Yazar: Sinem ÖZCAN 

Bu hafta Gülben’in İnci’ye söyledikleri, oturdu ciğerime: “Biz sevgisiz büyüdük!” deyişi, hele hele “Hiçbir çocuk bu kadar yalnız bırakılmamalı!” cümlesi… Bazen düşünüyorum da sevgi dışında bir başka duygu var mı ki bir canlının hayatını bu denli değiştirip etkileyen? Nefret, kin, kıskançlık; acıma, merhamet, mutluluk… Daha da saymak mümkün. Hepsi insani duygular ve ilginç ki hepsi de o “sevgi” dediğimiz tuhaf hissin varlığına ya da yokluğuna bağlı olarak var olabiliyor ruhumuzda… Sevgiyi çekip aldınız mı koşa koşa onun boşluğuna yerleşenler ruhu küflendiriyor, çürütüyor, yiyip bitiriyor. Bütün eksik kalmışlığına, bütün deli doluluğuna karşın o ailenin en dik duranı ve en doğru düşüneni yine de Gülben ve bütün Derenoğlu çocuklarının ana hastalığını da şak diye koyuverdi ortaya: sevgisizlik.

Yükselip resmin bütününü görmeyi bir deneyelim. Hasibe; belli ki sağlıksız bir anne – kız ilişkisiyle yetişmiş, üç nişanlıdan ayrılmış ki bu da insan ilişkilerinde o sağlıksız tavrın sürdüğünün göstergesi ve sonuna aile zoruyla Hikmet Bey’le evlenmiş. Hikmet Bey’i biliyoruz zaten. Çok sevdiği eşi ve çocuğunu kaybetmiş yaslı bir adam. Belli ki onu da ailesi, o kara yastan kurtarmak için evliliğe zorlamış. Yani baktığımızda iki tarafın da sevgi problemi var. Biri sevgi görmemiş, diğeri elindekini kaybetmiş. Hasibe’nin ruhu bence Hikmet’le evlenene kadar zaten küflenmeye başlamıştı. Hikmet’inkini karanlıktan kurtaracak durumu yoktu. O, kendi yüreğindeki kiri pası silsin umudu taşıdı muhtemelen ama Hikmet’in de geçmiş defterini kapayıp yeni bir hayata başlamaya niyeti yoktu. Bir kez daha sevilmemek, Hasibe’nin küflü yüreğini iyiden iyiye çürüttü. Belli ki o anne sevgisi görmediğinden, anne olmayı da evlat muhabbetini de bilmiyor. Her gelen evlat, ne yazık ki, sevgisizliğini çoğaltıp zalimliğini artırmış. Babalarından da ilgi, şefkat ve sevgi görmeyen çocuklar, hiç tanışmamış bile bu mucizevi duyguyla. Tamamen bilinçsizce birbirlerine tutunmuşlar ve nefes alıp vermeyi öğrenmişler.

Han “Bu ev, hepimizin yan yana yattığı bir mezar.” diye tanımladı o tutunma hâlini. Söylediği bir yanıyla doğru çünkü hiçbiri gerçekten yaşamıyor ama öte yandan birbirine bağımlı hücreler gibi onlar. Ancak yan yana durduklarında var olabiliyor ve bu dünyada bir şekilde durmayı başarıyorlar. Tutkalları da kim ne derse desin Safiye. Sevgisizlik Derenoğlu ailesinde genetik miras ama ilginç olan şu ki insan aslında “sevgi”yle doğuyor. Safiye; görmediği, öğrenmediği bu duyguyu yine bilinçsizce akıtmış kardeşlerine ve onları acımasız annelerine ve umursamaz babalarına rağmen bir arada tutmayı bilmiş, tabii gücünün yettiğince. Çocuk yaşta, üç çocuğa var olan sevginizi akıtıyor ve kendinizi sevgiyle yenileyemiyorsanız sonunuzun Safiye gibi olması da kaçınılmaz elbette. Onun belki de tek şansı karşısına Naci’nin çıkmış olması. Bir şekilde birisi için önemli olmayı, hatta vazgeçilmez olmayı, kabullenilmeyi ve onaylanmayı Naci sayesinde yaşıyor ama o da bir yere kadar. O damar da Hasibe tarafından sökülünce Safiye’nin ruhu da kuruyup büzüşmeye başlıyor, mecburen. Yine de o annesinden şanlı. Belki kardeşlerinin sevgisi, belki Naci’nin onun ruhunu besleyip sulamış olması içinde tamamen kurumamış yeşermeye hazır birkaç dal bırakmış ve şimdi Han’ın çektiği acıyı görünce bir kez daha tomurcuk verdi o dallar. Biz, Safiye ile tanıştık tanışalı da ilk defa empati yaptı o. İlk defa kardeşinin acısını anladı, onun hissettiklerini içinde duydu ve bence dünya için çok sıradan ve küçük ama Safiye için bir dev adımı attı: İnci’ye evinin kapılarını açtı.

