Yazar: Irmak TERCANER

Türlü aksiliklerin peş peşe geldiği yıpratıcı bir sürecin ardından yüzümü tekrar güneşe dönmenin mutluluğuyla oturdum ekran karşısına. Sevgili Ataol Behramoğlu’nun da dediği gibi ‘’Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var.’’ Her insan, hayatının bir döneminde zorluklarla karşılaşır. Bu noktada önemli olan, o zorluklar karşısında size liman olan insanlardır. Yaşadığım sürecin bir sonucu olarak yazmaya devam edip edemeyeceğimi bile bilmediğim bir dönemde, desteklerini benden esirgemeyen yazar arkadaşlarımın hepsine teşekkür ediyor ve Ağlama Anne serüvenime bıraktığım yerden devam ediyorum.

Benim için Ağlama Anne, dokuzuncu bölümün sonunda Adnan-Zeynep yüzleşmesinin tam ortasında kalmıştı. Diziye duyduğum derin özlemin etkisinden midir nedir, kaçırdığım iki haftayı hızlıca telafi etmiş ve pazar akşamı televizyon karşısına hazır bir şekilde oturmuştum. Bölüm, dört ana karakterin de kendi içlerinde derin düşüncelere dalmasına sebep olan Adnan-Alev konuşması ile başladı.

Bölümler boyunca zaman zaman bencilliklerine kızdığım Alev’in, bu konuşma sırasında fark ettiğim değişimi beni fazlasıyla şaşırttı. Artık benim karşımda, kızının hayatını allak bullak edecek bir gerçeği onun ne yara alacağını hiç düşünmeden plansız, programsız ve aniden söylemek isteyen bencil bir insan değil, kızının mutluluğu için onun teyzesi olmayı bir süre kabul etmiş, tek isteği onun yakınında olmak olan, gerçekten takdir ettiğim bir anne vardı. Üstelik bu sefer o anne, Adnan’a söylediği şeyde bence çok da haksız değildi. Kızıyla yol arkadaşlığına, onun teyzesi olarak devam etmeye karar veren bir kadın, bir anne tabii ki de onun hayatının içinde bir süreklilik isterdi. Bu noktada Adnan’ın ileride Damla ile yaşayabileceği bir beraberlik ve bunun getirisi olarak ortaya çıkacak bir Damla-Adnan-Zeynep üçlüsü, Alev’i dışarda kalma korkusuna itmişti. Her ne kadar dışarda kalması gibi bir durumun söz konusu olamayacağını düşünsem bile ben, Alev’in bu korkusunu anlıyorum.

Eğer siz, bir insanın hayatında sahip olmanız gereken ‘’anne, en yakın dost, en büyük sırdaş’’ gibi kimliklerinizin aksine tek ve sınırlı bir role sahipseniz elinizde kalan o son rolü, o son sığınağı asla kaybetmek istemezsiniz. Hangi düzeyden bakarsanız bakın, bu böyledir. İşte tam da bu sebeple Alev, bir zamanlar nefret kustuğu bir adamın karşısında şimdi o son rolü için savaş veriyordu. Bu konuşma sahnesi, Alev cephesinde bu şekilde bir etkiye neden olmuşken Adnan, Damla ve hatta Ali Osman içinse durum çok daha farklıydı. Gördükleri sonrası bugüne kadar yaşadıklarını ve ileride olacakları sorgulamaya başlayan Damla’nın tam aksine Adnan, hem biricik kızının hem de sevdiği kadının olduğu bir hayal dünyasının içinde kaybolmak üzereydi. Kim ne derse ben, dizinin başladığı ilk günden beri Adnan’ın iyi hem de çok iyi bir baba olduğunu düşünüyorum. Gerek Arya ile olan iletişimleri gerekse Zeynep’i öğrendikten sonra onu kazanmak için yaptığı şeyler beni, hep çok etkilemişti.

