YAZAR: Ayça AKMAN

Yönetmen koltuğunda Ketche (Hakan Kırvavaç)ın oturduğu, BSK yapım imzalı Şampiyon tanıtımları dönmeye başladığında dünyasıyla ilgimi çekmiş, ilk bölümü seyretmeye beni ikna etmişti. Senaryosunu Alphan Dikmen ve Başak Angigün’ün yazdığı dizi konusu itibarıyla daha çok erkek izleyiciye hitap ediyor görünse de kurduğu dünyaya merakım baki, ekran karşısında yerimi aldım.

Hikâye eski şampiyon boksör Fırat Bölükbaşı’nın etrafında şekilleniyor. Artvinli olması nedeniyle ‘Kafkas’ lakabıyla anılan Fırat’ın, hasta oğlunu iyileştirmek için ringlere dönme mücadelesine tanık olacağımızı, ona başka hiçbir çıkış yolu bırakmayan talihsiz olaylar silsilesiyle net bir şekilde anlıyoruz. Öykü ilk yarım saatte derdini sağa sola sapmadan ortaya koyup tempolu ilerlemesine rağmen sonlara doğru gerçekten ağırlaşarak beni oldukça yordu. Katmanlı bir hikâye karşımızdaki, açılacağının sinyalleriniyse ucundan da olsa tek tek değindiği yan karakterler üzerinden attığı düğümlerle gösterdi izleyicilere. Elbette henüz ilk bölümde tüm karakterleri birden verme çabası, seyircinin kafasını karıştırıp yorabilir; bu bir risk. Öte yandan olayların akacağı yönün bu kadar erken açık edilmesi merak unsurunu uzun süre canlı tutabilir mi emin değilim, bunu zaman gösterecek.

Fırat nam-ı diğer Kafkas, çok sevdiği eşi Eylül’ü doğum esnasında kaybettikten sonra çocuğunu tek başına büyütmek zorunda kalmış bir baba. Bölümün en başında bir flashback ile yedi yıl öncesine gidiyoruz. Babası saydığı, antrenörü Yaman’ın “Yapma, yoksa sana hakkımı helal etmem!” demesine rağmen, kendi deyişiyle, sırf paraya ihtiyacı olduğu için çıktığı maçı alıyor almasına ama iki ölüm, bir hayat oluyor karşılığı. Dövüştüğü boksör ve karısı ölüyor, o ise hayatına doğan oğlu Güneş’le yapayalnız kalıyor.

Şampiyonluğuna kan bulaşan bu boksöre başta Yaman olmak üzere herkes sırt çeviriyor. Fırat yorgun, üzgün bir ruh. Bir insanın ölümüne sebep olmanın ağırlığı onu manen çökertmiş. Bunun üzerine oğlunun, annesinden genetik olarak aldığı Akdeniz Ateşi hastalığı da eklenince kaçışı, acı gerçeklerin üstünü örtmek için başvurduğu hikâyelerde bulmuş. Burada Roberto Benigni‘nin Hayat Güzeldir filmini biraz buruk bir tebessümle hatırladığımı belirtmeliyim. Temel Reis, batarken Güneş’e el sallamak, anneyi bir kumruya benzetmek, ATM’nin dalış yapan bir denizaltıya dönüşmesi, çok yumruk yediği için burnunun koku almıyor olması gibi kurmaca anlatılar bölümün genelini kaplıyor ve gülümsetiyor ancak amaca ulaşıyor mu derseniz işte orada ne yazık ki, derim. Tüm iyi niyetli çabalara rağmen baba oğul ilişkisindeki o kıvılcımı ben hissedemedim, bana geçemedi bir türlü maalesef. Bir itirazım da başlarına gelen talihsizliklere olacak: Maddi manevi yardımı dokunduğu kardeşinin ondan yüz çevirmesi değil ama paralarını çaldırmaları, otelin mühürlenmesi, empati yoksunu polisler biraz fazlaydı benim baktığım yerden. Şüphesiz her şey Fırat’ı dövüşmeye mecbur bırakmak için kurgulanmış amenna fakat ben bir seyirci olarak rastlantılarla talihsizliklerden ziyade sebep sonuç ilişkisine dayalı olayların öyküyü yönlendirmesini seviyorum ve böylesi bana çok daha ikna edici geliyor. Görünen o ki karısına bir daha asla dövüşmeme sözü veren Kafkas, sadece iç dünyasında değil dışarıda da birçok engeli aşmak, oğlunun ihtiyaç duyduğu parayı bu kez kırmadan dökmeden elde etmek için çabalamak, küllerinden doğmak zorunda kalacak.

