Yazar : Irmak TERCANER

Masumlar Apartmanı, tanıtımlarını gördüğüm andan itibaren ilgimi çeken bir proje oldu. Gülseren Budayıcıoğlu’nun kitabından uyarlanan ‘’gerçek bir hayat’’ hikâyesine odaklanacak olması projeye merakımı körüklemiş, bir göz atma kararı almıştım. İzlediğim ilk bölüm sonrası, her bir detayı ince ince işlenen proje, sezonun en sürpriz ve kaliteli işlerinden biri olarak karşıma dikildi ve ben  böylesine gerçek bir hikâyenin ruhumda bırakacağı tüm derin izleri de göze alarak bu yolculuğa hazır hâle geldim.

Gündelik hayatta, yanı başımızda hayatını sürdürenlerin hikâyesi Masumlar Apartmanı. Belki yan komşuda, belki sokakta yanımızdan geçen herhangi bir insanın yaşamında, belki de içinde bulunduğumuz apartmanın ta kendisinde yaşananlar, tüm izlediklerimiz. Son yıllarda dizi sektöründe sıkça kullanılan klişeleşmiş temaların aksine; alışılmışın dışında, gerçekleri yüze tokat gibi çarpan bir proje! Derenoğlu ailesinin hayatına dair bir kapı aralayarak başladı,öykü. Oldukça varlıklı bir ailenin sahibi olduğu, dışarıdan sıradan görünen ancak içi travmalarla dolu bir apartman çıktı karşımıza.

Çöplerle ve sırlarla dolu bu apartmanın iki kilit ismi: Safiye ve Gülben! Her iki karakter de içlerinde travmalar ve ciddi psikolojik sorunlar barındırıyor. Öykü, tam da bu iki karakterin psikolojik sıkıntıları üzerinden, Derenoğlu ailesinin diğer fertleri Han, Neriman, Hikmet ve apartmanın yeni sakinleri  İnci’yle ailesinin yaşamına kapı komşusu yaptı, bizi. İlk düğüm, iki kardeşin yaşadıkları sıkıntılar üzerinden; ikinci düğümse ailesi için her şeyi geride bırakan, hayatından vazgeçen Han’ın, İnci’ye olan duyguları üzerinden atıldı veee atılan bu düğüm eşliğinde ortaya çıkansa insanın içini un ufak eden, gerçeğin soğuk nefesini ensesinde hissettiren, etkileyici ve vazgeçilmesi zor bir iş…

