstlenmeyeceksin!” diye desteğini sundu sevdiğine Barış.

O, Zeynep’le tüm derdini, tasasını paylaşmaya gönüllü olacak kadar çok seviyor onu. Şüphesiz o fark etmeden Zeynep’e en çok ihtiyacı olan şeyi söyledi: “Ben seni her hâlinle çok seviyorum, sen her hâlinle kabulümsün”. Belki de Zeynep bu yüzden daha önce hiç “Seni seviyorum” diyemediği Barış’a “Ben seni çok seviyorum” diye sımsıkı sarıldı çünkü onun bu güne kadarki en büyük çekincesi olduğu gibi kabul edilmemesiydi ve şimdi o istemeden karşısındakinin dilinden dökülüyordu bu sözcükler. Zeynep’in yanında olmak, onu yalnız bırakmamak Barış için çok önemli, bu yüzden bu kadar yoğun olmasına rağmen onun yanından bir an bile ayrılmadı. Benal’i en az onun kadar çok bulmak istiyordu zira o da anne sevgisi olmadan büyümenin ne demek olduğunu çok iyi biliyor. Hatta kendini birazcık olsun ilgi odağı yapmak için havuz taşına yatacak kadar iyi biliyor anne eksikliğini. Fakat o Zeynep’in aksine, Benal’i bulup ikna edemediklerinde de mantıklı düşünüp yorumlayabildi. Zeynep “Yeterince güven verememişim demek ki…” diye kendini yiyip bitirirken Barış sağ duyunun sesi oldu. Şimdi ikisi birlikte kimsesiz olduğunu düşünen bir annenin umudu olmuş durumdalar.

Aslında Doğduğun Ev Kaderindir’ de o kadar çok anne tanıdık ki: Zeliha, Müjgan, Özlem, Sultan, Sakine, Nermin, Benal… Hatta sadece ismen tanısak bile Barış’ın annesi hakkında bile biraz bilgiye sahibiz. Yukarıda da dedim ya doğurmak gerekmez illa diye. Bence Müjgan da Nermin de buna en iyi örneklerden, onlar doğurmadan anne olanlardan. Müjgan annesinin bakmadığı, sevmediği Mehdi’ye kucak açtı, korudu kolladı bir de kendi zihniyetini aşılamasaydı keşke. Nermin’se evlat hasretini dindirdi Zeynep’le, ona gerçek annesinin duyabileceği kadar büyük bir sevgiyle baktı, büyüttü. Ama benim en çok gıptayla izlediğim örneklerden biri Sultan; o önce ona eziyet eden, sonra da yatalak olduğu için baktığı kocasına rağmen sevgiyle büyüttü kızını. Tek başına, kendi ayakları üzerinde durarak kendine de kızına da hayat vererek. Zeliha gibi sevmemezlik etmemiş, Barış’ın annesi gibi ilgisiz bırakmamış yahut Benal gibi ilk zorlukta bırakıp gitmemiş. Ayrıca kızını sağlıklı, cesur, kararlı, ne istediğini bilen bir birey olarak yetiştirmiş. Bir “Helâl olsun”u hak etti bence, ne dersiniz?

Anne baba deyince benim aklıma Benal’le Mehdi gelmiyor maalesef. Benal hamileyken bebeğini sırf Mehdi’nin yanında kalmak için kullandı ve yaşadığı ilk zorlukta bebeğini başkasına emanet etti. O yetimhanede kimsesiz büyüyen ve bunun acısını en derininde hissetmiş bir kadın olarak çocuğunun çekeceği acıları düşünmedi bile. Kendi korkularına yenilip kızını annesiz bırakmayı tercih etti.  Yaşadıklarını kızının da yaşayabilecek olması onu durdurmaya yetmedi. Tabii ki daha önce de dediğim gibi o anki çaresizliğini, psikolojik baskısını anlayamam belki ama bu durum kızını geride bırakıp kendi geçmişini ona da dayattığı gerçeğini değiştirmiyor.

