Yazar: Sinem ÖZCAN

Geçen haftanın finalinde Sanem’i, çıkmaz sokakta karşısına dikilen “duvar”la bırakmıştık. Ben bir hafta boyunca en çok o sahnenin bütününü merak edip durdum. Bir itiraf geleceği belliydi ama Sanem, yangına yalnız başına mı dalacaktı, Emre’yi hatta Aylin’i de çekip alacak mıydı yanına? Neyi, ne kadar ve nasıl anlatabilecekti?

Ben baştan beri Sanem için “Yalan söylemeseydi, yalanın gerekçesi olmaz!” diyemedim, hiç. Bazen yalanın gerekçesi olur, çünkü. Köşeye sıkışırsınız, tuzağa düşersiniz ya da bir anda öncelik sıralamanız altüst olur ve yalan söylemek zorunda kalırsınız. Karşısındaki Can olmasaydı Sanem; anlatabilir, açıklayabilir ve hatta kabul de görebilirdi. Gel gör ki Can, kendi travmaları nedeniyle bu noktada sakin ve sağduyulu düşünecek durumda değil. Sanem’e soruları sorup vermeye çalıştığı cevapları dinleyememek, o yaklaştıkça dokunmasın diye alabildiğine kaçmak ve anlamaya çalışmak yerine anlamamaya odaklanmak Can’ın asıl kavgasının kendisiyle olduğunu gösterdi, bize. Onun kafasındaki “put” yıkıldı çünkü. Konu artık Sanem’in yalan söylemesi değil, konu artık Can’ın kafasındaki cennetten inme meleğin aslında bir insan olduğunu fark etmesi.

Olup bitene mantıkla yaklaşmayı başarabilse baştan beri asıl azap çekenin Sanem olduğunu fark edecekti aslında. Aşkını doya doya yaşayamayan da sevilmenin keyfini çıkaramayan da bu ilişkide bir türlü huzur bulamayan da Sanem’di. Çünkü o bir planla yalan söylememişti dahası Emre’nin gerçek yüzünü anladığı andan beri de bunu itiraf etmeye çabalamıştı. O yalan hep sırtına kambur olmuş, üstelik zamanla yalanı yalanla kapamak zorunda kalmış ve bunun altında ezilmişti. Can’ın çocuksuluk, ne yapacağı belli olmama, bir anı başka bir anına uymama diye tanımladığı ve onun farklılığına verdiği tüm tutarsızlıklar Sanem’in yaşadığı azabın dışavurumuydu aslında. Çünkü yalanın, bölünerek çoğalmak ve söyleyeni içine alıp yutmak gibi bir özelliği var.

Bana asıl ilginç gelen, Can’ın Sanem’den uzaklaşmak ve kaçmak için debelenirken “Seni kırmak istemiyorum!” deyivermesi oldu. Öfke gözünü kapkara ettiğinde bile bir insan bu cümleyi kuruyorsa için rahat olsun Sanemcim, düşündüğü gibi rahatça arkasını dönüp gidemeyecek demektir. Ayrıca Sanem’i kırmak istemeyen Can, Emre’yi kırabileceği ile ilgili en ufak bir kaygı filan da yaşamadı. Dümdüz yürüdü üstüne. Emre, şu an için onun kapsama alanında değil! Ona duyduğu şey sadece öfke. Emre’ye kırılmaya vakit bile bulamadı. Sanem, onun bütün varlığını tuzla buz etmişti, çünkü. Yanlış anlaşılma olmasın. Ben Can’ı yürekten anlıyorum ve ihanete uğramış olmak bir yana, bunu yapmayacağına inandığı tek insan tarafından kandırılmış olmanın onu yıktığını görüyorum. Ne var ki Can, çok duygusal bir adam ve şu an o duygular varlığının kontrolünü bütünüyle ele geçirmiş durumda. Can’ın kavgası sadece Sanem’le değil, asıl kendisiyle. Ondan vazgeçmeyi başaramadığı için kendisiyle savaşıyor. Arkadaşını, annesini ve kardeşini silip geçen adam, sarıldığı ilk anda, refleks olarak o kadının saçlarını öper gibi okşuyorsa hiç merak etme Sanem’cim volkan püskürtmeyi bıraktığında gerçekle yüzleşecektir. Kalesinin bütün duvarlarını önüne dikmiş bir adama, o duvarların önünde dolaşarak ulaşılmaz. İçeri girmek için kendine yeni bir gedik açmak zorundasın! İşte, bu yüzden baştan beri Sanem’e “Kızım, bu adamla konuşulmaz. Otur, yaz!” deyip duruyordum. Sanem, emin olamasa da biz biliyorduk. Can kayıtsız kalamaz ve açar, okur yazdıklarını. Can’ın “Yazmayı bırakma, hayallerini de…” notunu görünce Sanem’in aklına düşen fikir, bana bir “Oh!” dedirtti. Şu anda ona doğru dürüst dert anlatmanın tek yolu sözlü değil yazılı iletişim çünkü.

