YAZAR : Ayça AKMAN

Tanıtımları paylaşılmaya başladığında, Üç Kuruş’la ilgili en büyük çekincem daha önce açılmış bir yolu takip ederek tekrara düşmeseydi ki mahalleyi gördüğümde bunun hiç de düşük bir ihtimal olmadığını hissettim. Ama seri katil İrfan’la daha ilk beş dakikada öyle bir çalım attı ki hikâye  “Tamam!” dedim, “ Hiç şikayet etmeden sonuna kadar izlerim!”

Kartal, öykünün Çıngıraklı ayağı; diğer ayaksa Amir Efe’yle dışarıya bağlı. Onlar birbirini tamamlıyorlar ve ezeli düşmanmış gibi görünen bu ikili, bir cinayet vesilesiyle katilin peşinde ortak bir paydada buluşunca asıl çatışma da ortaya çıkıyor. Dizi “ cold open” la öyle bir giriş yaptı ki tek kelimeyle bayıldım. Gerek atmosferi ve gerilimi gerekse merak unsuruyla ilk dakikalarda “ Üç Kuruş” un mealini zihnimize kazıyıverdi. Bu kadar çarpıcı bir başlangıcı takiben beklentimin oldukça yükseldiğini söylemeliyim. Bu noktada biraz hayal kırıklığı yaşadım çünkü tempo ortalarda oldukça düştü, o kalabalık ve müziğin içinde başım döndü amma finali çok şık yaparak bu eksikliğini bir parça telafi etti dizi. Ben Uraz Kaygılaroğlu ve Ekin Koç’ u karakterlerine çok yakıştırdım. Özellikle Kartal’daki o “ince” espri anlayışının seyir zevkine katkısı büyük, bir de şu “bip” ler olmasa! Eminim birçok izleyici de aynı şeyi düşünmüş ve hissetmiştir. Acaba cümleleri tam olarak anlayan, kopukluk yaşamayan var mıdır? Tek bir replikte iki “bip” fazla değil mi? O mahalleden temiz bir İstanbul Türkçesi beklemiyorum amenna ama sansürleneceği garanti kelimelerin yerine gayet rahat muadil bulunabilir, alternatif yaratılabilirdi; biz de akıştan kopmadan izlerdik. Umarım ilerleyen bölümlerde buna biraz daha özen gösterilir. Sanırım üzerinde durmadan geçemeyeceğim son husus da mesaja dair olacak. Çingenelere* ayrımcılık yapılıyor, onlar istediği mevkiye gelemiyor da bizim mi haberimiz yok? Yaftalamayı anlarım başımla beraber;  adları çoğu insan tarafından yankesicilik, dolandırıcılık gibi kötücül işlerle yan yana anılıyor ancak ırkçılık bambaşka bir konu ve benim nazarımda Doktor Neşe’nin söylediklerinin bir temeli yok ne yazık ki. Çingenelerin gerçek manada ötekileştirildiği Batı ülkelerinde çekilen dizilerin kokusunu aldığım Üç Kuruş, acaba bu nüansı nasıl işleyecek gerçekten merak ediyorum.

Kartal, civciv sarısı saçları, bir maske olarak kullandığı güleç yüzü ve havasıyla, Çıngıraklı’da Çeribaşı’ndan sonra en güçlü adam. Onun aile bağlarıyla ilgili bir sorunu olduğuna dair ipuçlarını alkolik babası ve kumarbaz kardeşi net olarak veriyor. Annesiyle ilgili hiçbir şey bilmiyoruz ve babasının “Adam olacak ne yaptın şimdiye kadar?” serzenişine bakılırsa araları bir sebeple bozuk; buna rağmen köprü altında demlenen babasını, saygıyla hiç cevap vermeden bekleyen ve sonra da sırtında taşıyan Kartal göründüğünden çok daha derin, duygusal bir evlat. Avucundaki Ç.P.  damgasının da halihazırdaki karakterinin oluşmasında ve bulunduğu yere gelmesinde payı olduğunu bizzat kendi ağzından duyuyoruz. Bir “Çingene Bebesi” olarak hep horlanmış, ezilmiş, suçlanmış, görmezden gelinmiş… Ne zamanki paralanıp biraz başını kaldırmaya başlamış o zaman “ radara” girmiş “ seveni “ çok olmuş; en azından o böyle düşünüyor. Onun lügatinde gücün karşılığı, sevgi, saygı, insanca yaşamak, yok sayılmamak. Döndürdüğü tüm yasadışı işleri bir kenara koyarak söylüyorum, en ciddi hatayı Kartal; kendi adaletini, kendi sağlamaya çalışırken yapıyor, burada da kolluk güçleriyle yani Efe’yle kafa kafaya geliyor! Aslında onları neredeyse can düşmanı yapan şey, bize henüz muğlak. Neticede Kartal da sıradan bir suçlu ancak katille teması, Efe’yle ona savaş baltalarını indirterek tek bir hedefe beraber yürüme mecburiyeti getirdi. Bence Kartal şantajı beyninden silip olayın ciddiyetini anladığında bu işbirliği ancak sonuç vermeye başlayacak, soruşturma ivme kazanacaktır. Katille Kartal’ın avuçlarındaki eş damga da varsın şimdilik sadece bizim bildiğimiz bir düğüm olarak saklı kalsın!