Safiye, çocukluğu annesinden kaynaklı travmalarla dolu bir karakter. Anne sevgisi görmemiş, takdir duygusu tatmamış, sevgiye aç ve dahası ona layık olmadığına inanan ve bu şekilde var olmaya çalışan bir yetişkin. “Çocuklar, ailelerin kusurudur.” yargısı dün, bölüm boyunca vurgulanan bir şeydi ve Safiye için de aslında durum aynı. Bir açıdan bakıldığında Safiye de annesinin eseri, onu bu hâle getiren şey de geçmişinde yaşadığı anne travması, besbelli. Çocukluğunda karşı karşıya kaldığı sevgisizlik, baskı, psikolojik şiddet onu, çocuk bir mağdurdan; travmaları yüzünden ciddi psikolojik sorunlar yaşayan takıntılı bir temizlik hastasına dönüştürmüş. Geçmişinde bolca sevgisizlik, psikolojik şiddet bulunan insanların önünde genellikle iki yol vardır: Ya kendi yaşadıklarını kimseye yaşatmamak ya da o baskının ve şiddetin yolundan devam etmek. Gülben’e karşı tavrını da göz önünde bulundurduğum zaman, Safiye’nin ikinci yolu seçtiğini söylemek mümkün. Safiye, kendi ruhunu ve benliğini; annesini kaybettiği an, terk etmiş biri. Yaşadığı kayıp sonrası kendisini, kaybettiği o kişinin ta kendisiyle özdeşleştirmiş; evin annesi olmayı tercih etmiş ve çocukluğunda hazırladığı doğum günü pastasının tadına bile bakmadan çöpe atan, okuduğu dergilerden dolayı onu edepsizlikle suçlayan, onu sevgiden çok uzak büyüten annesini, bu şekilde yaşatmayı seçmiş. Bir insanın sevgisizliğinin altında yatan, hiç bulamadığı sevgidir çoğu zaman. Flashback sahnelerinden de anladığımız üzere, anne de en az çocukları kadar sevgiden mahrum kalmış bir karakter. Belli ki o da, bugün hasta yatağında yatan Hikmet Bey’den o dilediği sevgiyi hiç bulamamış. Bulamadıkça yıpranmış, yıprandıkça hırçınlaşmış ve hırçınlaştıkça aynı sevgisizliğe çocuklarını da maruz bırakmış. Bu bölüm, önümüze serilen aile fotoğrafını hatırlayın, herkes birbirinden ne kadar da uzaktı… Sadece o fotoğraf bile, o ailede yaşanan sevgisizliğin bir kanıtıdır, benim nezdimde. Bu noktadan baktığımda, Derenoğlu ailesinin annesi de bir mağdur tıpkı Safiye, Gülben ve hatta Han gibi. Safiye’nin yaşadığı tüm bu travmalar; bugünlerini sarsan bir psikolojik soruna, ciddi bir temizlik takıntısına neden olmuş ama bölümü benim için olmazsa olmaz kılan şey, Safiye’nin “kir” kavramına bakış açısı. O, kir kavramına iki taraflı bakıyor: biri ahlaksal, biri fiziksel. Onun bakış açısından, fiziksel olarak kir; yüzeysel, nesnelerin üstünde olan ve temizlenebilirliği mümkün olan bir noktadayken ahlaksal olan, asıl temizlenmesi gereken, insanın içine işlemiş ve temizlenmesi imkânsız olan bir konumda. Safiye’nin gözünden “ahlaksal kiri”, karşı cinsler arasındaki her türlü ilişki olarak da tarif etmek mümkün. Neriman’ın çantasında bulduğu nottan sonra ona verdiği tepkiyi, onu aşağı gönderirken kullandığı “Eğer oğlan açarsa kapıyı, bakma gözünün içine!” direktifi ya da İnci ve Han arasında geçenler üzerine kullandığı “Temizlenemeyeceksiniz!” yargısını hatırlayın. Bunların hepsi, onun kire, nasıl bir anlam yüklediğini kanıtlar nitelikte. Kire yüklenen bu ahlaki anlamın altındaki nedeni; tüm hayatı boyunca yaşayacağı periyodik kanama döngüsünü ilk yaşadığı gün, annesinin verdiği “Pis, İğrenç! Sakın ha, koltuklara oturma!” suçlayıcı tepkisi üzerinden okumak mümkün. Safiye karakteri, Ezgi Mola’nın elinde, gözünde, kalbinde öyle bir hayat bulmuştu ki birçok sahnesini gözlerim ışıldayarak kalbim son hız çarparak izledim. Yenilen akşam yemeği sonrası gülmemekle suçlanan Safiye’nin, ayna karşısında gülmeye çalıştığı ve “Olmuyor değil mi anne? Bizde emanet duruyor.” sözlerinden sonra, uzun süre kendime gelemedim. Gerek hayatta en yüce güç olarak değerlendirdiğim gülme eyleminin bir insan tarafından kendisinde emanet olarak düşünülmesi gerekse Ezgi Mola’nın sergilediği oyunculuk; kanımı dondurdu, duygularımı altüst etti. Dahası, kendisinden uzun zaman sonra ilk kez bir istekte bulunan babası karşısında Safiye’nin yaşadığı duygu karmaşası, her şeyi sorgulamama neden oldu. Gündelik hayatta oldukça sık karşılaşılan bu tarz bir isteğe, Safiye’nin aslında ne kadar aç olduğunu fark ettim veee bu noktada Safiye’ye bir adım daha yaklaştım. Mevcut durumda Safiye, yaşamını tek başına idame ettirebilecek bir durumda değil, yanında hep birileri olmalı ve onun tek gücü, Han! Tam da bu yüzden Safiye, Han’ı kaybetme korkusu yaşadığı an, tehdit olarak gördüğü İnci’ye saldırdı. Bu, onun için sıradan bir kardeşini paylaşamama savaşı değildi; dışarıdaki hayatla tüm bağlarını, nefes kaynağını kaybetmemek için can havliyle verdiği bir karşı tepkiydi.

