YAZAR: Şeyma BULUT

Bu sezon en merakla beklediğim işlerin başında geliyordu Kurşun. Hem bir hukukçu olarak hem de bu tip alışılmışın dışındaki işlerin müptelası olduğumdan heyecanla beklemeye başladım diziyi. İlk bölümle de beni almayı başardı. Hem izlemek hem de yazmak keyifli olur diye düşündüm. Üzülerek söylüyorum ki öyle olmadı. O güzel başlayan hikâye açılmadı bir türlü; inanması, içine girmesi zor bir şeye dönüştü. Birçok etmen bir araya gelince de ne yazık ki kaçınılmaz son geldi. Büyük umutlarla başlanan bir iş daha on bölümü görmeden final yaptı.

Orhan Atmaca iş peşndeBilen bilir, Engin Altan Düzyatan ismi benim için bir diziyi tek başına izleme sebebidir. Sevmem, gerçekleri görmezden geleceğim anlamına gelmiyor. Orhan Atmaca’ya ben bir türlü inanamadım. Bunda karakterin kötü yazılması elbette ki büyük rol oynadı ama üzülerek söylüyorum ki Engin Altan da ruhunu geçirmedi bana. Karaktere geldiğimde de sıkıntılar vardı. Başa döndüğümde bana sunulan karakter şuydu: Babasının ardından onun yolunu kendi değerleriyle yürüyen bir adam vardı. Kardeşinin ölümüyle savcı cübbesini çıkartıp gecelerin hakimi olmaya karar verip adalet için gözünü karartmış, tamamen hedef odaklıydı. Bunların yanında da üstüne basa basa merhametli ve iyi bir insan portresi çizildi. Peki, yedi bölüm boyunca böyle miydi? Üzülerek söylüyorum ki hayır. Onun gibi merhamet sahibi bir adam nasıl oldu da kendisi yüzünden ölen hocasına bir tek an üzülmedi. Yeni tanıdığı Gülce’ye duyduğu hüznü, yıllardır tanıdığı insana göstermedi. Gecelerin hakimi dendi, ilk bölüm dışında bunu da pek göremedik. Hadi diyelim ki hikâyenin gelişimi sürekli bunun olmasını engelledi. Masumları korumak için girdiğini söylediği bu yolda, Nuri’nin ailesi masum da olsa can yakacağım demeye başladı. “Senin ne farkın kaldı o zaman Nuri’ den?” diye söylenmeden geçemedim. Bir yerde senin de vicdanın yok, algısını bende uyandırdı. Nuri, düşmanlarına sevdikleriyle saldırıyordu, Orhan da bu yolu seçti. Düşmanın taktiğiyle savaşır eyvallah da o zaman benim intikamım her şeyin önünde der, anlarım. Söylediğiyle, yaptığı tutmuyorsa ben bu karakteri anlamam da inanmam da arkadaş. Ayrıca bu kadar büyük darbe yemiş bir adam iki gün sonra nasıl âşık oldu? Ben de sevdiklerimi kaybettim. Gözüm dünyayı görmedi. Benim kayıplarım normal yollarlaydı. Kimse öldürmedi onları. Sevgili savcının ise cinayetle kaybettiği bir kız kardeşi vardı. Dediğine göre de çok çok kıymetliydi. Nasıl oldu da birden aşka düşüverdi? Karşısındaki kadına planlarını bile riske atabilecek şekilde bağlandı? Kaldı ki karşısındaki kadın bir gazeteci. Her türlü gerçeği yazmayı kendine ilke edinmiş biri hem de. Etrafı bu kadar hainlerle sarılı bir adam, nasıl birden güvendi ona? Kusura bakmayın ama bütün bunlar bir araya gelince ben zerrece inanamadım bu adama. Zaten hikâyede beni tam anlamıyla yakalayan bir tek Leyla vardı. Orhan ise sınıfta kaldı, maalesef.

LeylaDizinin gözü kara gazetecisi Leyla, bence en iyisiydi. Mücadelesi, ailesiyle ilgili yaşadığı çatışma ve çıktığı yolda attığı adımdan, söylediği söze kadar harika bir ritmi vardı. Bu karaktere inanmamı sağlayan en önemli etken pek tabi ki ona hayat veren Burçin Terzioğlu’nun şiir gibi oyunculuğu oldu. Burada da olmamış, dediğim tek sahnesi yoktu. Güçlü kadınlara hep hayranımdır ben. Leyla da öyle bir kadındı. Güçlü, gözü kara, nahif ve iyi. Bir insanı sevmek için fazla da bir şey aramaya gerek yok. Onun özelikle Nuri ile olan sahnelerinin tamamına bayıldım. Baba – kız hesaplaşma havasındaki sahneler her anlamda doyurdu beni. Leyla tarafından baktığımda onun yaralı bir kız çocuğu hâline de âşık bir kadın olduğuna da cesaretine de hemen inandım. Kısa da sürse iyi ki tanıdım seni Leyla Devrim, dedim. Keşke bu inandırıcılık, dizinin aşk tarafında da kendini gösterseydi. Üzülerek söylüyorum ki olmadı, olamadı.

