Dizi sürelerinin uzunluğundan, o süreyi doldurmak için yerleştirilen boş sahnelerden ve anlamsız yan olaylardan bunalmış biz, yerli dizi izleyicileri için bu hafta Adı Efsane tertemiz bir soluktu. Nasıl akıp gitti o 140 dakika ben anlamadım bile. Çok mu ritmi yüksek bir bölümdü? Yoooo… Çok mu aksiyon, düğüm, çözüm barındırıyordu? Ona da yoooo… E, o hâlde nasıl oldu da ancak bölüm bitince saate bakmak geldi aklıma? Çünkü zorlama olmadan ordan oraya sıçramadan, sahne bütünlüklerini koparmadan, özetle izleyiciyi yormadan gelişiyor dizi de ondan.
Ben Devrim Yalçın’ın hikâye anlatıcılığını çok sevdim. Yönetmenlik macerasında onunla ilk kez karşılaşıyorum. Aslında genelde öyküye odaklanıp çok da bilmediğim reji boyutundan uzak durmaya çabalarım ama bu defa öyle etkiliyor ki beni dizinin akışı, söz etmeden duramadım.
En sevdiğim yan, bölmüyor akışı… İzleyeni bir yerden alıp başka yere fırlatmıyor yani. Gerilim yükselince çekimi yavaşlatıp izleyenin oturduğu yerde bir dikleşmesini sağlıyor. Hani masal anlatırken en heyecanlı yerde “soooonnnnraaaaa…..” deyip bir uzun yutkunur ya anlatıcı, hah işte tam olarak öyle… Gözlerinizi dört açıp gelecek sahneyi beklerken buluyorsunuz kendinizi.
Bayıldığım bir diğer detay da sahnelerin arasına öyle küçük, öyle ufak dokunuşlarla bir iki detay bırakıyor ki hayran oluyorum. Bu hafta Melis ve Hakan, tatlı tatlı didişerek yokuştan aşağı inerken karşıdan gelen dünya sevimlisi iki köpek gibi…
Şunu hemen eklemek gerek: Bir hikâyeyi iyi anlatabilmek için önce o hikâyenin iyi olması gerek… Sırtınızı sağlam bir senaryoya yaslarsanız nefesiniz daralmaz, onun açıklarını kapamaya davranmadan keyfini çıkara çıkara sunarsınız. Devrim Yalçın’ın en büyük şansı da bu sanırım. Adı Efsane’nin ayakları yere sağlam basan, detayları iyi örülmüş ve uzun vadede geleceği planlanmış bir senaryosu var. Tunus Taşçı ve ekibi gerçekten çok iyi iş çıkarmış.

Şimdi gelelim bölüme:
Geçen hafta Melis ve Hakan ilişkisini sabırsızlıkla beklediğimi yazmıştım. Bu hafta ayak sesleri daha bir güçlü geldi bana. Her ne kadar adı konmasa da en azından Hakan, o güne kadar yaşadıklarından farklı bir şeyler hissettiğini ve karnında minik kelebeklerin kanat çırptığını duyumsamaya başladı. Dans eden Melis’i izlerken gözlerinde beliren sadece hayranlık değil, bir de “Noluyor bana?” şaşkınlığıydı. Ardından cafede akşam Melis’i mekâna davet edebilmek için ezip büktüğü kelimeler yüzümde kocam bir tebessüm uyandırdı. Her zaman, kesin ve dik konuşan Hakan gitmiş, yerine kem küm eden, cümleleri bir türlü bağlayamayan, beyin – ağız bağlantısı kopmuş bir şaşkın gelmişti. Ama öylesine de sevimliydi ki…
Melis’in Hakan’a kayıtsız kalması mümkün değil. Kıvanç gibi sera mahsulü bir erkek arkadaşa alışkın Melis için, doğal bir Hakan sadece şaşırtıcı değil aynı zamanda hayranlık uyandırıcı. Ortak geçmiş, sevgisizlik ve içlerinde yaşadıkları fırtınaların benzerliğinden söz etmiyorum bile. Dizinin finalindeki vurulma, bu ilişkinin başlamasını biraz uzatır ama çok daha güçlü kılar gibi geliyor bana.


Bahar öğretmenden ne kadar haz etmediğimi bir defa daha anlatmama gerek yok sanırım, ilk bölümden itibaren her yorumda dile getirdim. Bahar, asla benim kalemim değil ve ağzıyla kuş tutsa da olmayacak ama bu hafta onun art hikâyesinden cımbızla çekip çıkarılan “Kudret” detayını beğendim. Böylelikle hissettik ki Bahar, durduk yere bu kadar katı bu kadar formal bir hâle gelmemiş ve anne de boşuna “dırdırcı teyze” olmamış. Altı doldurulduğu sürece en sevmediğim karakterle bile empati yapmaya hazırım. Onu benimsemeyebilirim, sevmeyebilirim ama karakterin ayaklarının yere bastırılmasını da daima takdir ederim.
Kim ne derse desin, Seçil bana çok daha doğal ve çok daha gerçek bir karakter gibi geliyor ve ben onun aşk – nefret çizgisinde gidip gelen duygularına daha çok inanıyorum. Bu bölüm “Uzakken ondan nefret etmek kolaydır ama yakındaysan bir sözle bir bakışla seni çekip alır yanına.” cümlesinin samimiyetine de yürekten inandım. Bütün çabası Tarık’tan nefret edebilmek ve bu yüzden olabildiğince uzak kalmaya çabalıyor. Çocuklar varken bu elbette imkânsız… O zaman da sözde “çocukların mutluluğu” bahanesiyle sorun çıkaran bir ebeveyne dönüşüyor.
Bir babayı çocuklarından ayrı tutmanın haklı bir gerekçesi olamaz. Çocukları kullandığı için ona ben de kızıyorum ama şu da bir gerçek ki Melis, yeğenlerini seviyor ve gerçekten de Tarık’ın geçmişi insanda güven uyandırmıyor. Tarık’taki değişimi görse de kendi duyguları için gözünü kapaması ve “Tarık bir gün hepimizi yeniden yıkıp geçer.” düşüncesine sımsıkı sarılması da normal…


