YAZAR: Ayça AKMAN

Süreç yapım imzalı Azize‘nin ilk bilgileri düşmeye başladığında yönetmen koltuğunda A.Volkan Kocatürk’ün oturuyor olması ilgimi çekmeye yetmişti aslında. Buna kuvvetli bir cast ve intikam teması da eklenince şans vermek şart oldu zira çok sık bu konunun karşımıza çıktığını düşünenlerin aksine ben iyi işlendiği takdirde yüz güldüren bu motifin iflah olmaz savunucusuyum.

Azize mezarlıkta2001 yılında Küçük Melek’in doğum günüyle açılan hikâye belki de o yaşta bir çocuğun yaşayabileceği en büyük travma ile son buluyor. Aynı gün hem babasını hem annesini peşi sıra kaybeden Melek içinde ukde kalan tüm sevgisini ailesinin tek yadigârı kardeşi Yiğit’e vererek tutunuyor hayata. Babasının öldüğü pusuda yaralanan polis memuru Okan’sa ona kol kanat geriyor, kimliğini değiştirerek saklıyor onu. Tabii burada biraz kurcalarsam ailenin büyükleri yok muydu, küçük bir kız çocuğunu bir yabancı nasıl himaye edebildi, devlet alıkoymadı mı benzeri sorular birbirini kovalar ama fazla üstelemiyorum. Nihayetinde Azize Aksu olarak yaşamın içine karışan Melek Aydın ikinci travmasını gözünden sakındığı kardeşi Yiğit, Alpan’ların kumpasıyla düştüğü cezaevinde dövülerek bitkisel hayata sokulduğunda yaşıyor ve burada tabiri caizse onun için film kopuyor, hayat tek bir amaç için yeniden başlıyor:İntikam!

Kartal cezaevi önündeTabii hikâyenin sadece bundan ibaret olduğunu düşünenler için güzel bir ters köşe var. Bölüm sonuna geldiğimizde dizi; intikam benim hareket noktam, bundan fazlası var öykü daha yeni başlıyor dedi ve biz seyirciler de peki, o zaman kartlar baştan dağıtılsın herkes elindekini koysun ortaya merakıyla, kalktık ekran karşısından ki bu çok katmanlı olma hâli benim en sevdiğim husus oldu. Ne var ki ilk yarıda hareket noktasını oldukça tempolu, derli toplu temiz bir rejiyle vermesine rağmen “hemşire Azize” Alpan’ların evine yerleştikten sonra ikinci yarıda hikâye dağıldı, ağırlaştı bu da seyir zevkimi oldukça baltaladı. Keşke odağı kaçırmadan, her bir karakteri ilk bölümde vermeliyim, telaşına düşmeden seyirciyi fazla yormayacak bir akış tercih edilseymiş diye düşünmeden edemedim. Bu arada bir iki sahnede ciddi deja vu yaşadığımı kuvvetli esinlenmeler hissettiğimi söylemeden geçemeyeceğim. Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı, baba-evlat ilişkileriyle birbirine bağlanan, herkesin bir sır sakladığı evde masumlar, kurbanlar; katiller ve oyun kurucular arasındaki mücadele dikkat çekici olacak, en büyük yükü – gözüme batan bir iki kişi hariç –  pırıl pırıl parlayan cast sırtlayacak gibi görünüyor.

Alpanlara pusuKahramanı Azize Aksu bu hikâyenin. Onun bu yolda karşılaşacağı zorlukları, iç çatışmalarını, çaresizliklerini; aşkıyla intikam arasında seçim yapma noktasına geldiğinde çizeceği yolu, Truva atı gibi girdiği evde herkesin zaaflarına, sırlarına vakıf olup aileyi içten çökertmesini izlemek düşecek, payımıza belli ki. İçindeki “Melek” her denemesinde Balkan’ı öldürmesine mâni olmuş olsa da neticede söz konusu canı ve hayatı olduğunda elini kana buladı ve kanadından ilk tüy düştü. Muhtemeldir ki heyet raporuyla fişi çekilecek kardeşiyle vedalaşamamak, giriştiği bu oyunun ruhundan neler kopartacağına dair en büyük işaret. Azize aklıyla değil duygularıyla hareket eden bir karakter oysa duygular daima insanı hata yapmaya iter. Belki de bundandır en başta bana hiç de zeki bir oyun kurucu gibi gelmemesi. Eğer yanlış anlamadıysam Okan’ın Balkan’ı vuracağından bihaberdi kendisi. Onunla konuşmalarından bana geçen bu oldu en azından. Biraz akıl yürütme yapıyorum: Alpan’ları yakından takip eden bir intikamcının onun aşı günü tahliye olacağını bilmemesi mümkün değil. Balkan’ı zehirli iğneyle öldürmeyi planlamadıysa ve Kartal’ın vurulma anında tesadüf eseri orada bulunuyorduysa kaderin akışına kendini bırakan bir Azize’nin başı beladan kolay kolay kurtulmaz diyor ve susuyorum.

