Yazar: Şeyma BULUT

Yaşam ve ölüm. Hayatın asıl tanımıdır bana göre ve o, bu kadar basittir. Hayat dediğiniz kavram doğumla başlar ve ölümünüzle sona erer. İkisi arasındaki zamana da “yaşam” denir. Peki yaşamak nedir? Sadece nefes almak mı? Hayır. Yaşamak dediğiniz şey nefes almaktan ibaret olamaz, daha derindir, daha başkadır. Canınız istiyorsa deniz kenarında nefes almaktır, canınız istemiyorsa o gün işe gitmemek, müziği sonuna kadar açıp dans etmek, bağıra bağıra şarkı söylemek, bayılana kadar içki içmek ya da istediğiniz yere istediğiniz anda gitmek… Listeyi dilediğimiz kadar uzatabiliriz. Peki ya tüm bunları yapamıyorsanız ne olacak? Hatta değil bunları yapmak yattığınız yataktan tek bir uzvunuzu dahi hareket ettirmeden bir pencereden dünyayı izliyorsanız ne olacak? Yaşıyorum mu diyeceksiniz? Bunun yaşamak olduğunu pek düşünmüyorum. Bu sadece nefes almak olabilir. Başında da dediğim gibi nefes almak değildir, yaşamak. Bunları neden anlatıyorsun, diyeceksiniz hemen açıklayayım. Bu film tahlilimizde bambaşka bir filmden bahsedeceğiz: İçimdeki Deniz…Bugün ben size Ramon Sempedro’nun hikâyesini anlatmak istiyorum.

Ramon, 19 yaşında geçirdiği bir kaza yüzünden boynundan aşağısı felç olan bir denizci. Yaşamını “Inferno” yani cehennem olarak tanımlıyor. Hayatının 28 yılını bir yatakta yatıp odasındaki pencereden gökyüzüne bakarak geçiren Ramon, yaşama hakkından vazgeçmek istiyor. Peki, bu o kadar kolay mı? Maalesef değil. Ölüm konusu kimsenin asla konuşmak istemediği, her zaman kaçtığı bir konudur. Ancak hayatın bir cilvesi olsa gerek bu evrenin en belirgin gerçeğidir. Bizler ölümü o kadar uzaklaştırırız ki kendimizden, sanki bizim bir parçamız değil gibi davranırız. Aslında yaşamak gibi ölüm de insanın bir parçasıdır. Bizler o parçayı bırakın kabul etmeyi, her şey yolunda gidiyorsa var olduğunu bile kabul etmek istemeyiz. Ramon ise “Ölüm her zaman vardı, daima olacak. Sonunda onu bulacağız, o bizim bir parçamız.” diyerek hayatın en acı gerçeğini bize yeniden hatırlatıyor. Ramon, her ne kadar hayatını cehennem olarak tasvir etse de ben onun yaşamını “Araf” olarak görüyorum. Araf, cennet ile cehennem arasındaki yer olarak tanımlanır. Ne cenneti yaşarsın ne de tam anlamıyla cehennemdesindir. İkisinin arasında sonsuz bir döngünün içinde sıkışıp kalmışsındır.

Ramon’un hayatı en kısa özetiyle Araf’tır. Bu Araf’tan kurtulmak adına ölmek istiyor ve bunun da kimsenin başına bir sıkıntı açmadan devlet tarafından yapılmasını arzuluyor. Tabii ki “yaşam hakkı”nı koruma altına almış olan devlet bunu kabul etmiyor. Otorite bunu hiçbir zaman kabul etmese de hakkın kullanma iradesi kişiye aittir. Kişi bu hakkından vazgeçmek istiyorsa vazgeçebilir. Bunun önüne engel koyduğunuz takdirde o bir hak değil, yükümlülük olur.