Keşke yumuşayabilse biraz Seçil, keşke Tarık’la zıtlaşmayı biraz durdursa… Tarık’ı Bahar’dan çok daha fazla hak ettiğine yüzde yüz inanıyorum ve arada çocuklar olduğundan Tarık’la süren bağını lehine çevirebilir diye düşünmek istiyorum. ( Düşünemedi  Biliyorum ki dizinin gidişatı Bahar’la Tarık’ı bir araya getirecek sonunda, ne yazık ki)
Bu hafta beni can evimden vuran bir başka detay da Sadık’ın hikâyesi oldu. Gençlerin, birbirlerine sığınıp hayata öyle tutunmalarının altında her birinin kişisel dramı var diye düşünmüş ve dile getirmiştim. Biz Hakan’ın dramıyla başladık ama bekliyordum yavaş yavaş diğerleri de açılacaktı. Nitekim de Sadık’la başladık. Mahallenin imamı yaşlı dede tarafından büyütülen manevi değerlerine sıkı sıkıya yapışmış, sessiz Sadık’ın Hakan ve tayfasıyla ne işi olduğunu da anladık böylece. İçlerinde belli ki en duygusalı o. Anasız, babasız büyümüş. Üstelik anne onu doğururken ölmüş. Yaşlı ve tutucu iki insanla büyüyen bir gencin elbette ki sevgiye açlığı olacak, elbette ki bu boşluğu kardeşi bildiği arkadaşlarıyla dolduracak. Onlara tutunurken bir yandan da onların vicdanlarının sesi olmuş sanki Sadık. Her ne kadar onunla ufak ufak dalga geçseler de o “günah” dedi mi bir duruyor bizim deli çete.


Sadık’ta olduğu gibi Ferit’in, Ali’nin, Ömer ve Mercan’ın hatta Sibel’in hatta ve hatta Kıvanç’ın da bir at öyküsü var ve ilerleyen günlerde onların da gerçek yüzleriyle tanışacağız, sanırım.
Senaryonun bu adım adım ama belli bir hedefe yürümesini çok doğru buldum. İpin ucu hafifçe ortaya çıkarılıyor. Çözüme hazır biraz bekletilip ardından sonuçlanıyor ve hemen peşinden çok daha sıkı bir düğüm geliyor. Bu hafta finalde patlayan silah gibi…
Her detay karakteri dönüştürmekte de kullanılıyor. Hakan’ın aile problemi ve Tarık’la dolayısıyla Melis’le kesişen yolları onu değiştirmeye başladı bile. Benzeri bir durum Tarık için de geçerli. Hatta Melis’in aralarına girmesi Sibel’de bile değişiklik belirtileri vermeye başladı. Sibel’le ilgili olarak da yavaş yavaş sezdirilen bir taşların ortaya dökülmesi durumu bekliyorum, çok da uzamadan bir Sibel patlaması yaşayacağız gibi geliyor.
Son bir iki bölümdür ara ara görünen mahallenin garibi ( delisi demeye varmadı dilim) nin de sadece renk verme amaçlı değil bir yerde bir düğümü çözücü olacağına inanıyorum ama bu hâliyle bile çok sevimli ve hoş bir detay olmuş.
Bu arada güzeller güzeli, şirinlik zirvesi Zeynep’i atlamamak gerek. Her bölüm gözlerimi dolduran bir başka sahnesiyle kalıyor zihnimde. Bu hafta da ablasına “beni yalnız bırakma “ diye yalvaran o minik kız yüreğimi dağlarken çamur içinde babasına gülümseyen Zeynep de alıp bağrıma sokulası geldi. Öyle hakkını vererek öyle, doğru ve öyle hissederek oynuyor ki Leyla Kırşan, onu bir çocuk oyuncu olarak değerlendirmek çok zor benim için. Büyüklerle yarışan performanslar çıkarıyor. Dilerim sağlam adımlarla ve güvenli yollardan yürüsün.


Adı Efsane’nin ilk bölümünü izlediğimde gençlere mi yetişkinlere mi ağırlık verileceğini çok kestirememiştim açıkçası. Ancak bölümler ilerledikçe öyle girift ve öyle hoş bir ayar tutturuldu ki ne gençlik dizisi denebilir ne de klasik bir dram ve bence ekrandaki bir boşluğu iyi dolduruyor.
Sağlam ve koordineli bir ekip, birbirini anlayan oyuncular ve çok iyi bir dünya kurmuş yönetmen gerçekten her hafta bana apayrı bir zevk yaşatıyor izlerken. Umarım reyting denilen ucube ona dokunmaz ve verilen emeklerin karşılığı fazlasıyla alınır.
Emeği geçen herkesin yüreklerine sağlık!

Benzer Yazılar

Write a comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.