Yazar: Ayça AKMAN

Üs yapım imzalı Benim Adım Melek, tanıtımları dönmeye başladığında bir kadın hikâyesi olması sebebiyle ilgimi çekmiş ilk bölümü seyretmeye karar vermiştim.  Ne var ki Berfu Ergenekon ve Nilüfer Özçelik’in kaleminden çıkan hikâye iki saat elli dakikalık maraton koşusu gibi bir bölümün ardından beni nefessiz bırakınca artısıyla eksisiyle İlk Durak’ı yorumlamak şart oldu.

Babasının “Öleydi de toprak ayıbını örteydi!” dediği bir kadının, Melek’in(Nehir Erdoğan) öyküsü karşımızdaki. Kökünü, ailesini çiğneyip yüreklerine basa basa yarım bırakmış ailesini, Halil (Kutsi) ile evleneceği düğün günü aşkı Alpay’ın(Kaan Çakır) peşi sıra Berlin ‘e kaçarak. İki dost aileyi düşman etmiş birbirine, baba Seyit Ali çocukluğum, gençliğim, yoldaşım dediği Cumali’yle küs kalmış yıllar yılı. Akıp giden zaman içinde kızının ne ölüsünün haberi varmış konağa ne de dirisinin…Buraya kadar her şey gayet akıcı ve ilgi çekici geliyor değil mi? Peki, bu bilgiye ancak son yarım saatte ulaşabildiğimizi söylesem yine aynı şekilde düşünür müydünüz? Benim diziyle ilgili temel problemim bu oldu ne yazık ki. Aslında potansiyeli olan bir konuyu seyirciyi can evinden vurabilecek şekilde işlemek varken gereksiz ayrıntılarla öykünün işgal edilmesinden hiç hazzetmediğimi belirtmeliyim. Düz bir senaryo, çatışmadan yoksun bir akışla birleşince o iki saat elli dakika geçmek bilmedi, yalan yok. Yan karakterlerin tamamını ve birçok yan öyküyü ilk bölüme doldurma gayretini anlamlandıramadım, hele hele bu uğurda Halil karakterini figüran düzeyine indirgemek ki kendisi öykünün Melek‘ten sonraki ikinci temel taşı sıra dışı bir tavırdı benim baktığım yerden. Son sekansta yirmi yıl sonra geldiği konakta Melek’le karşılaşan Halil’in ne yapacağına, Melek’in ailesinin onu nasıl karşılayacağına yaslanan hikâye bize bir çatışma sunmadı maalesef. Melek, Halil’i sevmiyor belki ancak artık ikisi de bekâr insanlar, eğer Halil onu affederse birlikteliklerinin önünde hiçbir somut engel yok. Karadağlar’sa elbet eninde sonunda kabullenecek kızlarını da çocukları da. Hâl böyleyken hiçbir düğümün olmadığı bu öyküde  merak unsuru nasıl sağlanır, ben bilemedim doğrusu.

