Yazar: Sinem ÖZCAN

Bölüm bittiğinde beynimde hâlâ dans eden “Serserim Benim” melodisiyle olduğum yerde bir süre kalakaldım. Şarkının benim için anlamı apayrıdır ama onu bir yana bırakınca da Ferhat’a ve Aslı&Ferhat ilişkisine o kadar iyi oturmuştu ki müzik. Ferhat’a yeni detaylar ekledi, düşüncemde. Siyah Beyaz Aşk’ın en başarılı yanlarından biri kuşkusuz seçilen müzikler… Bu hafta da hem “Serserim Benim” hem de “Bu Kız” çok doğru yerlerde ve çok hoş yerleştirilmiş detaylardı. Kullanmayı akıl edenin emeklerine sağlık.

Geçen hafta, 17. bölümün romantik yanı yüksek bir bölüm olacağının sinyalleri vardı ki öyle de oldu. Baştan beri, gözünü kırpmadan Aslı& Ferhat ilişkisini izleyen seyircilere verilmiş bir ödül çikolatasıydı, bölüm. Öyküdeki gelişime bakarak bu haftanın bir geçiş bölümü olacağını tahmin ediyordum ve o geçişi seyircinin çok özlediği romantizmle üstelik çok dolu ve göz okşayan sahnelerle vermek, bence çok akıllıca bir karar olmuş. Aksiyonu ve gerilimi yüksek yeni akışa geçmeden hoş bir bahar havası soluduk, çok şükür.

Bölümün önemli üç ayrı alt başlığı vardı, bana göre. İlki İdil’in Yeter’le savaşında yaptığı kirli hamle, ikincisi Gülsüm ve Abidin evliliği ve elbette ki Aslı&Ferhat aşkı…İdil’in bebeğini aldırdığını biz, izleyiciler biliyorduk. Bunu Namık’a söyleyemeyeceği ve işe bir dalavere katacağı besbelliydi. Yeter’le yaşadığı tartışmadaki yenilgiyi lehine çevirmeyi başardı ve bir taşla iki kuş vurdu. Hem bebeğin kaybını Namık’a kolayca kabullendirdi hem de mağduru oynayıp Yeter’den kurtulmayı başardı. Hiçbir yalan gizli kalmaz, ilkesi uyarınca  Yeter’in masum olduğu da açığa çıkacaktır diyorum ama pek de üstünde durmuyorum çünkü o evdeki kadınlar savaşı ve bunun galibinin kim olduğu, hiç ilgimi çekmiyor. Açıkçası Namık ve onun sözde güçlü adam profilinden de hiç etkilenmiyorum. Belki de Namık’ın altı henüz dolmadığından bende sığ bir adam etkisi uyandırıyor ve ne gücü ne kötülüğü ne de yapacakları meraklanmamı sağlıyor.

İdil’in yalanıyla evden kovulan Yeter, sonunda Azat Baba’yla bir araya gelebildi. Azat Baba’nın Yeter’e geçmişten gelen hayranlığını biliyoruz ancak onun Namık’la bir hesabı olduğunun da farkındayız. Sanırım, iki durum birleşecek ve bu sayede Yeter’i aklayacağız. Yeter, aklanmalı mı çok emin değilim ama itiraf etmeliyim ki onun çocuklarına iyi, İdil ve Handan’a şeytan hâllerini de çok seviyorum.

Abidin, geçen hafta bütün aileye restini çekmiş ve Gülsüm’le evleneceğini açıklamıştı. Kararını hiç vakit geçirmeden uygulamaya koyması çok akıllıcaydı. Abidin, istediği kadar “Bu evlilik kâğıt üzerinde” desin, onun yüreğini iyi bildiğimizden Gülsüm’ü ve aileyi kandırsa da bizi pek ikna edemedi. Gülsüm, şu anda başındaki belayı def etmenin mutluluğu ve Abidin gibi bir adamın kendisine sahip çıkışının huzuruyla onun duygularını fark etmese de zamanla orada da bir aşk ateşinin tütmeye başladığını göreceğiz, elbette.

