YAZAR:Şeyma BULUT

Geçtiğimiz hafta Sefirin Kızı’na Sancar’la gizemli bir kadının kulübedeki karşılaşmalarıyla veda etmiştik. “Her şey bitti denilen yerde başlar!” mottosuyla yeni serüvenine atılan dizi, tam da söylendiği gibi şekillenmeye başladı. Sancar ve adını yeni öğrendiğimiz Mavi’nin hikâyesi, destanın öldüğü kulübede başladı. Şimdi bana kızacaksınız biliyorum ama mekândan duyduğum rahatsızlığı daha önce de söylemiştim ancak yinelemekte fayda var. Orada başlayacak olan hikâyeye inanmakta ve kabul etmekte çok zorlanıyorum ben. 30 küsur bölüm boyunca bir destanın mabedi olarak gördüğüm mekânda, başka bir kadınla yaşanacaklar bana gerçekten uzak ve zorlama geliyor ki bu hafta diziyi izlerken bunu, iliklerime kadar hissettim.

Sefirin Kızı bu hafta benim için oldukça zorlayıcıydı aslında. Özellikle Sancar’ın ruh hâli beni yeniden duygudan duyguya sürükledi.

Sancar, hayatının belki de en zor zamanlarını yaşıyor. Yemek yiyemiyor, uyuyamıyor, gülemiyor. Tam anlamıyla bir çöküşte diyebiliriz. Zaten Nare’nin gitmesi onda tamiri mümkün olmayacak yaralar açmışken bir de Gediz’in ani ölümü zaten yıkık dökük olan ruhunu iyice un ufak etti. Yıllar önce girdiği cendereden çok daha büyük bir çıkmazda şu anda çünkü ilk yıkıldığına hayatında hiç değilse Gediz vardı, şimdiyse yaşadığı tüm zorluklarla tek başına mücadele etmek zorunda. Yukarıda dedim ya, beni duygudan duyguya sürükledi çünkü ne yaptığını ve yapmaya çalıştığını anlamak oldukça zor. Bir yanda ailesini, kızını ayakta tutmaya çalışırken diğer yanda hiç tanımadığı bir kadını korumaya, kurtarmaya çalıştı. İşin aslı, bunu önce çok yadırgadım. Evini, marinasını açtı, elinden geldiğinde yardımcı olmaya çalıştı ama kızın peşinden oradan oraya koşması biraz sersemletti beni. Sonra oturup düşününce aklıma tek bir sebep geldi: Sancar, Nare’ye yardım edemedi, onu koruyamadı. Ne yıllar önce başına gelenlerin ardından onu kurtarabilmişti ne de şimdi. Bana kalırsa bu durum, onda çok büyük bir travmaya sebep oldu. Herkese yardım eden, elinden tutan Efe’m en sevdiğinin ellerinden kayıp gitmesine mani olamadı bu yüzden de Nare’ye mezar olan kulübede karşısına çıkan yardıma muhtaç bir kadın için kendini harap etti.

Sancar, geçmişindeki yüklerle mücadele ederken ne yazık ki gözünün bebeği kızının durumunu pek göremiyor. Melek annesinin gidişinin ardından en sevdiği oyun arkadaşının da öldüğünü öğrenmesiyle iyiden iyiye  içine kapandı. Daha bu yaşında, küçük omuzlarına bir dünya yük bindi ve işin kötü yanı kızın günden güne içine kapandığını, göz yaşlarını, travmasını kimse göremiyor. Evet oyunlar oynuyorlar, yanında olmaya çalışıyorlar ama asla yeterli değil. Nare, çok güçlü bir kız çocuğu yetiştirmiş olsa da o hâlâ küçük bir çocuk ve profesyonel yardıma ihtiyacı var. Umarım Sancar bunu yakın zamanda görebilecek bir ruh hâline bürünebilir. Kızının yanında oynadığı bu mutluluk oyununa Melek asla inanmıyor çünkü Nare, zaten bir ömür oynadı bu oyunu, onun alışkın olduğu bir piyes bu.  Bu sefer aynısını Melek de oynamaya çalışıyor ve başarılı da oluyor ki onun kötü gidişatı etrafındaki herkesin dikkatinden kaçıyor. Umarım artık birileri bu çocuğun girdiği cendereyi görebilir yoksa sıradaki kaybedilecek can, Melek’ten başkası olmayacak.

Sancar’ın kızının durumunu görmesi, biraz zaman alacak gibi duruyor çünkü şimdilik geçmişinde derin izler bırakan olmamışlıkları, karşısına çıkan yeni bir insanla oldurmaya çalışıyor. Mavi’nin gizemli hâlleri beni yorsa da Sancar’ı çok iyi anladım. Geçmişinde yapamadığını şimdi yapabilmenin derdinde. Bu yüzden fırtınalı denize doğru yola çıkan bir kadını kurtarabilmek için oradan oraya koşturdu durdu. Yeniden kaybetmeyecekti, bu defa olmazdı. Bu yüzden bütün imkânlarını seferber ederek bir kadının daha kayıplara karışmasına müsaade etmedi. Mavi’yi girdiği fırtınanın içinden söktü aldı ve adını aldığı mavi sularda güvenli bir yolculuğa çıkardı. Bu sahneler oldukça güzel olsa da ne yazık ki aynı şeyleri bu ikilinin tüm sahneleri için diyemeyeceğim.

Yazının başında da dediğim gibi bu kulübe meselesi beni çok rahatsız ediyor. Sahilde ikisi arasında kurulan bağa tam inanmaya başlamışken, kulübeyi gördüğüm anda hepsi yerle bir oluverdi. Bunun sebebi de tabii ki Sancar!