Efe, ilginç bir karakter. Bir ateş parçası olarak etrafta dolanıyor ancak ilk kıvılcımı kimin ya da neyin çaktığını, öfkesinin ve Kartal olayını “şahsileştirmesinin” altında yatan sebebi bilmiyoruz. Ne ailesi belli ne de kökleri. Babam dediği meslektaşı Halit Amir’i kaybedince iyice şirazesi kaydı ama katili bulmak zorunda, onun da kilidi Kartal’ın elinde. Benim Efe’yi anlamam için önce motivasyonunu bilmem lazım ve keşke ilk bölümde bu verilseydi diye hayıflanmadan edemiyorum. Elimde bazı doneler var aslında: Bir insanın caddede karşıya geçerken arabaları umursamayacak kadar gözü kara olması için ne yaşaması gerekiyor mesela? Yahut bir emniyet amirinin burnuna kafa attıran dürtü ne olabilir? Hedefe ulaşmak uğruna kuralları hiçe saymak, işleri “tek tabanca” olarak kotarmaya çalışmak neyin sonucudur? Ve hepsinden önemlisi “Benim suçum, onu koruyamadım!” diyerek rahmetli Halit Amir’in eşinin önünde diz çöken Efe’nin ilk ve tek suçluluk duygusu bu mu acaba? Lafın özü şimdilik Efe, benim için dolaşmış bir ip yumağından farksız ancak bulduğum boş uçları çekiştirip düğümü çözmeye gönüllüyüm gönderin gelsin, tabii benden önce Kartal’ın kardeşi Leyla bu işe soyunmazsa!

Seri katil İrfan, sanırım benim gözümü kırpmadan izlediğim yegâne karakter oldu. Öteden beridir derinlikli, iyi işlenmiş  “kötü” adamların hastasıyım ki zaten onlar hikâyeyi de, aydınlık tarafı da aynı oranda yüceltiyorlar. İrfan’ın sosyopatlığı onu hikâyede bambaşka bir yere koyuyor. Kurbanlarını seçerken  motivasyonu ne, bilmiyoruz ama vicdan azabı hissetmediği ve pişman olmadığı çok belli. Yalnızca Kartal’ın elindeki damgayı gördüğünde geri adım attı, empati kurdu ve yaşaması için elinden geleni yaptı. Onları birbirine bağlayan damga hikâyenin de düğümü ve bu noktada merak unsurunun çok kuvvetli olması büyük bir artı. İçe dönük, sessiz bir adam İrfan ve hiç şüphesiz o da bir “yolcu” tıpkı seçtiği Neşet Ertaş türküsünde olduğu gibi. Halk türküleriyle bağını gördüğümüzde sazını, dili yaptığını ve türkülerin mısralarıyla konuştuğunu hissedebiliyoruz onun. İşyerine bir hayalet gibi girip bir hayalet gibi çıkıyor. İnsani ilişkilerini minimize etmiş, kendisine dokunulmasına bile tahammülü yok; daha da önemlisi silik ve ezik insan görüntüsünü içindeki katili gizlemek için harika şekilde kullanıyor. Karısıyla ilişkisinde bile mesafeli, soğuk. Neredeyse her katil gibi onun da bir sığınağı var ve panodaki kâğıtları gördüğümüzde onun daha, işin başında olduğunu anlıyoruz. Cinayetlerini fotoğraflarla ölümsüzleştirmesi yaptığı işle gurur duyduğunu gösteriyor ve kurbanlarının üzerine attığı “ üç kuruş”, alamet- i farikası olarak ortada duruyor. Onun geçmişine dair benim elimdeki tek ipucu, tam bir profesyonel gibi davranması. Kartal’la fiziksel mücadelesi onun hiç de sıradan bir insan olmadığı hatta askeri bir geçmişi olabileceği izlenimini verdi bana. Bu gizemli yolcunun gerçek istikameti nedir? Onu da zaman gösterecek.

Üç Kuruş, kurduğu dünya itibarıyla beni arada bırakan işlerden biri oldu. En baştaki enfes sekansın büyüsüyle beni içine alırken replikler, bazı karakterler ve mekânlarla yabancılaştırıp dışarı attı. Kısacası net bir Araf’ta kalma durumu yaşadım, girişte yakaladığım atmosferin lezzetini, dizinin geri kalanında bulamadım. Sıklıkla anlatımın dağınıklığına hayıflandım ve karakter bolluğundan kim kimdir, net olarak çözemedim ki bazı karakterlerle henüz tanışmadık bile. Müzikler fazla baskındı ama tema tınılarını beğendim. Çekimlerde de ekstra bir orijinallik göremedim. Günün sonunda castı ve konuyu cazip bulan seyircinin takipçisi olacağı kanaatindeyim, yolu açık şansı bol olsun.

Böyle zor bir zamanda yazan, yöneten, oynayan ve emek verenlerin yüreklerine sağlık.

 

* “Çingene” ifadesini özellikle kullandım çünkü tanıdığım Romanlar kendilerini “Roman” değil bu kelime ile ifade ediyorlardı ve ben de kültürü bu sözcüğün daha iyi temsil ettiğini düşünüyorum.

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.