O, zaman zaman büyük hatalarda yapsa da en azından Zeynep’i kazanmak için çabalıyordu ve bu çaba, ileride şekillenecek güçlü bir baba-kız ilişkisine olan inancımı arttırıyordu ve öyle de oldu. Adnan’ın evin anahtarlarını Zeynep’e teslim ettiği o sahne, aslında o kadar derin bir arka plana sahipti ve anlatmak istediği o kadar çok şey vardı ki… Bu durumda dikkatimi çeken ilk şey, sezon başından bugüne kadar geldikleri noktaydı. Şimdi karşımda, gerçekleri öğrendikten sonra babasına kin kusan – ki bunda çok haklıydı- bir Zeynep değil, babasının onun için savaştığına inanan ve ona bir şans vermeye karar vermiş bir genç kız vardı. Onun karşısındaysa bir kızının olduğunu yeni öğrenmiş ve buna rağmen geçmişte yapamadığı şeyler için özür dileyen çok olgun bir baba vardı. Onların ilişkisi artık, tek tarafın adım attığı bir ilişki biçiminden; bir artı birin iki ettiğini çok iyi bilen, birbirlerini kazanma noktasında birer birer eş adımlar atan ve bu şekilde ikiyi elde ederek ilişkilerini ileriye taşıyan, her dakika daha da güçlenen bir baba – kız ilişkisine dönüşmüştü. Her zaman böyle değil midir? Aradaki mesafeleri, sınırları aşmanın tek yolu, savaşmaya gerçekten hazır olan iki tarafın da belirli adımlar atmasından geçer. İşte tam da bu yüzden bu sahne, benim için önemliydi. Adnan’ın, Zeynep’le ilgili bölümler boyu süren hayallerine inancım tamdı, tam olmasına da o hayaller Damla’ya döndüğünde ne yazık ki inancımın yerini derin bir soru işareti alıyordu. Oldum olası ‘’kardeşimin aşkı’’ temasına uzak olduğumdan mıdır nedir, bu soru işaretlerinin önüne hiçbir zaman geçemedim. Dahası, Ağlama Anne’nin başladığı günden beri girmesini hiç istemediğim bir yoldu, bu tema. Sektörde pek çok senaristin yıllarca hiç bıkmadan usanmadan her fırsatta işlediği bu temanın, bir gün bir yerde mutlaka dizinin senaryosunu kilitleyeceğine inanıyordum ve maalesef, bu noktada haklı çıkan, ben oldum. Bu bölüm, Damla’nın, Adnan ile buluşmasında sarf ettiği sözler benim nazarımda kitlenmiş bir senaryonun en net delilleriydi. ‘’Biz diye bir şey yok ve hiçbir zaman olmayacak. Sen, Zeynep’in babasısın ve yarın, öbür gün Zeynep; Alev’in annesi olduğunu öğrendiğinde bana nasıl bakar hiç düşündün mü? Babasıyla birlikte olan teyzesi gibi.‘’

Dizinin bir yanı, Adnan-Damla ilişkisini işlemeye devam etmek istese bile diğer yanı, kafadaki soru işaretlerini ve işin içinden çıkılmaz durumu belirgin bir şekilde gözler önüne seriyordu. Diziye heyecan katmak, ana konuyu besleyen yeni ve yan damarlar oluşturmak için yapılmış bir hamle, ne yazık ki zaman içinde kısır bir döngüye vardı. Her ne kadar en başından beri Adnan-Damla uyumunu beğenmiş, onların aşklarına ve bu hikâyeyi taşıma noktasındaki rollerine çok inanmış olsam da gerçekleri göz ardı edemezdim. Ağlama Anne’nin erken finale gittiği bir noktada, bu konu için nasıl bir yol izlenir bilemiyorum ama söylemek istediğim tek bir şey var: Yıllarca, neredeyse her projede ısıtılıp ısıtılıp önümüze konmuş ve ne yazık ki pek de iş yapamamış bir ‘’kardeşimin aşkı’’ teması yerine, keşke daha çok ilgi çeken ve senaryoyu kilitlemeyen noktalar üzerinde durulsaydı. Mesela ben, Alev’in hapse girmeden önceki döneminde kardeşiyle arasında ilişkiyi, etkili flashback sahneleriyle izlemek isterdim.