Aslı ve Ferhat’a gelince… Ben de Ferhat gibi “Nerden başlayacağımı bilmiyorum” noktasındayım. Öyle çok detay ve o kadar ince kesişimler vardı ki düşünürken ben de Aslı gibi savruldum, bu nedenle okurken oluşacak bütün kopukluklar için peşinen affınıza sığınıyorum.

İnsan bünyesinin sarsıcı bir durumla karşılaştığında verdiği tepkiler aynıdır ve aynı sıralamayla çalışır: Şok, inkâr etme, idrak etme, savaş, kabullenme ve huzur… Bizim çiftimiz ilk dört aşamayı birlikte geçmiş ve kabullenme aşamasına gelmişti. Bu defa diğerlerinin aksine “kabullenme” noktasına ilk varan Ferhat oldu. Aslı, çok haklı olarak Ferhat’tan beklediği tepkileri alamadığı için savaşı sürdürüyordu.

Ferhat’la geçirdiği gecenin ardından parmağından yüzüğü çıkarıp ilişkiye kendince son noktayı koymuş ve alıp başını gitmişti. Aslında o “gidiş” gerçek bir gidiş miydi, tartışılır? Ferhat’ın arabasını alabilecekken almayıp yürüyerek evden ayrılmak, kendisini alması için abisini aramak yerine Ayhan’ı çağırmak bana sorarsanız Aslı’nın Ferhat’a bilinçsizce yaptığı bir çağrıydı: “Bırakma beni, gitmeme izin verme!”

Geçen haftanın finalinde Ferhat’ı dağa taşa “Aslı!” diye haykırırken bırakmıştık. Ferhat bu hafta o feryadı “İlk defa korktum, ben!” diyerek çok dürüstçe açıkladı. Ölüm dâhil hiçbir şeyin korkutamadığı Ferhat’ı sarsacak tek durumdu, Aslı’nın gidişi… Çünkü o, Aslısız soluk alamayacağını, onsuz var olamayacağını kabullenmişti, Aslı’ya itiraf edemese de… Elbette, o gidişe sessiz kalmayacaktı, elbette Aslı’nın peşine düşecekti ve ne pahasına olursa olsun, onu yanında tutmak isteyecekti. Ancak Ferhat’tan söz ediyoruz. Hepimizin bildiği gibi kendisi arızalı bir ürün… Aslı’yı bulduğunda ayaklarına kapanmasını, “Ben ettim sen etme!” ya da “Ben, seni bırakmayacaktım ama o abin olacak artist beni can evimden vurdu.” demesini hiçbirimiz beklemiyorduk. Onun Aslı’yı durdurma çabası da Ferhatça olacaktı; emir kipleri, komutlar yine havada uçuşacaktı. Öyle de oldu.

Aslı’nın “Kendini benim üstümden dövme diye gidiyorum” deyişi, Ferhat gibi, beni de olduğum yere çaktı. Evet, tam da bu! Aslı, Ferhat’ı hepimizden iyi çözmüş. “Sen, beni değil kendini sevmiyorsun!” derken de “Dilini hiç bilmediğin bir ülkede kayboldun çünkü konuşmayı bilmiyorsun.” derken de “Sen korktuğun ve kendini aciz hissettiğin her yerden kaçıyorsun!” derken de Ferhat’ın gözünün önüne, Ferhat’ı olduğu gibi serdi. Öyle doğru tespitler ki her biri…

Ferhat, “zorunlu” bir seçim yaptığı andan beri hayatla değil ama kendisiyle kavgalı. Ruhunda bir arıza olsa söz gelimi psikopat doğmuş olsa bu kavgayı asla yaşamaz üstelik yaşadığı hayattan zevk alırdı oysa o daha önce vurguladığı gibi bu seçime mecbur kaldı. Daha doğrusu çocuk aklı ona öyle söyledi. Bir yola girdi ve o yoldan çıkmayı aklının ucuna bile getirmedi. Aslı yine çok haklı, o yoldan bunaldıkça da karanlığına sığındı; orada güven aradı, orada huzur aradı ve orada kendini güçlü hisseti. Ruhunu 12 yaşında dondurmuştu Ferhat. On iki yaşındaki bütün çocukları gibi o da bilmediğinden kaçıyor, korktuğunda agresifleşiyor ve aciz kaldığında saldırganlaşıyor. Onun yüreğine ayna tutan Aslı oldu. Şimdi o aynada gördüklerine bakıyor ve neler olup bittiğini anlamaya çalışıyor. Yüreğindeki sevdaya tutunmaya çabalıyor ama bunu nasıl yapacağını da hiç bilmiyor. O yüzden de maçolarının kralından replik çalıyor ve “Ben bitti demeden, bitmez!” diye haykırıyor.  Aslı, ona olan sevgisini sözcüklere döktüğünde “Ben de bundan korkuyordum “deyişi de “Beter ol!” bedduasına “Daha ne kadar beter olunur bilmiyorum ki…” demesi de bundan.

