Yazar: Sinem ÖZCAN 

“Hayat, biz planlar yaparken başımıza gelenler midir?” sorusuyla bölüm finalini yaptı Erkenci Kuş. Benim soruya cevabım, hiç tereddütsüz kocaman bir “Evet!” İster kaderci deyin ister hayata sahip çıkamamakla suçlayın ama bunca yılın bana getirdiği tam da bu! Kendi hayatımızı çekip çevirmeyi beceriyoruz, doğruları yanlışları ayırt ediyoruz, kendimiz için en doğrusunu aklımızca planlıyoruz ama dümdüz üstümüze gelen bir kamyonun bize çarpmasını yine de engelleyemiyoruz. Diyeceksiniz ki bana “Can, Sanem’in gözünün içinde kaybolmasaydı da dikkatini yola verseydi…” Keşke… Ama olmadı! Gözü ve aklı yolda değil hayatını avuçlarına bıraktığı kadındaydı. O gerçeği değil rüyayı seçmişti ve o seçim, onları daha üst bir planın parçası yapıverdi.

Yiğit engelinin “güven” sorununu da alıp aradan çekilmesinden sonra Sanem ve Can, korkularını ötelemek zorunda kalmışlardı çünkü kontrol artık duygularındaydı. Duygular, kontrolü ele alınca kırgınlık da korku da aşka tövbeler de unutuldu. İşin doğası da bu. Aşk, dizginleri ele aldığında ne var ne yok ona itaat eder. Benim için asıl önemli olansa Sanem’in ilk defa kendi acı ve hayal kırıklıklarının dışına çıkıp Can’ın ne hissettiğini anlamış olmasıydı. Can’ı yanında kalmaya zorlayarak, garanti isteyerek onu kafese kapadığını kabullendi ki bu bence çok büyük bir adım. Can’ın onu bırakıp gitmesi zaten mümkün değil, biliyoruz ama Sanem ona, o özgürlüğü tanımasa ikisinin de içinde hep bir acaba kalması muhtemeldi. O nedenle en doğru olanı yaptı Sanem ve kafesin kapısını açtı. Can, “albatros”. Yani özgür bir ruh… Onun ayağına ip bağlayıp yanında kalmasını beklemek onu öldürmek demek ancak “canlıların en sadığı” eşini bulduğu andan itibaren keşif uçuşları yapmaz artık. Gider, dolaşır ve geri gelir. Ona bu şansı tanımak gerek. İşte tam da bu yüzden ben Sanem’in ilk defa Can’ı gerçekten anladığını düşündüm. “Güven” sadece söylediklerine inanmak, kandırılmayacağına itimat etmek ya da aldatılma korkusu yaşamamak değil; sözlere, garantilere ihtiyaç duymadan onun senden vazgeçmeyeceğini bilmek, demek. “Seni seviyorum, bu sevgiye saygı duy ve beni asla terk etme!” demek açıkçası bana sevgiyle şantaj yapmak, sevdiğim dediğin insanı baskılamak ve boğmak gibi geliyor. Sevildiği için değil kendisi sevdiği için Sanem’in yanında kalan Can, hem özgür hem de mutlu olacak ve bu da olduğu gibi Sanem’e yansıyacaktı ki öyle de oldu. Can, gerçekten de çok uzun bir süredir sadece Sanem’i düşünüyor ve onun derdi gitmek değil, o Sanem olmadan bir hayat düşlemiyor bile. Nitekim hayallerini birlikte gerçekleştirme kararı verip iki sevgilisini buluşturmayı seçti, Can.

İki yıl boyunca birlikte dünyayı gezmek, denizi ve sonsuzluğu birlikte yaşamak ve sonra aile kurmak teoride doğru bir karar ancak pratikte o kadar da mümkün değil. Sanem için ailesi çok önemli ve Nihat’la Mevkıbe, Can’a tepkili olmasalar bile bu kararı onaylamaları çok zordu çünkü onlar evlatları için yaşayan ve onları gözlerinin önünden ayırmak istemeyen aşırı koruyucu bir aile. Bu doğrudur, yanlıştır tartışılır elbet ama onları değiştirmek çok zor ya kırılmalarını, incinmelerini göze alıp adım atması gerekiyor Sanem’in ya da boyun eğmek zorunda. Mutluluğa onları mutsuz ederek adım atmak, Sanem duygusundaki bir kadın için çok güç. Yine de Sanem’in ailesi uğruna hayallerinden ve Can’dan vazgeçmeyişini çok sevdim ne var ki yüreği de ikiye bölündü. Can’la yola devam kararı aldı ama ailesine karşı ne kadar dik duracaktı, bilemiyoruz. Yola çıkacakları sabah tekneye bakışında o kararsızlığı, her an vazgeçebilme ihtimalini okuduk gözlerinden. O tereddüde de sonuna kadar hak verdim. Mutlu olmak adına sevdiklerini mutsuz etmenin yükü çok ağır çünkü ve Sanem’in bir yanı hep eksik kalacaktı.