Azize ve Kartal tanıştıKartal, bir mafya ailesinin erkek evlattan beklediklerine fazlasıyla sahip olağandışı bir karakter. Babası 18 yıl evvel hapse onu değil Balkan’ı gönderdiğinde zaten seçimini yapmış; ona aile sembolü tespih, kardeşineyse silah düşmüş. O beyaz değil belki ama kesinlikle siyah da değil. Ailesi canından öte! Dünürleri Barbaros’un onları çekmeye çalıştığı tuzağı görebilecek kadar akılcı, önlem alabilmeyi düşünecek kadar öngörülü, kardeşi vurulmasın diye kurşunun önüne atlayacak, askerde arkadaşını sırtında taşıyacak kadar gözü kara, insancıl… Ondan başka hiç kimsenin Azize’den bu derece kuşkulanmadığını da işin içine katarsak aklını rahatlıkla duygularının önünde tuttuğunu söylemek mümkün. Son olarak o camiada pek olmadığını düşündüğümüz sevgi ve merhamet, çocuklarla ilişkisinde su yüzüne çıkıveriyor. Böyle bir insan içerde ailesinin varlığına kasteden birisi olduğunu öğrendiğinde ne yapar, abisinin ölümü onu nasıl etkiler, duyguları aklına ihanet etmeye başlarsa yönünü nasıl bulur bekleyip göreceğiz.

Azize Alpanların evindeAh Balkan! Umarım ölmemişsindir. Ne var ki Azize’den duyduğun o itirafla yaşaman pek zor görünüyor. Nefret ettiğin babanı ve tüm aileyi tehdit eden bu hemşireyle ortak bir yönünüz vardı, intikam! Kısmet değilmiş ne diyelim… Espriyi bir kenara bırakarak söylemeliyim ki Balkan rolünde Mustafa Yıldıran’a tek kelimeyle bayıldım. Kadraja girdiği andan itibaren içinde bulunduğu her sahneyi aldı götürdü. Repliklerin pek az olduğu ilk sekanslarda bedeniyle, sonrasında her şeyiyle yaşattı karakteri seyirciye. Yüreğine sağlık! Evet genel olarak arıza ve psikopat karakterlerin hayat bulmasını seyretmeyi daha çok seviyorum ama bu başka bir seviye. Ne Mestan’dan iz vardı Balkan’da ne de Hafız’dan. 18 yıl hapis yatmış, tercih edilmemiş, sevilmemiş bir oğul olmanın tüm acısını, nefretini kustu çevresine. “Kötü doğulmaz, kötü olunur.” mottosuna daha yakın duran birisi olarak onu bu noktaya getiren kader düğümlerine ilerleyen bölümlerde tanık olmayı çok isterdim. Reddedilen evlat olmak, iş ilişkileri adına sevmediği bir kadınla genç yaşında hapishanede evlenmek, yine orada pembe odalarda çocuk sahibi olmak bir yana, babası henüz o yaşta bir oğuldan niye vazgeçer, nedir onu genç yaşında o noktaya getiren gerçekten merak etmiştim. Şiddete meyilli karakteri, tacizci tavrı, insana değer vermeyişi, hata affetmeyişi, duygularıyla yön bulmaya çalışışıyla Mustafa Yıldıran’ın elinde hayat bulan Balkan ölse bile tek bir bölümle aklımda yer eden nadir karakterlerden olacak .

Castı genel olarak çok beğendiğimi daha önce de belirtmiştim. Ama Alpan ailesinde Kartal’ın halası rolünde Selen Öztürk özellikle dikkatimi çekti. Duruşu, vurguları, gücü, hakimiyeti, silahı tutuşu dahi o dünyaya doğmuşçasına spontan ve doğaldı, çok sevdim ve karaktere inanmakta hiç zorlanmadım. Aynı şekilde Barbaros’un alaycı kötücüllüğü, İskender’in soğuk acımasız mizacı, Aynur’un anaç görüntüsü altına sakladığı ailenin kara kutusu olma hâli, Yıldız’ın çaresiz mağduriyeti kolaylıkla bana geçti. İyilik-kötülük çatışmasının babalar ve evlatlar üzerinden verilmesini de etkileyici bulduğumu söylemeliyim. Bir yanda kızının doğum gününe yetişmeye çalışırken öldürülen komiser baba, bir yanda vurduğu polisi, oğlu Balkan’a öldürten İskender ve kızını, psikopatlığı tescilli bir adama çıkar ilişkileri uğruna gözü kapalı kurban eden Barbaros! Şüphesiz bu âlemde duygulara yer yok, ancak üzerine basa basa insan olmanın zaaflarıyla harmanlanırsa bu dünya ve etten kemikten olmayı sürdürürse karakterler, benzerlerinden ancak farkı olur naçizane fikrim.

Balkan öldü mü?Halka’ya kalemimle eşlik ettiğim süre boyunca Volkan Kocatürk rejisini beğeniyle izlemişimdir. Burada da kurulan dünyayı, mekân seçimlerini sevdim, içine girmekte zorlanmadım. Çekimler, planlar özenliydi. Flashback kullanımları yerindeydi, sarı filtreyle geçmiş zaman ayrımı net olarak ortaya konmuştu. Keşke rejinin ilk yarıda sağladığı temiz akış, genele yayılabilseydi de kafamız oraya buraya dağılmasaydı. Jeneriği de beğendim ama bölüm içi müzikler biteviye kimliksiz tonlarıyla ne sahnelere katkı sağladı ne de bütüne, üzgünüm. Son olarak söylemezsem içimde kalacak, henüz dizinin başında daha duyguyu alamamışken “Küçüğüm” gibi son derece kulaklara aşina bir melodinin kullanılmasını anlamakta gerçekten zorlandım zira şarkılar sahneye duygu vermezler, sahnenin verdiği duyguyu desteklerler kanımca.

Günün sonunda Azize castıyla göz dolduran bir iş. Ben daimi izleyicisi olmam ama konuya ilgi duyan seyircinin takip edeceği kanaatindeyim. Yolu açık sansı bol olsun! Yazan, yöneten, oynayan ve emek verenlerin yüreklerine sağlık…

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.