Ferhat, Aslı’ya aşkını kabullendi; sonunda onun ağzından sevildiğini de duydu ama şimdi, tam yelkenleri suya indirmişken Aslı, Cüneyt’in adamlarından birinin kurbanı olursa ve yeniden “Koruyamadım işte!” gerçeğiyle yüzleşirse bir kez daha vazgeçmeyeceğinden emin olamıyorum? Bana göre tam da bu nokta Aslı & Ferhat ilişkisinin yumuşak karnı. Bu ilişki yine tam da bu noktadan darbe alacak diye korkuyorum.

Ferhat, “sevdiklerini koruma”yı kendine misyon edinmiş bir adam. Varlığını bunun üstüne inşa etmiş. Oysa misyonun kendisinde dev bir yanlış var. Kim olursan ol, herhangi birini korumaya gücün yetmez! Korumak için kuleye kapatırsın, sepete girmiş bir yılan sevdiğini elinden alıverir. Ferhat’ın asıl yüzleşmesi gereken de bu bence.

Aslı’ya olan sevgisi ona yeni bir yaşama amacı vermeli. Misyonu değişmeli. “Koruyan” adam değil, “destek alan, destek veren adam” olmayı öğrenmeli. Bunun için de Aslı’yla ya da hayatla barışması yetmiyor, kendisiyle barışmalı. Aslında Ferhat buna sezgisel olarak hazır: Aslı “Sen beni değil, kendini sevmiyorsun.” dediğinde Ferhat itiraz etmedi ve kendi dilince “Tedavisi ne?” diye sordu. Artık Ferhat’ın tavrında teslimiyet var. Aslı’nın onu iyileştireceğine inanmak, iyileşmeyi istemek var ve o derdin çaresi, bir başkası tarafından çok sevilmek… O kadar çok sevileceksin ki sonunda sevilmeye layık olduğuna inanacak, onun sende gördüğü güzellikleri keşfedip kendinle barışacaksın.

Ferhat kelimelerin adamı değil, o bin düşünüp bir söyleyenlerden üstelik onu da söyleyebilmek için söz dağarcığını uzun süre eşelemesi gerekiyor. Ferhat, dile getiren değil, gösteren adam. O, Aslı’nın ekmeğini bölerek, “Al, şunu tak parmağına!” diyerek sevgiyi anlatır. Aslı’nın “İki tane güzel cümle çıkacak ağzından, onu da yarıda kesiyorsun” demesine “Sen de zorlama işte, yani” diyerek çaresizliğini dahası beceriksizliğini o kadar doğrudan ifade etti ki… Kişisel fikrimi söyleyeyim mi? Uzun uzun cümlelerle aşkını, sevdasını dillendiren adam, bana samimi gelmez. “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” sözünü ilke edindiğimdendir belki ama ben o uzun uzun konuşmada, süslü püslü laflarda hep bir yapmacıklık, önceden hazırlanılmışlık, ezber yapılmışlık sezerim. Sevginin kuvvetini sözcüklere boyayan adamın, eyleme dökecek gücü kalmış mıdır, merak ederim ve Ferhat’a her baktığımda da “Sen böyle sev Ferhat Aslan, hep böyle sev!” diyorum çünkü biliyorum ki onun sevgisinde öğretilmişlik değil, yaşanmışlık hâkim. Varsın ilk aşkıyla ilk kez baş başa kalmış 12 yaşındaki ergen delikanlı gibi toyluklar yapsın, varsın “Sen bana böyle şeyler söyleme, ben utanıyorum biraz biliyor musun?” diye övülmenin mahcubiyetini duysun ama yüreği hep o 12 yaşındaki delikanlının saf aşkını yaşasın!