Belki bu şekilde iki kardeşin ilişkisinin altı daha iyi doldurulabilir ve daha gerçekçi olabilirdi. Gelelim Ali Osman – Alev ikilisine: Ali Osman, dizinin başladığı ilk günden beri Alev’e olan hislerini her fırsatta belli etmiş, kendisini gizlemeyen güçlü bir karakterdi. O, bana her zaman tek bir şey hissettirdi: Karanlık işlere bulaşmış bir adamın içinde yatan hassas bir kalp, hassas bir adam. Şüphesiz ki Alev, onun en büyük zaafıydı.  Bu zaafını gösterme konusunda hiçbir zaman tereddüt etmeyen Ali Osman, son zamanlarda kendi korkularının esiri olmaya başladı. Evet, Alev, ona hiçbir zaman duygularını belli etmemişti ve dolayısıyla onun, Adnan’ı kıskanması bir yere kadar anlaşılabilirdi. Her insan, sevdiğini kıskanır hele o sevdiği bir kapalı kutuysa bu, kaçınılmazdır. Ancak bu noktada bir şey var: Ee be kardeşim, Alev, sana olan duygularını sözleriyle ifade etmiyor olabilir de o gözleri ne yapacağız? Eğer sen kalkıp Alev’in sana verdiği değeri haykıran o gözlerine kayıtsız kalıp ve seni, boşuna yiyip bitiren o düşüncelerde boğuluyorsan ben, burada yorumsuz kalırım. Bak, Alev’in sana verdiği değer, senin duyduğun gibi bir aşk mıdır -ki ben bu şekilde düşünüyorum- bunu bilemem. Bildiğim tek şey, öyle ya da böyle Alev’in sana çok değer verdiği.

Yazımın sonuna geldiğim şu noktada değinmek istediğim bir yer daha var ki eğer susarsam resmen içim şişer. Hasan, ah Hasan! Ben sana ne diyeyim, ne edeyim? Bir insan, geçmişte yaptığı hatalardan hiç mi ders almaz? Demek ki almıyormuş! Bir insan, her yeni gün eskisinden daha büyük bir hata yapar mıymış? Demek ki yapıyormuş.

Yirmi birinci yüzyılda yaşadığımız şu günlerde bir genç kızın, bir kadının namus bekçiliğini yapmak senin neyine, be adam? Dahası o kızı, namus kontrolü adı altında bir jinekoloğa götürmek nasıl bir aymazlık? Bir kadının, genç kızın hayatını sadece “geleneksel” namus noktasından ele almak akıl alır gibi değil. Ne bu yüzyıla yakışır ne de insanlığa! Bir de bu tarz sahnelerin ekranlarda yayınlanması var ki beni en çok sinir eden şey de bu! Tamam bu sahne, ülkenin kanayan yaralarından birine bir mesaj olsun diye çekilmiş, yayınlanmış olabilir. Ancak ne yazık ki bazen güçlü bir mesaj olması için hazırlanan sahneler, çok yanlış anlaşılabiliyor ve insanlar için yeni yöntemler olabiliyor. Bu noktada böyle bir sahneyi izlemenin hiç hoşuma gitmediğini belirtiyor ve yoluma devam ediyorum.

Ağlama Anne, ekran yolculuğuna başladığı ilk günden beri severek takip ettiğim bir projeydi. Her dizinin bir hikâyesi ve bu hikâyeyi taşıma noktasında görev yapan karakterleri vardır. Bir proje için final kararı alındığında bitecek olan yalnızca bir dizi değil, her biri kendi hayatıyla merak uyandıran güçlü karakterlerin yaşam savaşlarıdır. Bu yüzdendir ki her birine hikâyeyi taşıma noktasında çok güvendiğim Ağlama Anne dizisinin karakterleri ile vedalaşmak zor olacak, çok zor. Bölüm, Özlem’in kapısında beliren polisler, kaybolan Arya ve nerede olduğu bilinmeyen Alev’in gölgesinde son buldu. Bu derin vedayı sonraya saklıyor ve haftaya son kez buluşacağımız anı ve Zeynep’in, Alev’in annesi olduğunu öğreneceği o sahneyi sabırsızlıkla bekliyorum. Herkesin emeğine sağlık.

 

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.