Yaman karakteri Fırat’ın iyilik meleği ve deniz feneri olarak ona bu yolda eşlik edecek, bunu görebiliyoruz. Ha, bu kolay mı olacak? Hayır zira karşımızda onun adını bile anmak istemeyen, Kafkas’ı “En büyük hayal kırıklığım” diye niteleyen, elini bile öptürmeyen ancak içten içe çok sevdiğini hissettiğimiz bir karakter var. O maça Kafkas’ın iddia ettiği gibi para için değil, zamansız bir şampiyonluk hevesi için çıktığını düşündüğünden çok kırgın ve kızgın. Yedi yıl önce bu dövüşe karşı çıkmış çünkü boksörünün sağlık durumundan endişe etmiş. Maçtan önce Yaman’ın elinde tuttuğu o raporda neler yazdığı, Fırat’ın sağlık durumundaki sorunun sürekli ve ciddi bir şey olup olmadığı düğümlerden biri. Diğer yandaysa babasına rağmen onun dövüşmesini onaylayan belki de teşvik eden Zafer var. Erkan Avcı’ya ve canlandırdığı karaktere çabucak inandığımı, sevdiğimi ve empati kurmakta zorlanmadığımı burada hemen araya girerek belirtmeliyim. Aslında Zafer, ailenin yaramaz çocuğu; hissiyatım odur ki kirli, temiz her alanda bağlantıları var. Yıllar boyu iletişimini koparmadığı Kafkas’ı da sevdiği aşikâr lakin ben ona küçük bir soru işareti bırakıyor ve daha iç dünyasına girmedik hele bir bakalım, diyorum.

Gelelim çatışmanın – şimdilik – karşı cephesinde yer alacakları bölüm sonunda iyice açığa çıkan Suna ve Kerem’e. Halit Özgür Sarı’nın canlandırdığı Kerem, ölen boksör Necdet Suphi‘nin oğlu olarak karşımıza çıkıyor. Genç yaşta babasının ölümüyle sarsılan, içine gömdüğü acıyı intikam hırsına dönüştürerek kendisini boksör olmaya kanalize eden Kerem’in ilerde bir şekilde Kafkas‘ın karşısına çıkacağı görülüyor ve eniştesinin ona babası hakkında söylediği yalanlarla hikâyenin diğer düğümü de atılıyor. Benim dileğim Kerem’i Fırat’ın karşısında değil yanında görmek ki buna da imkânsız gözüyle bakmıyorum.

Aslında belki de öykünün en iki arada bir derede karakteri Suna. Ücretsiz tedavi etmeye gönüllü oldukları Güneş’in babasının, abisinin katili olduğunu öğrendiğinde yüzüne yayılan acı en zor kararının arifesinde olduğunu da biz seyircilere net bir şekilde geçirdi. Bir yanda Hipokrat yemini ve masum bir çocuğun hayatı, diğer yanda yası… Bu ikisini nasıl dengeleyecek, daha doğrusu dengeleyebilecek mi, abisinin ölümünün asıl sorumlusunun yanı başındaki insan olduğunu öğrendiğinde tavrı ne olacak şüphesiz bunu da ilerleyen bölümler gösterecek.

Yazımın girişinde hikâyenin kurduğu dünyaya merakım, beni Şampiyon’u izlemeye iten temel etken demiştim ve memnuniyetle söylemeliyim ki bu açıdan hiç hayal kırıklığı yaşamadım. Yaratılan dünyayı sevdim, ona inandım. Mekân seçimleri yerindeydi. Spor salonu, Yaman’ın evi, otel, Suna’nın köşkü, Artvin bende hiçbir olmamışlık hissi uyandırmadı; bilakis yaratılan atmosferi desteklediğini düşündüm. Çekim planları, ışık, açılardaki çeşitlilik özenilmiş ve üzerinde çalışılmış olduğunu açıkça hissettirdi. Hikâyenin İstanbul ayağındaki mekân çekimlerini sevdim. Dövüş – aksiyon sahneleri genel olarak çekimi en zor sekanslardır bu noktada boks sahnelerinin gözüme hiç batmadığını bilakis akıp gittiğini söylemeliyim. Ama belki de bana en değişik ve hoş gelen çepeçevre denizaltı duygusu veren ATM sekansı oldu, düşünenlerin emeklerine sağlık.

 

Artısıyla eksisiyle İlk Durak’ta yorumlamaya çalıştığım Şampiyon’un ben daimi izleyicisi olmam ama hikâyeyi kendisine yakın bulan izleyiciler ile buluşacağını tahmin ediyorum.

Yazan, yöneten, oynayan ve emek veren herkesin yüreklerine sağlık…

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.