Açıkçası, bölümü bu perspektifle sakin sakin izliyor; Can’a kâh gülümseyerek kâh üzülerek bakıyor ve nereye kadar ayak direyeceğini anlamak istiyordum. Sonra birden, bir şey oldu ve Can’ın duygusallığına tepeden tepeden bakan, hafif alay eden Sinem, oturduğu tepeden bir anda alaşağı olup yere fena çakıldı. Bence bölümün en harika yeri, şu merdiven sahnesi geliverdi ve ben, Can’ın duygusallığını alıp sırtıma geçirmiş ve sahnenin içinde kaybolmuş buldum kendimi. Beynim, nereleri kurcaladı, bilemiyorum ama gri kıvrımların arasında bir fon müziği bulup çıkardı ve ben o andan sonra bölümü kafamda sürekli dönüp duran “Bembeyazdım siyaha çaldım / Yolumu kaybettim hep kayıp kaldım /Ellerinde çırpınan bir aşktım /Umudu kaybettim umutsuz kaldım” dizelerinin melodisi eşliğinde izledim ve yüksek müsaadelerinizle dağılıp kaldım.

Diyaloglarıyla, oyunculuklarıyla ve çekimiyle son derece etkili bir sahne çıkmış ortaya. Çağrı Bayrak başta olmak üzere, herkesin emeklerine sağlık. Akşamdan beri döne döne izledim ve her seferinde bayıldım. O sahneye kadar, ısrarla gözlerini Sanem’den kaçıran bir Can izledik biz. Dile getirdiği gibi bakamıyordu Sanem’in yüzüne. Ta ki Akif’in ona “Birkaç saniye gözlerine bak ve ne hissettiğini gör!” öğüdüne uyuncaya kadar. İlk defa merdivenlerde gözlerini kaçırmadan baktı ona. Sanem’in “Ne düşünüyorsunuz?” sorusuna verdiği “Sanem’i…” cevabından sonra da bence Can’ın “gerçek” aşk itirafı geldi. “Sanem’in kokusunu, Sanem’in gülüşünü, Sanem’in dokunuşunu, Sanem’in gözlerini… Öpmek istiyorum Sanem’i. Sonsuza kadar bırakmamak… Yanımda tutmak…” Biz Can Divit’in Sanem’e âşık olma nedenlerini önem sırasıyla teker teker öğrendik. Ondan da ötesi bu aşkın onda yarattığı “bağlanma” ve “iki kişilik dünya” hayalini de gördük. Gördük ama bunları söylerken o kadar acıtıcı ve inciticiydi ki Can. “Sen” demedi hiç, hep “Sanem” dedi konuşurken! Bilerek ve isteyerek ötekileştirdi, bileyerek ve isteyerek uzaklaştırdı karşısındaki Sanem’i duygularından ve ardından son noktayı koydu: “Ama sen, o Sanem değilsin!” Sanem’le birlikte benim de canım öyle bir yandı ki o cümleyle… Bir insana söylenebilecek en ağır söz bu, bence. Başta “Seni kırmak istemiyorum.“ dediği kadını, o cümleyle darmadağın etti. Bana sorarsanız kırmanın bundan ağırı yok! Ve… Birini bu kadar incitmek için de çok ama çok incinmiş olmak gerek.  Bir yalnızlık şarkısı / Koyar gider başucuma aşk / O yalnızlık şarkısı / Çalar durur hep başucumda / Seni kaybettim! Seni kaybettim…

Sanem, çok akıllı bir kadın. Saçmalaması, dengesizleşmesi hep Can odaklı. Onun dışında mantığına hep kulak veriyor ve Emre’nin ortaklık sözleşmesini ele geçirmesi de Fabri’yle diyaloğu da bunun en somut kanıtı. Ortaklık sözleşmesi Emre’ye karşı elini çok güçlendirecek ve onun kendisini köşeye sıkıştırma çabalarını zaman içinde savuşturmasını sağlayacaktır.

Fabri’nin parfüm konusundaki ısrarına rağmen de son ana kadar sağduyusunu hiç elden bırakmadı. O parfüm artık sadece Sanem’in değil… Öyle olsa bir an tereddüt etmezdi ama artık o bir “koku” değil, Sanem & Can aşkının imzası. O kokuyu satmak demek, Can’la ilişkisini satmak demek… O nedenle son ana kadar ne sunulursa sunulsun buna yanaşmadı. Hatta “Size o kokuyu değil ama ondan daha iyisini yapabilirim.” diyerek kapadı konuyu. Fabri, Can’ın yanında Sanem’e emrivaki yaptı diye düşünüyorum ben ve gönlüm ne olursa olsun o kokunun formülünü vermesinden yana değil.

