Yazar: Sinem ÖZCAN

Bir Zamanlar Çukurova, ekranlarda yerini alalı 14 hafta oldu. Yayımlanacağı haberlerini aldığımda dönem dizisi özelliği ile çekmişti dikkatimi ama son dönemde “yerel” iş izlemekten o kadar sıkıldım ki bir türlü kendimi izlemeye ikna edemedim, önce. İlk bölümü yayımlandığında etrafımda aklı başında kim varsa bana “Yahu, inat etme bi’ bak, bu farklı bir işe benziyor.” dediyse de “hı hı…” deyip geçiştirdim hepsini. Her şeyi çok biliyorum ya, kendimce bahaneler üretip durdum. Bu, benim ikinci defadır başıma geliyor. Daha önce de önce burun kıvırıp sonra tiryakisi olduğum bir başka dizi olmuştu, bi’ ders alsana be kadın! Ama, yoookkk ille Amerika’yı yeniden keşfedeceğim ben.

Bu sezon, dizilerin pek parlak izlenme oranlarıyla açılış yapmadıkları malum. İlk şaşkınlığımı orada yaşadım. Benim beklediğimin çok üstünde bir oran geldi. Ardından her hafta reytinglerini sıkı sıkıya takip eder oldum. Kim ne derse desin ben halkın gözüne de zevkine de inanırım. Büyük büyük reklamlarla giren nice dizinin ilk bölümünde “Bu muymuş yani?” deyip ertesi gün izlenme oranlarına bakınca yalnız olmadığımı gördüğüm çok olmuştur. Belki de inadımı kıran da bu oldu.

Bir boşluk yaratıp Bir Zamanlar Çukurova’nın ilk bölümü izlemek üzere başına oturdum ve ilk yarım saatten sonra kendime giydirmeye başlamıştım bile. Hızla, art arda yayınlanan son bölümüne kadar hepsini izlemeyi bitirdim. Geldiğim noktada diziye bayılmakla kalmayıp neden çok izlendiğini de anladım. “İsim garantili” pek çok dizinin birkaç bölümde yayından kalktığı, dev bütçeli yapımların balon gibi söndüğü, reklamla işin yürümediği günümüz sektöründe “Bir proje nasıl tutar?” sorusuna belki cevap olur diye yazayım dedim.

Neler mi gördüm ben Bir Zamanlar Çukurova’da?

Senaryo, senaryo, senaryo…

Alfred Hitchcock der ki “iyi bir film yapabilmek için üç şeye ihtiyacınız vardır: senaryo, senaryo, senaryo.” Oysa bizim yerli dizi sektörünün üvey evladıdır, senaryo.

Senaristlerin de yapımların da halkın ne istediğiyle ilgili klişe fikirleri vardır, bu fikirler daha önce denenmiş ve işe yaramıştır, o yüzden de riske girilmez ve o yoldan yürünür. Üstelik herkes senaristten iyi bilmektedir. Yapımcının, kanalın hatta oyuncuların bile parlak(!) fikirleri vardır ve mutlaka senaryoya konmalıdır. Senarist, çoğu zaman gelen baskılarla kafasının içindekinden bambaşka bir yolda bulur kendini. Bunca müdahale zaten sağlam bir yolda olmayan öyküyü alır bir yerlere savurur.

Bir Zamanlar Çukurova’da dikkatimi ilk çeken çok detaylı düşünülmüş ve belli ki bölümler sonrası iyi hesaplanmış bir genel öykü ve çapaksız bir senaryo oldu. Temeli sağlam, ayakları yere basıyor ve risk almadan ama emin adımlarla ilerliyor.

“Doldurma Sahne” Yok!

Bizde dizi süreleri malum… Bununla ilgili söylenmesi gereken her şey yazıldı, çizildi. Sonuç değişmiyor. Bu da senaristlerin en büyük bahanesi hâline geldi. “İki buçuk saatten fazla süren bir dizi yazıyoruz, elbette arada zaman kazanmaya da çalışacağız.” modunda çoğu. Zaman zaman haklı olduklarını düşünsem de Bir Zamanlar Çukurova’yı izlerken farkına vardım ki öykünün altı sağlamsa buna gerek kalmıyormuş. On dört bölümünü izledim ve “Bu sahne de doldurma ama, hiç de gerek yoktu.” diyemedim. Huğlardaki Seher’in bakışından Fekeli’nin tespih dizmesine kadar her detay bir şekilde yapının bütünlüğüne oturtulmuş.

Yan Karakterler…

Evet, doğrudur ana karakter, izleyiciyi ekran başına çeker, çekmelidir de çünkü biz onun öyküsünü seyredeceğiz. Empatik olmayan bir başkahramanla ne yaparsanız yapın, hikâyeye alıcı bulamazsınız ama…. Yan karakterleriniz yerine oturmuyorsa başka deyişle işlevsel değilse Oscarlı oyuncuyu alıp getirseniz nafile! Bir Zamanlar Çukurova’nın görebildiğim en üstün tarafı da bu.