Orhan ve Leyla aşka geldiSon dönemde sıkça tartışılan bir konu kanlı canlı çıktı karşıma dizide. O da partnerlerin uyumu meselesi. Daha önce de demiştim. Benim bir çifte oldu demem için en az dört, beş bölüme ihtiyacım var. İlk bölümlerde sevsem de çiftin kimyası eksik geldi bana. Aradığım o tutkuyu göremedim. Tabi bunda bu aşkın yangından mal kaçırır gibi önüme konması da etkiliydi. Ancak bana kalırsa en önemli sebep Engin Altan ve Burçin’in kimyası tutmadı. İkili sahnelerde Burçin’in ahengini bir türlü yakalayamadı Engin. Bunun sebebi oyuncular arası iletişim eksikliği mi, hikâyenin açılamaması mı bilemiyorum. Hep bir şey eksikti orada. Hâl böyle olunca da olmuş bunlar diyemedim. Belki biraz geri planda kalsaydı aşk meselesi, gözüme batmayabilirdi. Dolu dolu göze sokulunca ve bir şeyler tam olmayınca da yakalayamadı beni ne yazık ki.

Oflu CELLAT oRHANIN YANINDABu olmamışlık diğer yan karakterler için de geçerli. Özellikle Oflu Cellat, sebebi varlığını anlayamadığım bir karakter. Orhan’ı büyütmüş, eskinin kabadayısı ve çok ünlü biri. Ana çatışmadaki bağlantısı, son dakika golü atması ve birkaç eski deyiş dışında tamamen boştu. Bir türlü oturtamadım onu ben. Belki son iki bölümde etkisi vardı ancak o da yetersizdi. Dizilerde yan karakterler ana çatışmaya dahil olamayınca ben kopuyorum. Oflu’da da öyle oldu. Bu tip dizilerde bize bir ağır abi lazım, demişler de o yüzden yazılmış gibiydi sanki. Bir de başıma bir şey gelmeyecekse bir şey itiraf etmek istiyorum. Engin Şenkan bana hep babacan rollerin adamı gibi gelir. Bu karakterle onu bir türlü bağlayamadım birbirine. Oyunculuğuna zerrece sözüm olamaz, haddim değil ama burada bir türlü inanamadım kendisine ben, ne yapayım?

Leyla ve Nuri konuşuyoYan karakter olarak başarılı bulduğum Nuri ve Gülce oldu. İstanbul Boğası’nın girdiği yolda feda ettikleri, ancak hâlâ onlarla bir biçimde ilişkisinin olması ve kötü karakterin çıkış noktası iyiydi. Ana çatışma ve karakterlerle olan bağı da iyi yazılmıştı bana kalırsa. Keşke öyle kalsaydı. Kerim Paşa’nın sahneye çıkması ve Nuri kadar sağlam bir karakter olmaması yüzünden bu sevdiğim karakter de geride kaldı. Hâl böyle olunca da Nuri’yi de kaybettik. Nuri’yi seviyordum ne yalan söyleyeyim. Özellikle ona hayat verenin yıllardır büyük bir hayranlıkla izlediğim Kürşat Alnıaçık olması da etkendi tabii ki. Bu dizide de güzel bir performans sergiledi. Nuri’nin çatışmasını, ruh hâlini hem zarif hem de korkutucu bir şekilde hissettirdi bana. Bir yanda ailesini düşünen bir baba, diğer yanda İstanbul’un Boğası olan o acımasız adamı çok güzel yansıttığını düşünüyorum. Tek sıkıntı Orhan ve Nuri arasındaki husumetin iyi aktarılmamasıydı bana kalırsa. Onlar çok keskin sınırlarıyla can düşmanıydı ama görünen pek de öyle değildi. Sadece birbirini sevmeyen iki insan gibi yansıdılar ekrandan bize. Üstünde biraz düşülseydi daha iyi bir düşmanlık izleyebilirdik gibi geliyor.

Gülcenin sırrıHikâyede çok önemli belirleyiciliği olan Gülce ise çatışması çok güçlü bir karakterdi. Bana kalırsa gizemi onun en güçlü yanıydı. Hikâyesi o kadar kolay çözüldü ki artık niye izliyoruz, neden devam ediyor diye sorguladım. Çıksın, gitsin değil anlatmak istediğim şey. Dizinin tanıtımlarında üstüne basa basa durulan bir kadın, nasıl bu kadar kolay olayın dışında kaldı? Niçin yemeğin her malzemesini tencereye koyup pişirmediler? Merak ettiğim husus bu. Neyse sağlık olsun,ne diyeyim.