Psikolojik sorunlar yaşayan iki abla, evde otoritesi bulunmayan bir baba, kaos ortamında büyümeye çalışan bir kız kardeş ve her şeyin ortasında, bir başlarına hayata devam edemeyeceklerini bildiği ailesi için kendi hayallerinden vazgeçmiş bir adam: Han! O; ailenin nefesi, denge unsuru, otoritesi… Bu öyle bir denge unsuru öyle bir otorite ki doğru zamanda doğru tepkiyi gösterebiliyor. Gerektiğinde kardeşlerinin tüm dertlerine, yaşadıklarına kol kanat geriyor germesine ama kriz zamanlarında özellikle Safiye’nin karşısına da yine ailesini korumak adına dikilebiliyor. Bunları yapıyor yapmasına ama şunu da atlamamak lazım ki Han’ın da yaşadığı travmalar ve bunlar kaynaklı gelişen psikolojik problemleri var. Önceki bölüm, çekmecesinde biriktirdiği materyaller ve çalışma masasında bulunan bir kalemliğin eğriliğine tahammülsüzlüğü üzerinden, Han’ın yaşadığı sıkıntılara dair belirtiler vurgulanmıştı. Bu belirtiler tipik  OKB (Obsesif Kompulsif Bozukluk) belirtileriydi ve dün izlediğim bölüm, bu noktadaki şüphelerimi haklı çıkardı. İlk bölümden itibaren kulaklıktan tutun da sokakta ve İnci’nin evindeki herhangi bir kâğıt parçasına kadar alıp biriktiren ve geceleri çöp toplamak için akıl almaz yollara başvuran Han’da da OKB’nin “toplama – biriktirme” türü olduğuna şahitlik ettik maalesef. Açılan yeni yolda, psikolojik sorunları açıkça önümüze serilen Safiye ve Gülben’in yanı sıra travmaları bastırılan, yaşadığı psikolojik sıkıntılar kapalı kapılar ardında artarak devam eden ve en az kızlarınki kadar ciddi problemleri olan bir de Han var artık.

Materyal biriktirme ve çöp toplama sahnelerini izlediğim an, bu davranış biçimlerinin kaynağına dair uzun uzun kafa patlattım. Sonuçta kendimi, iki farklı fikrin tam ortasında buldum. İnci ve Han’ın odada sohbet ettikleri sırada Han’ın anlattığı annesi tarafından çöpe atılan bir kurşun asker hikâyesi vardı. Çöpe atılan kurşun asker hikâyesi, belki de öyle ciddi bir travma yarattı ki o dönemki küçük Han’ın üzerinde, onu, çöpte değerli şeylerin olabileceğine dair saplantılı bir fikre itti ya da daha farklı bir bakış açısından, belki de gelişen bu çöp toplama, biriktirme sorunsalı aslında bir başkaldırı niteliğindeydi. Safiye gibi temizlik takıntısı olan bir abla ile yaşadığı düşünüldüğü zaman, Han’ın o denli temiz bir ortamdan yine aynı oranda pis bir ortama geçişi ve bunu zevkle yapması, yaşadığı duruma ve kişilere karşı bir başkaldırı değildir de nedir?

Masumlar Apartmanın’da bulunan her bir karakterin bir travması, bir hikâyesi var, bunlardan biri de İnci. Kaybettiği annesinin acısı tüm geleceğini, karakterini şekillendirmiş; babası, tarafından terk edilmiş, eksik kalmış; bugün dedesi ve kardeşi ile yoluna devam etmeye çalışan bir kadın, o. Güçlü görünen ancak geçmişteki yaralarından dolayı aslında kırılmaya çok açık bir insan. O da travmalarının sonucu olarak kırılmaya bu kadar açık olduğu hâlde, hayatına her daim travmaları olan insanları sokmuş. Alkol problemi nedeniyle yetemediğine inandığı babasının yerine Uygar’ı koyup ona yetebilmek, onu düzeltip değiştirebilmek için çok çabalamış. Çabalarının boşa gittiğini fark ettiği anda da ondan vazgeçme kararı almış. Almış almasına ama oldukça da geç kalmış. İki bölümdür vurgulanan şey Uygar’ın uzunca zamandır bu problemi yaşadığı ve değişmediğiydi. Buna rağmen İnci’nin ondan vazgeçememesi bir tür “bitirememe saplantısı” benim nezdimde. O, terk edildiği için terk edemeyen bir karakter. Geçmişte bunun nasıl bir duygu olduğunu öğrenmiş ve karşısındakine bunu yaşatmak istemiyor. Belki bilinçli belki bilinçsiz ama İnci’nin yaptığı tam olarak bu. Zar zor Uygar’dan ayrılıp Han’la yeni bir yola girdiğindeyse İnci, Han’ın psikolojik problemlerini açığa çıkarabilecek birçok uyarı işaretini geri plana itti, daha doğrusu yakalayamadı. Ailesine dair bir şey sormadı, sorgulamadı, görünürde yeni bir hataya daha kapılarını açtı. “Çocuklar, ailelerin kusurudur.” mottosu üzerinden bölüm boyunca vurgulanan şey, aslında İnci için de geçerli. O da geçmişte ailesi tarafından yapılmış hataların bedelini ödemiş ve ödemeye devam edecek.