Taş evde, Aslı’nın çabasıyla da olsa konuşmaya debelenen, kendini kapamayan o ürkek Ferhat’la tanıştık. Didişirlerken lafları yerine pat diye oturtan Ferhat Aslan’ın ağzından “Önüne bak, öyle gözüme bakma.” cümlesini işittik. “Gözüme bakma!” cümlesini duyduğumda Ferhat Aslan’ın farklı yerlerde farklı zamanlarda insanlarla diyaloğu film şeridi gibi geçti gözümün önünden. Kendini çok kaptırdığı duygusal anlar dışında Ferhat, insan ilişkilerinde göz kontağından özenle kaçınıyor. Gözleri kaçırarak konuşma çok tipik bir tavırdır bu aslında: Sosyal kaygı işaretidir, güven eksikliği belirtisidir; suçluluk ve mahcubiyet içerir. Oysa karşısındakinin gözüne uzun süre bakmak, pozitif iletişim sağlar. Sevgililer ya da çok yakın dostlar hatta anne – çocuk ilişkisinde tam da bu nedenle uzun süreli bakışmalar vardır. Ruhen sağlıklı Aslı, bilinçsizce o iletişimi sağlamak adına Ferhat’ın gözünün içine bakar ama ruhsal defekti olan Ferhat, bu duyguya yabancıdır ve çekinir o temastan. O kadar safça ve o kadar masumane dile getiriyor ki duygularını, bir başkası yapsa öfkeden hop oturup hop kalkacağınız cümleler; söyleyen, Ferhat Aslan olduğunda bende ancak şefkat uyandırıyor.

Aslı’nın elini sararken “Hep sen mi beni sırtında taşıyacaksın!” diyerek kendi dilince sevdiğine hem gerçek anlamda onu sırtına aldığı hem de bütün yüreğiyle onu sırtladığı için teşekkür eden Ferhat, onun “Silah alma yanına!” isteğini de geri çevirmeyerek artık “yalnız yürümek”ten vazgeçtiğini gösterdi. Gel gör ki Namık ve Cüneyt kılığına girmiş kaderin onlara hazırladığı kötü bir oyun var. Ferhat’ın ensesinde yanıp sönen o minik kırmızı nokta bize bu aşkın bir kez daha sınanacağını işaret etti.

İlk bakışta Cüneyt’in planı kusursuz görünüyor. Aslı’nın kellesini isteyen Namık, amacına ulaşacak mı derseniz kanımca hayır! Dizi “Ferhat’ın Yolu” olarak sürmeyeceğine göre Aslı’nın ölmesi zaten söz konusu değil ama yaralanma da bana olası gelmedi. Namık’a gönderilen bir saksı çiçek, gözümün önüne gelince olup bitenin ardında Azat Baba’nın varlığına inanıyorum ben. O saksıda pek muhtemel bir dinleme cihazı bulunduğundan Azat Baba, duruma el koyacak ve Cüneyt bir kez daha beceriksizlik damgası yiyecektir. Ancakkkk Cüneyt’e silahsız ve gafil avlanan Ferhat, kaç adım geriye gider onu bilemiyorum. Seher teyzenin “Peşinizde kim var?” sorusuna “Abisi” cevabını vererek ayrılma kararının ardında Cem’in olduğunu kendince Aslı’ya çıtlatan Ferhat, Cem sözüm ona(!) haklı çıkınca Aslı’dan ne kadar uzağa kaçar kestiremiyorum. Aslı’nın tedavisine hastanın ne kadar cevap verdiğine ve ne kadar iyileştiğine bağlı, bu.

Bildiğim bir tek gerçek var: Oyunda yeni bir perde açılıyor. Azat Baba’nın ağırlığı giderek artacak; Namık için de Yeter için de ve ne yazık ki Aslı ve Ferhat için de zorlu bir dönem bizi bekliyor, diye düşünüyorum.

Uzun zamandır süren gerilimin ardından gelen şiir gibi bu bölümü yazan, çeken, canlandıran ve set gerisinde bütün yükü sırtlanan herkesin emeğine sağlık.

 

 

 

 

 

Benzer Yazılar