Yazar: Sinem ÖZCAN

Sezonun başından beri çok merakla beklediğim işlerden biriydi Ağlama Anne. Bilenler bilir, Birce Akalay benim hep takipçisi olduğum isimlerden biridir. Sadece onun adı bile diziyi benim kapsama alanıma sokmaya yetmişti. Açıkçası bu sezon iyi bir dram izlemeyi de istediğim için çok sabırsızlıkla bekledim, Ağlama Anne’yi.

Evladından onu doğurduğu anda kopmak zorunda kalmış bir annenin dramı, Ağlama Anne. Aradan geçen on sekiz yıldan sonra, özgürlüğüne kavuştuğu anda kızının peşine düşen ve onun hayatındaki yerini almak isteyen bir anne, Alev. Öte yandan on sekiz yıldır ablasının kızına kendi kızı gibi bakan bir teyze var karşımızda: Damla. Yani ana öykü bildiğin münazara konusu: “Doğuran mı annedir, büyüten mi?” Bu sorunun tek cevabı olmadığı gibi, verilecek bütün yanıtlar da öznel aslında. Ağlama Anne, tam bu paradoksa kurmuş hikâyesini. Yazan kalemler ve hikâyenin anlatıcısı bize kendi cevaplarını verecekler, hâliyle.

Alev, çok sert bir karakter… Geçmişte yaşadığı trajediyi on sekiz yıl hapiste büyütmüş içinde. Evladından ayrı kalmak onu her geçen gün daha da sertleştirmiş ve hayatını tek amaca bağlamış: Kızına kavuşmak. Ben Alev’i büyük ölçüde anladım aslında. Özgürlüğü ve çocuğu elinden alınmış bir kadının karşısındaki kardeşi bile olsa onunla empati yapmaya niyeti yoktur. Alev de yapmıyor zaten. Hakkı olduğuna inandığını almak istiyor o kadar. Yine de bir tek noktada onun ruhuna giremedim, ben. Yıllardır uzak kaldığı kızına ulaşmak ve ona annesi olduğunu söylemek istiyor, tamam ama hiçbir şeyden habersiz gencecik bir kıza pat diye söylenen bu haberin onun dünyasını bir anda nasıl yıkacağını hiç mi düşünmüyor onu anlamış değilim, işte! Kardeşini, ailesini umursamamayı anlarım ama bunca zaman özlediği evladını dikkate almamayı anlayamam. Bu noktada daha yumuşak, daha ılımlı bir Alev beklemiştim ben açıkçası ama hapishane yılları onu hâliyle acımasız ve bencil yapmış.

Bana göre hikâyenin en büyük mağduru, Damla. Ablasının kızını evlat edinip yetiştirmeye adadığı bir yaşamı var. Zeynep için kendine bir hayat kurmamış, bunu düşünmemiş bile. Babasıyla çatışmayı göze almış, maddi ve manevi yükü o çekmiş. Üstelik şimdi “Ben geldim, sana ihtiyaç kalmadı; çekil kenara!” durumuyla karşı karşıya. Bunu hiç hak etmemesi bir yana, yıllardır bakıp büyüttüğü evladından koparılmak istenmesi de büyük acımasızlık bana göre.

Hikâye, ana çatışmayı tam da bu noktaya odaklamış, yan öykülerle de bu ikilemi iyice vurgulamayı hedeflemiş. Konunun çok çarpıcı olmasına sözüm yok ne var ki yan hikâyeler öyle giriftleştirilmiş ve hepsi birbirine o kadar sımsıkı bağlanmış ki ilerleyen bölümlerde eğer doğru yönetilmezse kargaşaya yol açması kaçınılmaz. Öyküde kime dokunsanız, konuyla ilişkili birinin bir şeyi çıkıyor. Mert’in bile dönüp dolaşıp Özlem’in kardeşi oluşuna içimden kocaman bir “pes” dedim artık.

Özlem demişken söylemeden geçmeyeyim. Her dramın mutlaka en az bir “kötü”sü olur. Aslında çatışmayı yürüten de öyküyü kaliteli kılan da “kötü”nün başarılı yazılması ve canlandırılmasıdır. Özellikle ilk bölümünü seyrettiğim dizilerde ekranın öte yanıyla mesafemi korur ve sadece dıştan bir göz olarak bakmayı başarırım ama itiraf ediyorum epeydir, görür görmez nefret ettiğim Özlem gibi bir “kötü”yle karşılaşmadım ben. Eğer altı sağlam doldurulursa Sezin Akbaşoğulları’nın oyunculuğunun da etkisiyle Özlem, dizi tarihinin sayılı çok başarılı “kötü”lerinden biri olacak gibi.