O ev, kalesi Safiye’nin. Annesinden sonra iktidarı ele alıp yıllarca egemenlik sürdüğü ülkesi… O evin de kardeşlerinin de kraliçesi ve “sarı kantaron” dediği, “zehirli” diye nitelediği İnci’yi sınırları içine almaya razı olmak, onun için çok ama çok zor bir ilerleme. Tabi ki bu ilerleyişin de bir bedeli olacaktı. Oldu da… Zihninden gönderdiği Hasibe, çıkıp geldi. Aslında iki bölümdür Safiye, her başı sıkıştığında onu davet ediyordu da o davete icabet etmemişti Hasibe ve ben bunu da Safiye’nin iyileşme adımı olarak yorumlamıştım çünkü beyninde işitip durduğu anne sesi, aslında Safiye’nin duygularına koyduğu fren. Ne zaman duyguları onu ele geçirmeye kalkışsa o kötücül ses durduruyordu Safiye’yi ve gidişi de duyguların isyan bayrağını açıp Safiye’de kanlı bir devrim yapmasıyla oldu zaten. Peki ya şimdi? Evet, şimdi dönüp geldi Hasibe ama bu şarttı çünkü tam da şu an, Safiye duygularına fren koymak zorunda. Yoksa o evin içine alamaz İnci’yi, yoksa iktidarı için en büyük tehlike gördüğü muhalifiyle aynı havayı solumayı kaldıramaz o yüzden de içindeki kötücül sesle savaşmak ve annesinin onun yerine kötülükleri dillendirmesine izin vermek zorunda. Evet, İnci’ye kale kapılarını açtı ama yani Safiye’den söz ediyoruz burada. Onu alıp evin baş köşesine oturtacak da değildi elbette. Ordusunu kapıya dizdi, baş kumandan edasıyla barış şartlarını kaleme aldı en mühimi de imparatorluğunun sınırlarını muşambalarla çizdi. Bu, sınırları belirlemenin de “Ayağını denk al!” demenin de Safiye’ce yolu.

Savaşın diğer kahramanı İnci için de durum Safiye’ye olduğu kadar zor. Baştan beri suçlayamadım İnci’yi. Onun yerinde kim olsa bile bile cehenneme girmeyi kabullenemez hatta kendi adıma İnci benden cesur çıktı bile dedim. Ama Gülben’in “Kalple oyun olmaz, hele kırık bir kalple hiç oynanmaz!” ikazını da es geçmemek lazım. İnci’yi ateşleyen onun “Sözünün arkasında dur!” uyarısı oldu. Evet, bir söz vermişti İnci: Han’ı asla yalnız bırakmama ve onu hep sevme sözü. Sevgi, yüreği emrine alan bir duygu da işin bir de akıl boyutu var. Kabul edelim ki akıl her zaman yüreğin direktifiyle gitmiyor hatta çoğu zaman ona “Bi’ dur!” diyor. Sağlıklı her bünyede demeli de zaten. Zaman zaman kapışmalılar, zaman zaman biri diğerini susturmayı bilmeli. Normal insanlar, akılla yüreği teraziye koyup dengeleyerek sağlıklı adım atıyorlar. Yine de öyle anlar var ki dengenin bozulması ve birinden birinin ipleri ele alması gerek. Hangisinin galip geleceği, biraz insanın yaşanmışlıklarıyla biraz da mizacıyla ilgili. Söz konusu İnci olunca aklın mağlubiyetini öngörmek için dâhi olmaya gerek yok çünkü İnci de hasarlı. O da sevgisizliğin bir başka biçimine maruz kalmış. Derenoğlu çocuklarından en büyük farkı, baskıcı ve zorlayıcı olsa da bir dede yani ebeveyn sevgisi tatmış olması. O başkalarınınkinden değişik olsa da bir “aile” içinde yaşamayı, aile sevgisini ve bir de arkadaş ilgisini biliyor. İnci’nin kanayan yerlerini öperek iyileştiren birileri olmuş. Yara bereye aşina olması, onların sevgiyle geçeceğini bilmesi hele hele Gülben’in ona “Belki bize de iyi gelirsin!” demesi, yüreği hükmen galip kıldı İnci’de çünkü o başkalarının acısına başını çevirip yürüyebilecek biri değil, üstüne üstlük Han’ı da gerçekten seviyor. O da sevgisinin bedelini ödemeye razı oldu ve Derenoğlu cehennemine yerleşmeye karar verdi. Elbette ki Safiye’nin savaş baltaları birden gömülmeyeceği gibi, İnci de birden merhem olmayacak onların yaralarına hatta bu arada kendisi de vurulacak, sakatlanacak ve belki ölümün kıyısına gidip gelecek ama o fedakârlığın büyüğünü seçti, yapılacak bir şey yok.