Finalde her şey hızlıca toparlandı ve mutlu sonla bitti bu hikâye. İlk andan beri adaletin peşinde koşan Orhan ve Leyla mutluluklarına doğru yola çıktılar. Bütün kötüler hak ettiğini buldu, tüm sırlar ortaya çıktı ve adalet geç de olsa tecelli etti. Yani sevgili senarist, insanları buna inandırdı. Son yıllarda ülkemizdeki dizilerdeki en büyük sorun hukuk, mahkeme gibi kavramların YANLIŞ ANLATILMASI. İlk bölümde adam öldürme ve örgüt suçlarından yargılanan Serdar’ın Sulh Ceza’da yargılanmasıyla ilk yanlış yapılmıştı, keşke bu kadarla kalsaydı. Hukuk sistemleri ortaya çıktığı günden bu yana tek bir hakkı korumak için vardır, diğerleri sonradan gelmiştir. O da YAŞAMA HAKKIDIR. Bu hakkı korumakla yükümlü bir sistemin savcısı çıkıp da bunu ihlal ederse bana kimse adaletten bahsetmesin. Adaleti hukuk sistemi sağlar, bu da kurallarla olur. Kimsenin burada bir ayrıcalığı yoktur. Orhan bir katil. Bir insanı öldürdü. Sebebi ne olursa olsun, bunun bir suç olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Kurşun, bize adaletten bahsediyor değil mi? Diğerleri yargılandılar, hesap verdiler. Orhan verdi mi? Cinayetten hüküm giydi mi? Hayır. Bunu yazanlar ne düşündü acaba? Niyetimiz iyiyse ve kendimizce haklıysak TCK’nın en ağır suçunu bile işlesek masum muyuz yani? Hukuka ömrünü adamış bir insan olarak bundan nefret ettim. Adalet anlatıyorsanız herkes için tecelli edecek, arkadaşım. Hukukun AYRICALIĞI OLMAZ. Orhan Efendi de çıkıp hesap vermeli ve o cübbeyi bir daha da asla sırtına geçirmemeliydi. Zira kendinize bunu meslek edinmişseniz acılarınızın üstesinden gelmeyi bilmeli, bir de hayatı karşılayacak yüreğiniz olmalı.  Keşke Orhan da o yüreğe sahip bir karakter olabilseydi ama olmadı. Bu sebeple geri kalan şeyleri konuşmak istemedim. Bir avukat olarak diyebileceğim tek şey hukuk her zaman üstündür, üç beş kişinin yanlış olması bunu değiştirmez. Keşke verilen mesaj da bu olsaydı. Keşke Orhan, ceza almadığı gibi bir de mutlu sonla ödüllendirilmeseydi. Senaristler kızmasın bana ama senaryonun gidişatı düşünüldüğünde de bu dizi mutlu sonu hak etmiyordu. Sanırım finalsiz bitmesin bari mantığıyla bir mutlu son yazıldı ve verilen yanlış mesaja da dikkat edilmedi.

Bir serüven daha böylelikle sona geldi. Birkaç şey daha söyleyip veda etme zamanı. Dizinin senaryosu dışında rejisi de iyi değildi. 70’li yılların anlatıldığı bir dizinin dünyasına bir türlü adapte olamadım. Hep söylerim bana kalırsa dönem dizileri zordur. Dizide geçişlerde verilen eski görüntüleri sevsem de sonrasında ekranda gördüğüm renklerin uyumsuzluğu bana flasbacklerle günümüz arasında gidip gelen bir dizi görüntüsü çizdi. Halbuki tamamı geçmişte geçen bir dizide böyle kopmalar olmaması lazım. Sesler de oldukça kötüydü ne yazık ki. Sahnelere basılan müzik, replikleri duymaya bile engel oldu. Bu yüzden de en can alıcı yerler müziklere kurban edildi. Neyse, daha da fazla söylenmeye gerek yok. Eski senaryoyu yeniden izledim diyorum. Büyük büyük tanıtımlar, reklamlar ve sonunda karşıma çıkan fiyasko. Sektörün en yakın zamanda bu senaryo sorununa çözüm bulması en büyük arzum.

Benden bu kadar. Yazan, yöneten, oynayan tüm ekibin yüreğine sağlık. Daha güzel masallarda yeniden görüşmek üzere. Sevgiyle kalın ve mucizelere inanmaktan asla vazgeçmeyin.

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.