Adnan, Özlem’i hayatından düşündüğü kadar kolay çıkarabilecek gibi görünmüyor. Hiç haberi olmadığı yetişkin bir kızının varlığını öğrenen ve bir yandan da Damla’dan etkilenen Adnan’ın da bocalayacağını kestirmek pek güç değil. Tam da bu noktada bir kaygımı dile getirmezsem olmaz. Adnan’ın her ne kadar henüz hatırlayamasa da Alev’le bir aşk öyküsü olduğu kesin. Öte yandan Damla ile aralarında bir kıvılcımlanma başladığını da sezdik. Bu durumda bizi yine iki kız kardeş ve paylaşamadıkları bir erkek öyküsü bekliyor gibi. Açıkçası kişisel olarak bundan hiç hoşlanmadığım gibi bizim dizi izleyicilerimizin de sevdikleri ve kabullendikleri bir üçgen değil bu. Keşke, “kardeşlerin aşkı” meselesinde hiç girilmeden olay Alev ve Adnan üzerinden yürütülseydi diye düşünüyorum.

İlk bölüme hızlı girdi Ağlama Anne. Ana çatışmayı bütünüyle koydu ortaya, kahramanların hepsinin can alıcı taraflarına bir ışık yaktı ve yan hikâyelerin büyük bölümünü de ortaya serdi. Karakterlerin ve olayların birbiriyle iç içe olması zaman zaman başımı döndürdü ve bağlantı kurmakta zorladı beni. İlk bölümde derdini anlatmayı başardı Ağlama Anne ama bunu yaparken beni zorladı, dürüstçesi. Feride Kaytan’ın kurduğu dünyayı da sevdim; duygusuyla izleyici olarak beni kendine çekti.

Ne var ki “okuma ile orospu olma” arasında kurulan ilgiden de küçük bir çocuğu susturmak için ona uyku ilacı veren anneden de bir taraftan cezaevindeki kadınlara yardımda bulunup öbür taraftan adamın elini kıyma makinesine sokan mafya babasından da rahatsızlık duydum. Buna, toplumda karşılığı var/ yok noktasından bakmıyorum, televizyonun eğitici olmak gibi bir görevi olduğuna da inanmıyorum; ben sadece bu anlayışın göze sokulmasından hoşlanmıyorum. Dizi agresif bir anlatım dili kullanmayı tercih etmiş, bunun sarsıcı etkisinden yararlanmayı da planlamış olabilirler ama kişisel olarak ben uyandırdığı algıyı sevmedim.

Castı genel olarak beğendim, ben. Alev’de Birce Akalay’a çok inandım. Ancak ne yazık ki aynı etkiyi gençliğini canlandıran oyuncuda alamadım. Belki bir başka rolde olsa gözümü bu kadar rahatsız etmezdi ama Birce Akalay’ın usta oyunculuğunun karşısında gençliği çok zayıf kaldı. Özlem Yılmaz’ı, Damla’da çok sevdim ve Sezin Akbaşoğullarına bayıldım. Cansel Elçin’in ilk bölümde senaryo gereği etkisini yoğun hissedemedim ama gerek Özlem Yılmaz’la gerekse Sezin Akbaşoğullarıyla uyumlarını da başarılı buldum. Aslıhan Malbora’nın sıcak bir elektriği var ve Zeynep’e yakışmış. Karakterler katmanlı görünüyor bu da usta oyunculuklarla iyice zenginleşecek demektir. Kadro epey kalabalık ve ilişkileri de karmaşık geldiğinden ilk bölümde ancak genel izlenim edinebildim.

Hikâye açıldıkça detaylar daha da şekillenecektir ancak genel anlamda beni çok da içine çekmedi. Birkaç bölüm daha bekleyip sürekli izleyicisi olup olmayacağıma öyle karar vereceğim.

Yazan, yöneten, canlandıran ve ekran gerisinde yürekten çabalayan bütün ekibin emeklerine sağlık. Şansı bol, ekran ömrü uzun olsun.

 

 

 

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.