Safiye ve İnci düşmanlığının kesişim noktasında duruyor Han. İkisinin de uğruna çok büyük fedakârlık yaptıkları isim, o. Son birkaç bölümdür benim de yüreğimi en fazla sızlatan Han oldu. Daha az zarar görsün düşüncesiyle kendisini gerçekten seven tek insandan, Safiye’den, koparılıp yatılı okulun soğuk duvarları arasına atılmış. Belki evdeki hasardan korunmuş ama bir başınalık, yapayalnızlık cehennemiyle kuşatılmış bu defa da. Çöplere koşup sarılışı okula bırakıldığı günden yadigârmış, öğrendik. Ona ilginin kırıntısını gösterene sımsıkı yapışması da Safiyesizlikten mutlaka. İyileşmemiş Han, üstelik başka yerlerinden de yaralanmış. Dönüp geldiğinde evde onu bekleyen başka bir rol bulmuş ve ona bürünmüş. Artık o, Safiye’nin hükümetinde dış işleri bakanı. Dünya ile bağları o kurmak zorunda, ülkeyi dış dünyaya o savunmak zorunda ve bunlara ilaveten ev halkının gücü, morali ve aklı olmak zorunda. Neriman, abisi için “Onun hiç kendine ait bir hayatı olmadı.” dediğinde çok haklıydı. Şimdi İnci ile kurduğu dünya bile iki kişilik olamıyor, olamayacak, olamaz da… Hayatı boyunca ailesi için fedakârlık yapan adam, maalesef çok istese de bu noktada İnci için aynı özveriyi gösterebilecek durumda değil. Şartlar eşit değil çünkü ve Han bunun çok bilincinde. İnci’nin gitmesi onu darmadağın etse de hatta bir daha asla toplanamayacak hâle getirse de yine de yalandan bile olsa İnci’ye istediği sözü vermedi Han, veremedi çünkü yalandan bile olsa o iki kişilik dünyayı hayal etmesi dahi mümkün değil. Hayalinde olmayan da diline düşmedi doğal olarak. Yenilgiyi kabullendi ve geri çekilip alıştığı kucağa sığındı. Ama artık o kucağa sığamayacak kadar da büyük. Safiye’nin kırık dökük sevgisi ne kadar içten olursa olsun onun kalbindeki toparlayamazdı ve Han’ı bu kez uçurumun kıyısından alması mümkün değildi ki Gülben, ondan beklenenden de fazlasını yapıp Han’ı düşerken tutmayı başardı. Derenoğlu ülkesinde şimdiye kadar hiç ilkbahar ve yaz olmamış. Orada sadece kara kış hüküm sürüyor ve birden yürekleri sımsıcak yapan yazı beklemek de mümkün değil ama şimdi kalede bir güne doğma ihtimali belirdi, belki zamanla sert rüzgârlar yerini tatlı bir melteme bırakır.

Safiye’yi sevgiyle tanıştıran Naci demiştik. Safiye’nin dünyasına yeniden girip geçici bir süreyle de olsa Hasibe’nin sesini kesen de o. Ne var ki, Naci kalıcı değil, yolculuğunu bitirmek üzere ve en son molayı yine Safiye’de verip döngüsünü tamamlamaya çalışıyor. Yaşamda öyle bir an var ki aklın da yüreğin de sözü geçmiyor ve hayat kendi yazgısını dayatıyor, kabul etsek de dirensek de “ölüm” şu ana kadar kimsenin galip gelemediği tek güç. Naci, o güce babasının teslim oluşunu adım adım yaşamış ve belki de onun yarattığı travma, Naci’yi Gülru’ya itmiş. Hayattaki tek başarım dediği Tomris, ölen babasının yerine ona sunulmuş bir armağan. Babayı kaybetme yolculuğunu büyük bir acıyla yaşamış adamın, kızını bundan korumak istemesini anladım açıkçası, anladım da istediği mektubu yazsın, istediği şiiri ezberletsin Tomris’in bunu hiçbir zaman anlaması mümkün değil. Yıllar sonra babasından kalanları okuduğunda işin iç yüzünü öğrenip onu affetse de içinde bir yerlerde hep “babası tarafından bırakılan” o kırgın çocuk kalacak ve ne yazık ki babanın bu apansız gidişi travmalı bir kadın doğuracak. Bu da çözümü ve devası olmayan bir durum. Naci çok haklı, diğer çocuklar büyürken Tomris yaşlanacak; sevmeyi kaybetmekle bir tutacak ve hatta acıya bağışıklığı da olacak ama her anın hakkını vermeyi bilecek mi yoksa her an boğazına bir şeyler mi düğümlenecek ya da anıların değerini bilmek bir yana, anılar hep yüreğindeki yarağını kabuğunu mu koparacak? Bunların cevabı bundan sonra Gülru’da aslında. Babasının yerini doldurması mümkün değil ama onun anne sevgisi Tomris’i ölümcül yaralar almaktan korur mu, yaşayıp görecekler.

Naci’nin bir kez daha çekilip gidişi ve artık dönme ihtimalinin kalmayışı Tomris gibi Safiye’yi de bir kez daha vuracak elbette ama Safiye, yıllarca Naci’den bağımsız Naci’yi sevmiş ve yaşamış o antrenmanlı. Hele hele hâlâ sevildiğini bilmek, Naci’nin “keşke”si değil “iyi ki”si olabilmek belki de onun ruhunda kurumakta olan birkaç filize can suyu olur, kim bilir?

Yazan, yöneten, canlandıran ve ekran gerisinde büyük yük omuzlayan bütün ekibin emeklerine sağlık.

 

 

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.