Fabri’nin açıklaması Can’ı iyice karmakarışık eder mi eder. O kokuyu satan Sanem, Can için aşkını feda etmiş demektir. Bir yanıyla bunu düşünür ama öte yandan diğer yanıyla Sanem için o kokunun feda edilebilir olduğunu zannedip bir kez daha incinir. Can’ın iç karmaşası, Sanem’in Fabri’yle anlaşmasının detayını net olarak anlatmasına kadar da sürer. Can, şu ana dek Sanem’in mektubunu okumadı ama Fabri’yle yaşananlardan sonra okuyacaktır. Mektubu okuyup anlaşmanın şartlarını da öğrenince affetme süreci başlar ve ancak ondan sonra Can, taşlarını getirip Sanem’in avcuna kendi rızasıyla koyar.

Demet Özdemir, bölüm boyunca Sanem’in üzüntüsünü öyle iyi taşıdı ki… Yavaşlayan yürüyüşüyle, yüzündeki acı dolu ifadeyle, coşkusunu yitirmesiyle, Can’a baktığı her an gözlerindeki derin sevgiyle bize bambaşka bir Sanem verdi bu hafta. Beni en çok etkileyen de her zaman cıvıl cıvıl, durduğu yerde duramayan, bir biçimde kalabalık içinde kendini fark ettirmeyi başaran Sanem’i alabildiğine geriye çekmesi oldu. Topluluğun içinde hep geri duran, asla ağzını açmayan ve hiç gülümsemeyen Sanem; görmeyi bilen herkese onda “bir şey” olduğunu sezdirdi. İyice küçültülmüş mimiklere ağırlaştırılmış hareketleri ekleyip âdeta görünmez olmak isteyen bir Sanem’i çıkardı bu hafta ve özellikle merdiven sahnesinde gözyaşına hiç başvurmadan yakaladığı o acı ve çaresizlik ifadesiyle beni benden aldı.

Benim de herkes gibi oyunculuğunu çok sevdiğim, takdirle seyrettiğim ve çıkardığı karakterleri hayranlıkla izlediğim birden çok oyuncu var tabi ama bir Tom Hardy bir de Can Yaman oyunculuğunun yeri bende apayrıdır her zaman. Karakterle, diziyle, filmle mesafemi kapatan ve her yaptığıyla beni derinden etkilemeyi başaran başka isim sayamam. Her tavrını, her vurgusunu, sesinin her tonunu ve her mimiğini anlamaya, dahası her seferinde “İşte, bu!” duygusuyla ekrana bakmaya bayıldığım bir tarzı var Sevgili Can’ın.

Bölüm boyunca pek çok yerde beynimdeki “Can albümüne” enfes kareler ekledi ama merdiven sahnesinde ve finaldeki performansları benim unutulmazlarım arasına şimdiden girdi. Fabri’nin Sanem’in şirketi nasıl kurtardığını anlattığı sahnede sürekli hareket eden gözleri, Sanem’e kaçamak bakışlar atması buna karşın yüz ifadesindeki donuklukla beni benden aldı.  Şaşkınlık, kıskançlık, hayranlık ve incinmişlik öte yanda Can Divit’in bile tam anlamlandıramadığı bir gurur… Kafasının içinde birbirine dolanan her şey adım adım geçti mimiklerinden. Zihnindekileri dışa vurmamaya çabalaması ses tonundaki tereddüde yansıdı. Yüz ifadesini dondurup içindeki ateşi buza çevirmeyi başardı ve hepsinden önemlisi tepkisizliğinin altındaki büyük tepkiyi, oradakilere değil ama izleyiciye bütünüyle geçirdi.

Merdivenlerde Sanem, “Ne düşünüyorsunuz?” diye sorunca dudağının kıyısındaki o fark edilir, edilmez minik acı tebessüm ve “Sanem’i” deyişi beni ekranın diğer yanından çekip merdivenin bir alt basamağına oturtuverdi. Elim yanağımda onun yüzüne bakakaldım ve o tebessümde “Ne yaparsam yapayım düşünmekten vazgeçemiyorum”, “affedemiyorum”, “vazgeçemiyorum” anlamlarının hepsini an be an izledim. O gülüşle aslında kendi acizliğiyle alay eden adamı gördüm,ben. Sesinin tonundaki kırgınlık içime işledi ve bakışlarındaki acı yüreğimi öyle bir yaktı ki… Canıma okudun, Sevgili Can Yaman; sana ben ne diyeyim? Aklını, çabanı ve emeğini yürekten alkışlıyorum.

Bu hafta ben, çok dolu ve çok iyi bir bölüm izledim. Ekran başında tadını çıkara çıkara seyrettiğim bu güzellik için ter döken herkesin emeklerine sağlık.

*Yorumu, benim beynimdeki melodiyle okumak isteyenler için Seni Kaybettim’in linkini buraya bırakıyorum.

 

 

 

Benzer Yazılar

Write a comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.