Antep’in geleneksel konaklarında yaşayan iki aile yemek kokularına uyanmış, cıvıl cıvıl bayram sabahını karşılarken Berlin’in beton binaları arasında yürüyen kadına odaklanan kamera, bizi hakkında hiçbir şey bilmediğimiz Melek’le tanıştırdı ki bu iki zıt dünya detayını sevdiğimi belirtmeliyim. Ama elimizde onunla empati kurabilecek hiçbir unsur yokken pat diye Nilipek’in şarkısı girince devreye “Neyin duygusunu veriyorsunuz acaba?” diye sormadan da edemedim. Eş ve çocuklara değinmeden önce öykünün Berlin ayağı, birçok yönden aksadığından seyir zevkimin oldukça düştüğünü belirtmeliyim. Melek’in kocası Alpay içki, kumar, âlem üçgenine sıkışmış, şiddete meyilli, vicdansız bir baba ve henüz derinliği olmayan bir tipleme. Melek‘in 19 yıl çektiği onca çileye rağmen neden ona tahammül ettiğini ancak yaptığı hatanın kefaretini bile isteye ödediğini düşündüğümüzde anlayabiliyoruz. Ektiğini biçtiğinin farkında bir kadın o. İsyan etmiyor sadece kabulleniyor. Bu kabulleniş onu bir yüzleşmeye de itiyor çünkü o hata yaptığını, küçükken hata yapılabileceğini düşünüyor ve içten içe affedilmeyi bekliyor. Ama tüm bunlar yine de onun gücünün nereden geldiğini bize açık etmiyor. Babasını çok sevdiğini adını oğlunda, hatırasını öpüp kokladığı resminde yaşattığını gördüğümüzde anlıyoruz. Fakat onu bu kaçışa iten sebepleri Halil’le evlilik yolunu döşeyen taşlar bize verilmeden temellendiremiyoruz. Eğer ölümcül bir hastalığı olduğunu öğrenmeseydi Melek, silkelenip kendi kaderini avcunun içine alarak geçmişiyle hesaplaşmaya karar verir miydi, emin değilim fakat kocasının onu aldattığını öğrendiğinde sarf ettiği “O, benim hiçbir şeyim…” cümlesi yeni hayatına attığı ilk ciddi adımdı bu kesin.

Aldatılmak ve boşanma neredeyse klişe Almanya’da yaşayan bir Türk kadını için. Senaryo bazında bakıldığındaysa benim için sürpriz yok. Bu noktada konunun nasıl işlendiğine bakar ve çekincemi koyarım. Ne olursa olsun tam bir kimlik tespiti yapılmadan boşanma gerçekleşmeyeceğine göre Alpay’ın sevgilisi Funda’nın Melek’in yerine geçip boşanma davasına çıkması yani kimlik sahtekârlığı nereden tutsam elimde kaldı, diyebilirim. Hangi devirde yaşıyoruz, Melek’in fotoğrafı hâkimin önüne düşmeden o boşanmanın gerçekleşmesine imkân var mı? Bir de üstüne küçük oğlanın velayeti kadının beyanıyla babaya devrediliyor! Tabii bunun bir de yurt dışı ayağı var ki orası tümden muğlak. Velayeti babada olan Seyit Ali’yi ve polisin aradığı büyük oğlunu pasaport kontrolünden geçirebildiğine göre Melek’in sıra dışı yetenekleri olmalı diyor ve susuyorum. Tabii muhterem eşi ve sevgilisi devletten nafaka alacakları için çocukların peşini bırakmayacak, onların ardı sıra Antep’e geleceklerdir hiç şüphesiz. Bir uçak kazasına kurban gidip hepten yok olsalar hiç gözüm aramaz ya neyse. Bu arada Nehir Erdoğan’ın oyunculuğuna söyleyecek hiçbir lafım yok ancak belki genç olması sebebiyle yetişkin çocukları olmasını yadırgadığımdan belki de çocuklardaki karakter tutarsızlıkları çok öne çıktığından bir türlü bana Melek’in dramı ve aile duygusu geçemedi ne yazık ki. Kerem’in muhtemel baba kaynaklı şiddet meylini anladım ama sorumsuzluğuna ikna olmadım. Öte yandan kızın anneye olan isyankâr tavrını temellendirecek hiçbir unsur göremedim. Defne’nin, babasının annesini hileyle boşadığını öğrenmesine rağmen babasını tercih etmesi, ilk defa gördüğü Funda’ya tepki bile vermemesi, kardeşini bir başına evde bırakacak kadar ruhsuz olması, sonra da sorgusuz sualsiz Antep’e gelmesi öyle havada kaldı ki üzerinde fazlaca konuşmak bile gelmiyor insanın içinden.