İşin doğrusu, Mevkıbe’ye de Nihat’a da hak veriyorum. Ben de evladımı bu kadar üzen bir adamın aynı şeyi bir kez daha yapmayacağına güvenemem. Ebeveyn koruyuculuğu, onların Can’a, Sanem’in gözüyle bakmasına engel oluyor. Sanem, Nihat’a “O benim canım ama” dediğinde en büyük kozunu oynadı ama baba yüreği onun anlamını algılayamaz bu noktada. Mevkıbe sık sık “Ben Can’ı insan olarak seviyorum.” diyor. Doğru da ama bu kızını ona emanet etmesini sağlamıyor, işte! Emre’yi, Can’ı sevdiği gibi sevmedi Mevkıbe, hatta uzun bir süre hiç sevmedi ancak Emre, iniş çıkışları olmayan, düz bir adam ve Leyla’yı incitmeyeceğinden eminler. Onların arasında bir tutku yok çünkü. Dingin, sakin ve dürüst bir sevgi var. Oysa Can ve Sanem’in arasındaki yakıcı bir ateş. Yanıyorlar, yakıyorlar, kül oluyorlar; birbirlerinden şifa bulup kendilerini yeniden yaratıyorlar ve aralarındaki aşka bir kez daha sımsıkı sarılıyorlar. Bu evlatları için yaşayan bir anne – babanın kolay kabulleneceği bir duygu değil. Nihat, “Ben senin parçalarını dünyanın bir ucundan nerden bulup da toplayayım?” derken o kadar içten ki… Kızının mutluluğu ile mutlu olma aşamasına geçemez o şu anda. Hep eli yüreğinde olacak ta ki o aralarındaki deli aşk, çok büyük ama sakin ve koruyucu bir sevgiye dönüşene dek.

Bu büyük ikilemin ortasında Can ve Sanem her şeye rağmen o yolculuğa çıkacak mıydı yoksa Sanem, ailesine boyun eğip son anda vaz mı geçecekti bilemiyoruz. Ancak ortada bir gerçek var: Can ve Sanem bir araya geldikleri andan itibaren hikâyede bir çatışma kalmamıştı. Öykünün sürebilmesi için de mutlaka bir engele ihtiyaç var. Baştan beri yeni senaristlerin nasıl bir kanal açacaklarını düşünüp durdum ama açıkçası finaldeki kaza sahnesini hiç beklemiyordum. Genellikle dramlarda karşımıza çıkan bu tarz bir engeli tercih etme nedenlerini elbette ki bilemem. Ancak yeni bir çatışma kurmaya araç olur. Çünkü kaza, Can ve Sanem’in sadece dünyayı gezme planlarını engellemez aynı zamanda doğuracağı sonuçlar nedeniyle de ilişkinin seyrini etkiler. O kazadan Can’ın hasarsız kurtulması mümkün değil. Bu fiziksel mi, zihinsel mi, duyusal mı olur bilemem ama Can bir hasar alacak ve çok muhtemelen son bir yılda vardığı noktanın da uzağına düşecektir.

Bundan sonra olay örgüsü nasıl gelişecek, karakterler yeniden bir değişikliğe uğrayacak mı, dram dozu artar mı bilemiyorum ama kendi adıma karakterlerin özünde büyük bir değişime yol açmadan, onları çok savurmadan öyküyü duygusal ayağı daha güçlü bir forma sokarak ilerlemesini tercih ederim.

Demet Özdemir bu hafta, önce babasıyla yaptığı konuşmada ardından da final sahnesinde gönlümü çeldi benim. İstemeden de olsa babasını kırmanın getirdiği acıyı, öte yandan Can’dan vazgeçmeye niyetinin olmayışını ve çözümsüzlüğü yüzüne alabildiğine yansıttı. Çok duygulu ve çok doğru aktarılmış bir sahneydi. Ancak final sahnesi gerek çekimiyle gerek duygusuyla gerekse Demet Özdemir’in oyunculuğuyla bölümün bence en başarılı sahnesiydi. Yüzündeki korkuya, acıya, şok ifadesine hele Can’ı gördükten sonraki çaresizliğine bayıldım. Komedi tamam ama ben bu Sanem’i görmeyi seviyorum. Eline emeğine sağlık, Demet Özdemir.

Sevgili Can’ı bu hafta galiba en çok Mevkıbe’yle konuşmasında çok sevdim. Mevkıbe’nin söylediklerini dinlerken yüzünden geçen bin bir duyguyu ama hepsinin önünde yer alan o utancı çok beğendim. Kendini anlatmaya hiç çalışmadan sessizce Mevkıbe’nin suçlamalarını dinlerken bir yandan kendisiyle hesaplaştığını öte yandan hatasının yüzüne vurulmasından rahatsızlığını ve yüzünde oluşan “Keşke yaşanmasaydı bütün bunlar” pişmanlığını, an ben an değişen bakışlarla enfes geçirdi.

Bu arada söylemezsem olmaz annesiyle telefonda konuşan Sanem bir an şaşırıp “Öpüştük biz” dediğinde Can’ın “Denmez öyle…” repliği bana kocaman bir kahkaha attırdı. Çok sakin ve bir anlık gelen espri bölümün bana sorarsanız en komik anıydı. En güzeli de Can, yüzünde tek mimik oluşmadan dünyanın en doğal şeyinden söz ediyormuşçasına repliği dillendiriverdi ve durağanlıktan harikulade bir espri çıkardı.

Denizin ona ne ifade ettiğini anlattığı yerde de nefisti. Denize, özgürlüğe aşkını ama bütün bunlardan Sanem için tereddütsüz vazgeçişini çok keskin ve çok duygulu verdi. Sesinin tonundaki özleme, bakışlarındaki yumuşaklığa ayrı bayıldım.

Bölüm finalindeki kazayı hiç beklememiştim ve benim için gerçekten sürpriz oldu ama eğer tahmin ettiğim gibi Can yaralı kurtulursa bu, duygusal boyutu güçlü sahnelere de imkân verir ve Can’ın orada harikalar yaratacağından çok eminim. Emeklerine, aklına ve o güzel yüreğine sağlık Sevgili Can.

Yazan, yöneten, canlandıran ve set gerisinde büyük yük omuzlayan herkese emekleri için teşekkürler.

 

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

2 Comments

  1. amber prada 10/07/2019

    Ave, Demet! Ave Can! Masterful ...

  2. Ana 11/07/2019

    No alvo! Tão certo e tão tocante ❤️