Mehdi’yse anne sevgisinden mahrum büyümenin acısını bildiği halde kızının annesiz yetişmesine göz yumdu. Kızını, kendi egosuna kurban etti. Annesi onu sevsin diye kendine zarar verecek kadar ileri gidebilen bir çocukken kızının neler yaşayacağını az çok tahmin edebiliyorken yine de küçük Müjgan’ın bunları yaşayabilecek olması, onun ne geri adım atmasına ne de Benal’i aramasına yetti. Onunla anlaşamamış olabilirler, ona âşık olmamış olabilir ama her ne olursa olsun aralarında ne geçerse geçsin Benal, Müjgan’ın annesi. Fakat bu durum Mehdi’nin umurunda bile değil. Ne yaptığından pişman ne de kendini suçlu görüyor. Hatta tüm suçu onda buluyor, tıpkı zamanında Zeynep’i “Al yakacak bir ev daha” derken suçladığı gibi. İnsanlara bakıyorum da gücüyle karşısındakini baskılamaya çalışan hiç kimse suçu kendinde aramıyor. Hep karşısındaki suçlu, hep karşısındaki kabahatli; onlar, sadece kendilerini yahut ailelerini koruyorlar sözde, aynen Mehdi’nin şu an yaptığı gibi. Nuh ona “Odaya kapattığın için gitti.” diyor o “Bıraksaydım da kızımı mı kaçırsaydı?” diye üste çıkmaya çalışıyor, zaten tek savunması da bu. Halbuki bir kere bile “Neden?” diye sormadı kendine de Benal’e de. Çünkü sormak işine gelmiyor, arayıp bir orta yol bulmaksa aklının ucundan bile geçmiyor. Kendine olan güvensizliği, korkaklığı soranları bile agresif şekilde susturmasına  sebep oluyor. Mehdi, yaptıklarını o kadar normal görüyor ki “Ben korkulacak bir adam değilim.” diyebiliyor. Ona göre Benal’i odaya hapsetmiş olmak, Zeynep’in arabasını parçalayıp onu kaçırmış olmak korkulacak şeyler değil. Kendisi, ondan güçsüz birine zorbalık yapınca normal ama başka biri yapınca “Güçsüze zulüm eden bizden değildir.” diye racon kesiyor.

Mehdi bu durumu normalleştirse de Nuh için asla kabul edilebilir değil. Anlayamıyor, algılayamıyor Mehdi’nin bu hâlini “Biz seninle yan yana büyüdük, sen ne ara bu hâle geldin?” derken şaşkınlığı bundandı. Yıllarca, mahallede bu tip adamlarla mücadele ederken aslında Mehdi, içindeki adamı baskılamaya çalışmış ancak Nuh bunu asla görememiş. Bu durumu kabullenmediği için de yanında olmak istemedi zira o kendi yaşamını, kendi düzenini kurmak istiyor. “Bu hayat Mehdi’nin hayatı, bu bebek onun bebeği; biz ancak onun yanında olabiliriz ama bu şekilde kendi hayatımızı kuramayız.” diye dile getirdi görüp anladıklarını. Ancak her şeye rağmen Mehdi bu işlerden elini ayağını çekeceğini söyleyince yanında oldu, evsiz kaldığını öğrenince de tereddüt etmeden evini açtı zira o hâlâ Mehdi’nin kardeşi. Cemile’yse arada kalmaktan bir türlü kurtulamıyor. Daha bir gün önce kendi hayatına odaklanma kararı almışken olanları duyduktan sonra yine soluğu Mehdi’nin yanında aldı. Fakat bu sefer Nuh gibi o da yanlışlarını yüzüne vurdu “Herkes senden korkuyor, görmüyor musun?” diyerek. Benal konusunda asla destek vermedi. Tüm bu sorunlara rağmen bu kez yaşamını Mehdi için ertelemedi ve Nuh’a “Düzenimizi kuralım.” dedi. Bakalım sözünün arkasında durabilecek mi?

Benal geri döndü, Mehdi işi bırakarak Cengiz’in hedefi hâline geldi fakat Cengiz doğrudan onu değil “Mehdi’den sevgilerle” notuyla Zeynep ve Barış’ın evini tarattı. Bu defa nasıl bir çıkış yolu bulacaklar merak ediyorum.

Haftaya görüşmek üzere.

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.