Ramon, dışarıdan bakıldığında yatağa bağlı birine göre oldukça bilinçli ve kendini yetiştirmiş bir insan. Öncellikle yazıyor… Çok güzel şiirler yazarak hayatı kendi gözünden anlatıyor. Bilen bilir, yazmak dünyayı anlamlandırma yöntemidir. Ramon da bunu yapıyor, kendi kısıtlı durumuna rağmen kendi Araf’ını anlatıyor mısralarla. Bunun yanı sıra sürekli gülümsüyor. Dünyaya sürekli gülümseyerek bakıyor ve bu ona sorulduğunda ise “Kaçıp gidemiyorsan, kesin bir biçimde başkalarına bağlıysan gülerek ağlamayı öğreniyorsun.” diye anlatıyor gülümsemesini. Onun içindeki sessiz haykırışı ilk duyan da Julia oluyor. Julia’nın da Ramon gibi çaresiz bir hastalığı var. Cadasil ismindeki bir rahatsızlığa sahip olan Julia, Ramon gibi birden olmasa da yavaş yavaş ölüme giden bir kadın. Onun yaşadığı durumu da anlaması diğerlerine oranla bu nedenle daha kolay oldu. Julia Ramon’un hayatında kısa ama etkili bir varlık gösterdi. Onun yazılarını kitaba dönüştürmesine yardım ederek o bu dünyadan gittikten sonra bir eser bırakmasına imkân verdi ve böylelikle ölümsüz olmasını sağladı da diyebiliriz. Ramon’un çığlıklarını duyan diğer kişi de Rosa oldu. İlk önceleri onun için bir sığınak olan bu adam, zamanla âşık olduğu birine dönüştü. Rosa bu umarsız aşkı yaşarken umutsuzca Ramon’un fikrini değiştirmeye de çalıştı ve bir insanı seviyorsa onu kararından vazgeçirmek yerine, sevdiği insanın kararlarına saygı duyarak onunla olması gerektiğini de yine Ramon’dan öğrendi.

Aslında Ramon’a bu kararı konusunda abisi dışında karşı çıkan kimse yoktu. Abisi ise kardeşinin ölme arzusundan çok, onu kaybetmenin vereceği acıdan korkuyordu. Bu sebeple de kardeşini bu hatadan döndürmek adına mücadele etse de sonunda o da kabul etmek zorunda kaldı. Ramon oğlu gibi gördüğü yeğenine son kez sarıldı, ona 28 yıl boyunca bakıcılık eden yengesine minnetle baktı ve artık kendi Araf’ına son vereceğini bilmenin huzuruyla son kez izledi o çok sevdiği insanları ardından sevdikleriyle son kez vedalaşarak hayata mutlu bir şekilde elveda dedi.

Ramon, onları bu kadar severken kendisine bağlı bir hayat yaşamamaları gerektiğini düşünecek kadar da erdemliydi, bu sebeple gitmesinin vakti geldiğini gördü ve gitti.  En başında bu isteğini yerine getirmesini arzuladığı devletten istediği desteği göremeyen Ramon, arkadaşlarının yardımına başvurdu ve onu gerçekten seven dostları sayesinde Araf’tan çıkarak hayatına son verdi.

Bir insan, bir karar verdiği zaman onun önüne hiçbir şey geçemez. Boynundan aşağısı tutmayan biri bile olsa, karar verdikten sonra mutlaka bir yolunu bulur. Ramon Sampedro, yaşamanın bir hak olduğunu ve bu hakkı da diğer haklarımız gibi özgürce kullanmamız gerektiğini anlattı bize . Açıkçası yaşamaya bu kadar değer veren ben bile Ramon’u haklı buldum. Yaşayamıyorsanız nefes almanın bir anlamı yoktur, yaşam yoksa nefes almak sadece bir zulümdür.

Ötenazi bugün hala onlarca ülkede yasaktır. Yaşama hakkı adı altında, insanlara acılar içerisinde de olsa yaşayın diyerek belki de bir ömür boyunca işkence ediliyor. Bir hukukçu olarak bunu söylüyorum, evet. Şöyle düşünün, siz bu durumda olsaydınız ne yapardınız? Hayatta mı kalmak isterdiniz? Yoksa ölmek mi? Açıkçası ben ölmek isterdim. Hem kendime hem de beni sevenlere yük olup bir ömür boyunca acı çekip sonra da aciz bir şekilde ölmektense, onurlu bir ölüm beni mutlu ederdi. Ancak ne acıdır ki bugün ülkemiz dahil onlarca ülkede buna izin verilmiyor. Dünyada Hollanda, Belçika, Lüksemburg ve Kanada dışında; ABD’nin Washington, Oregon, Montana ve Vermond eyaletleri haricindeki ülkelerde yasak ötenazi. Yasaklayan devletler, yaşama hakkını koruma altına aldıklarını savunsalar da aslında yaşamayı yükümlülük hâline getirerek kendi insanlarına eziyet etmekten başka bir şey yapmıyorlar. Bir gün, bu acı gerçeği tüm dünya insanlarının anlamasını umuyorum.

Bu hafta “Dünya İnsan Hakları” haftasıydı. Bu sebeple ben de böyle bir filmi sizlere anlatmak istedim. Hakların kullanılması ya da kullanılmaması kişilere bağlıdır. Yaşamak da canlıya ait olan bir haktır ve artık yaşayamıyorsa, hayat sadece bir işkenceyse bu haktan vazgeçebilmek de o insanın inisiyatifinde olmalıdır.

Bir gün tüm dünyanın bize verilen tüm haklara saygı duyması ümidiyle, görüşmek üzere…

 

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.