Öykünün Antep ayağı neyse ki benim için çok daha tolere edilebilir ve akıcıydı. Yine de “keşke“ demeden edemiyorum çünkü Halil’le tanışamadan hakkında hiçbir şey öğrenemeden geçti gitti koskoca bölüm. Aslında hikâyenin en başına döndüğümüzde buna pek şaşırmamamız gerekir zira biz ana karakter Melek’le de Antep mutfağını şöyle bir tepeden tırnağa ziyaret ettikten sonra tanışabilmiştik. Elbette yöresel tatları, yöresel müzik eşliğinde sunarak o damardan seyirciyi yakalama çabasını anlayabiliyorum, bu bir tercih meselesi saygı duyarım. Lakin ben bir izleyici olarak önce diziye adını veren karakterle sonra da kaderine dokunduğu Halil’le empati kurabilmek isterdim. Ne karşılıksız aşkına ikna olabildik onun ne aklına girebildik. Öfkesini sedefe işlediği, yıllar boyu hiç evlenmediği hakkında bize sunulan yegâne şeylerdi çünkü. Karadağların gelini Kadriye kadar işlenmedi, bölüm boyunca Halil. Kadriye demişken doğallıktan uzak abartılı oyunculuğun biraz küçülmesi gerektiğini söylemezsem içimde kalır, zira duayen oyuncuların arasında fazlasıyla göze batıyor bu durum. Bir “keşke” de Mahmut rolünde Muharrem Türkseven’e gitsin benden. İstanbullu Gelin de canlandırdığı karakterin benzerini görmek şaşırtıcı oldu benim açımdan, daha ters köşe bir rolde görmek isterdim kendisini doğrusu.

Karakterler söz konusu olduğunda hikâyenin baktığı yerden ne siyahı ayırt edebiliyor gözlerimiz ne beyazı ne de griyi. Tatlıcı Cumali’yle Kebapçı Seyit Ali öylece Arafta duruyorlar. Kimine göre 19 kimine göre 20 yıldır onları barıştıramayan Hafız Dayı, tam da Melek’in Antep’e geleceği gün küsleri barışmaya nasıl ikna etti şaşkınım. Mithat’ a da kocaman bir aferin! Sen ne yaşadın da ablanın alnına kurşunu sıkacak kadar insanlıktan çıktın acaba, o baba bile öldü sayıp diri diri kalbine gömmüşken?

Bir hikâyeyi izleyicinin gözünde sahici kılan kurulan dünyadır kuşkusuz. Antep’te seçilen mekânlar, kostümler bir olmamışlık hissi uyandırmadı bende. Ancak rejinin Berlin’ de kurduğu evren beni hiç içine çekmedi, ikna olamadım. Funda’nın evi özellikle gerek renkleri gerek atmosferiyle oldukça iticiydi. Ha amaçlanan buyduysa başarılmış, amenna. Açık hava çekimleri özellikle de yurt dışında ilave bir önem kazanır. Kötü diyemem ancak aman aman bir özenilmişlik de hissetmedim Berlin çekimlerinde. Fakat iki konuda eleştirim olacak. İlki, Alpay merdivenlerden duruşma salonuna çıkarken kameranın bir kadına zoom yapması: Acaba ardından ne çıkacak diye meraklanırken bir de baktım ki sebepsizmiş, bu bence olmaması gereken bir hata. İkincisiyse flashback kullanımı: Yüzmüş yüzmüş, kuyruğuna gelmişiz gerilim çıkmış tepe noktasına; Melek, tam konağın kapısını çalacakken flashback girmenin manası nedir Allah aşkına? Amaç tansiyonu sıfıra düşürmekse başarılmıştır tebrikler!

Benim Adım Melek konusu itibarıyla kadın izleyicinin ilgisini çekecek, Total’e hitap eden bir iş. Ben izleyicisi olmam ama Melek‘in hikâyesini kendisine yakın bulanlar takip edeceklerdir kanaatindeyim. Şansı bol yolu açık olsun.

Yazan, yöneten, oynayan ve emek verenlerin yüreklerine sağlık.

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.