Geçmişte kızını kurtaramadığı düşüncesiyle o dönem yapamadıklarını bugün telafi etmeye çalışan bir dede üzerinden İnci, geçmiş muhasebesine maruz bırakılıyor. Geçmişi travmalarla böylesine dolu iki karakter Han ve İnci’nin buluşması, tam da bu yüzden ilk andan oluşan bir etkilenme durumunu doğurdu. Her ikisinin de ilk karşılaştıkları andan itibaren birbirlerini etkiledikleri aşikârdı ve ben, bu duruma “Nasıl bu kadar kolay oldu bu?” eleştirisiyle bakamadım. Evet, normal şartlardaki iki insanın duygu oluşumu, süreç ister, karşılıklı adımları gerekli kılar ancak bu, normal şartlar için geçerli. Eğer karşınızda ruhu sancılı insanlar varsa o zaman tek bir karşılaşma, çekilecek bir kalp röntgeni için yeterlidir. İnci de Han da birbirlerinin kalplerinin röntgenini daha ilk anda çektiler. Bu yüzdendir ki mesele, birbirlerinden ne kadar hızlı etkilendikleri değildi; mesele, ruhu sancılı iki insanın daha ilk bakıştan birbirlerinin yaralarını, travmalarını tanımış olmalarıydı ki bu, hepsinden daha kıymetliydi çünkü daha ilk karşılaşmada oluşan bir sevgi ve bağlılıktı, bu. İlerleyen süreç, İnci ve Han ilişkisi için ne gösterir bilinmez ama şu bir gerçek ki, bu denli üzücü bir öykünün tam ortasında içimizi ısıtacak bir sevgiyi izlemek, keyif verici olurdu. Ama önce her ikisi de birbirlerinin karanlıkta kalmış taraflarını görmek, anlamak zorundalar, sırlar üzerine kurulan  hiçbir ilişki uzun soluklu olmaz çünkü.

Yazımı bitirmeden önce birkaç nokta var ki değinmezsem yarım kalır her şey. Han’ın kardeşlerine aldığı gül sekansında, Neriman’ın gülü Safiye’den aldığı sahne fazlasıyla etkiledi, beni. Küçük Prens’i şevkle okumuş olanlar hemen fark etmişlerdir ki bu sahne, tam bir Küçük Prens göndermesiydi. Küçük Prens, kendi galaksisinde, kendi dünyasında tek bir gülle yaşayan bir prensin hikâyesi ve Neriman da kendi hayatında, o küçük dünyanın prensesi. Tıpkı yetişkinlerin olmadığı bir dünyadaki Küçük Prens gibi.

Masumlar Apartmanı, çok güçlü metaforları ve göndermeleri barındıran bir proje. Yaklaşık iki bölümdür “light motive” olarak vurgulanan “sallanan oyuncak at” meselesi de yine güçlü bir metafordu. Han, Safiye ve Gülben’in hiç yaşayamadığı o çocukluklarının bitmemesiyle ilgiliydi, bence. Doyurulmamış bir çocukluğu; olduğu yerde bekleyen ve çağıran bir imgeydi. Benim baktığım pencereden, yarım kalmışlığa yapılan bir vurguydu sanki.  Gerek ânı geçmişe bağlayan etkili flashback sahneleri gerek hiç kopmayan akış gerek çok özenli çekim ve planlar gerekse de güçlü metafor ve göndermeleri çok çarpıcı hikâyenin. Özellikle Safiye’nin gardırop kapağını kapadığı an geçmişin seslerinin kesilmesindeki göndermeye hayran kaldım. Çağrı Vila Lostuvalı’nın ince ince kurduğu  bu dünya, çok başarılı rejisi ve castıyla tüm alkışları hak ediyor.

Haftaya kadar sevgiyle kalın!

 

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.