Sancar, ihanete uğradığını düşündüğünde silip atamamıştı aşkını. Asla unutmamış ve o ihanetin acısıyla yaşayabilmişti yıllarca. Hatta yeniden evlenmeyi bile kendisi için değil, kardeşleri için kabul etmişti. O zamanlar da kulübeyi ilk gördüğümüzde olduğu gibi kaldığını fark etmiştik. Yani oraya gidememişti. Tamam, kızı için yeniden orayı inşa etti, Melek’in mutluluğu için sevdasına mezar olan o yere katlanacaktı ama hiç tanımadığı biri için bunu başarabilmesi pek Sancarlık gelmedi bana. Elbette her son, yeni bir başlangıçtır ama bambaşka bir yerde, taptaze bir başlangıç yapılsaydı çok daha etkileyici olurdu diye düşünüyorum. Senaristlerin işine karışmak asla haddim değil ama mevcut vaziyete de inanmadığımı belirtmek de en doğal hakkım diye düşünüyorum. Aradan biraz zaman geçseydi, yaralar kabuk bağlasaydı belki ama şimdi yok arkadaş, olmuyor. Hele de günlerce uyuyamayan Sancar’ın birdenbire orada tüm dertlerinden sıyrılarak uyuyakalması mantığımın sınırlarını oldukça zorladı. Umarım ayakları yere basmayan bu mesele bir an önce ikna edici gerekçelerle temellendirilir. Çünkü olayların temelleri askıda kaldıkça yeni hikâyenin ikna ediciliği de aynı ölçüde yetersiz olacak.

Gelelim Mavi’ye… Yağmurlu bir gecede tüm ürkekliğiyle karşımıza çıkan bu kadınla ilgili hâlâ hiçbir şey bilmiyoruz, hâlâ ve hâlâ gizemini koruyor. Mavi, bir şeylerden kaçan, ürkek ve umutsuz bir kadın. Umutsuz dedim çünkü Sancar onun sorunlarını çözebileceğini söylediğinde, sorunlarının çözülmez olduğunu ve kimsenin onu merak etmeyeceğini söyledi.  Aslında önce kimseden kaçmıyor mu acaba diye düşünsem de sonra, bir tekneyle ülkeyi terk etmeye çalışmasından dolayı buna emin oldum. Neyden veya kimden kaçıyor bilmiyorum ama artık bu konuda en azından karakterin hikâyesi ve Sancar’a nasıl bağlanacağı hususunda ufacık da olsa kırıntı görebilmeyi bekliyorum.

Bu hafta Sancar’la Mavi cephesinde olaylar bu şekilde gelişirken Efeoğlu Ailesi’nin geçmişinden kesitler ortaya çıktıkça Elvan’ın bu ailenin kızı değil, kurbanı olduğunu düşünmeye başladım. Yahya’nın kısır olduğunun gizlenmesi, sanki ailenin genişlememe sebebi Elvan’mış gibi gösterilip bir kadını hiç çekinmeden, sırf ailenin adı çıkmasın diye yöre halkının önüne atmak hangi vicdana sığdı? Elvan ki zamanında ailenin soyu devam etsin diye kendi kocasına eş bulmaya bile kalkmış bir kadın. Onun gözlerinin içine baka baka böylesine bir yalanı yıllarca sürdürmenin savunulacak ya da anlaşılacak bir yanı olduğunu düşünmüyorum. Bir yanda Dudu’nun hakaretlerine ve  aşağılayıcı bakışlarına maruz kalması, bir yanda ona kızım diyen Halise’nin de bu mutsuzluğa evet demesi beni çok şaşırttı. Umarım Elvan kendisinden saklanan bu korkunç gerçeği öğrenir  bir gün ve gerçekten özlemini çektiği, hak ettiği mutluluğa kavuşabilir. Bunun artık Yahya ya da ailem dediği insanlarla olabileceğine inanmıyorum ben.

Kahraman’dan söz etmemek olmaz. Dizinin kötü adamıydı, Kahraman Boz! Geldiği günden beri de hikâyenin gelişmesinde büyük bir rol oynadı. Yeni girilen yolda kendine nasıl bir yer bulacak bilmiyorum ama ben açıkçası onun yarım kalan mazisinin varacağı noktayı oldukça merak ediyorum. Umarım orada da eksik kalmam ve çok sevdiğim karakterlerden biri olan Kahraman Boz’un hikâyesinin varacağı noktayı hep birlikte görebiliriz.

Gelelim diğer meseleye. Açıkçası ben artık umudumu yitirmiştim ama sonunda beklenen oldu. Zehra ve Kavruk’un kavuşması neredeyse 1.5 senedir beklediğim bir şeydi. Geçtiğimiz hafta demiştim ya sevdasını kalbinde en güzel taşıyanlardan biriydi Kavruk diye. Bu fikrim ilk bölümden beri asla değişmedi. O yanmış bir adam. Hem de aşk ateşinin içinde kavrulmuş, manileriyle içindeki dışarı vurabilmiş biriydi. Bu dizide bir aşkın sonunda mutluluğa erişmesi benim de yarınlara olan umudumu perçinledi. Umuyorum ki artık aralarına kimse girmez de vuslatlarını hak ettikleri bir biçimde yaşarlar.

Sefirin Kızı’nın geldiği durumu daha ayrıntılı anlatmak istiyorum ancak henüz erken. Biraz daha sabredip en azından senaristlerin ortaya koyacağı yeni çatışmayı beklemek istiyorum. İşte o zaman uzun uzun konuşacağız.

Bu haftalık benden bu kadar. Haftaya görüşmek üzere.

Sevgiyle, sağlıkla kalın ve mucizelere inanmaktan asla vazgeçmeyin.

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.