Her birinin ayrı öyküsü var ve bu öykülerin tamamı gelip gelip ana aksı besliyor. Ne boş yere Şermin – Veli izliyoruz ne Gülten’in dramına lüzumsuz gözyaşı döküyoruz ne de Nazire’nin temiz yüreğini seviyoruz. Nazire’yi Yılmaz’ın kapısında gördüğümüzde biliyoruz ki konu bir biçimde Yılmaz – Demir çekişmesine bağlanacak. Gülten’in dramından Gaffur’u köşeye sıkıştıracak bir detay gelecek ya da Şermin’in edepsizlikleri bir biçimde Demir’e kadar ulaşacak.

Üstelik karakterlerin hepsi çok gerçek ve yaşayan insanlar… Başınızı çevirdiğiniz her yerde bir Fadik, bir Gaffur ya da bir Füsun görürsünüz. Çevreye, statülerine ve öyküye o kadar iyi monte edilmişler ki izleyici yadırgamıyor aksine çok kolayca içselleştiriyor.

Kahramanlar Göz Alıyor!

Ana kahramanlar öykünün vitrinidir. Görüntüsüyle, karakteri ve kimliğiyle izleyiciyi ilk o çeker ya da iter. İzleyicinin onu anlaması ve ona inanması gerekir. Hedefini paylaşmalı, üzüldüğü zaman tepki vermeli ve onun galibiyeti için heyecanlanmalıdır.

Bir Zamanlar Çukurova’da bu denge mükemmel kurulmuş. Yılmaz ve Züleyha zaten pozisyonları gereği empatik karakterler ama Hünkâr Hanım ve Demir’de çok ince bir ayar yakalanmış. İzlerken bir yanınız onlara kızsa da yüreğinizin bir köşesi de hak veriyor.

Kurgunun temel kuralı “kötü karakterin” çok güçlü olması gerekliliğidir. Buradaki güç, elbette izleyicide bıraktığı etki anlamında. Dizinin en kötüsü denebilecek olan Demir’i düşündüğümüzde bu söz tamamen somutlanıyor.

Bir dediği iki edilmemiş, “Çukurova’nın sahibi sensin!” diye büyütülmüş, istediği her şeye sahip olmuş bir adam ilk kez kendi gücünü de annesini de aşan bir durumla sınanıyor. Paranın satın alabileceği her şeyi alabilecek adam, bir kadının yüreğine sahip olamıyor. Üstelik Demir’in Züleyha’yı gerçekten sevdiğine de şüphe yok. Ama bu sevgi de ona istediğini vermiyor. Hırçınlaşıyor, kötüleşiyor ve zarar verici oluyor çünkü Demir Yaman, minicik bir kalbe söz geçiremiyor. Yaptıklarına istediğimiz kadar kızalım, neden yaptığını anlıyoruz ve onun şanssızlığına da içten içe acıyoruz. O, bu hikâyenin kaybetmeye mahkûm olanı ve kaybettikçe de hırsı ve öfkesi arşa çıkanı. Demir Yaman’ın macerasını tiksinerek değil ibretle izliyoruz.

Aşağıdakiler – Yukarıdakiler

İzleyenler bilir, Downton Abbey dizisini. Benim “unutulmazlar” listemde hep ilk üçte yer alan dizilerden biri olacak. İlk bölümünden beri de hep “Ah, bir uyarlansa bize!” dileğiyle seyrettim. Bir Zamanlar Çukurova, izlediğim ilk bölümüyle bende o havayı uyandırdı. Büyük bir malikâne, bölgenin gücünü elinde tutan bir aile ve onların hizmetinde çalışan insanların küçük ama sıcak dünyaları…

Aile ve çalışanlar arasındaki bağlantı öyle güzel ve öyle doğru kurulmuş ki her iki aksı da aynı ilgi ve keyifle seyrediyorsunuz. Züleyha’nın evladından koparılması nasıl canımı yakıyorsa evlat özlemi çeken Saniye de o kadar etkiliyor beni. Cengo’nun dostluğunu her şeye rağmen nasıl takdir ediyorsam Nazire’nin Yılmaz’a bağlılığı da hayranlık uyandırıyor bende.

Her iki aks da bağımsız olarak kendi başına bir öykü olma özelliği taşıyor ama birbirleriyle kesiştikleri yerlerde kurguya sağlam adımlar da attırıyor. Bu denge çok sağlam kurulmuş ve yormadan karmaşıklaştırmadan hikâyeye ivme kazandırıyor.

2000’lerden 70’lere yolculuk

Dönem dizileri, nostaljik boyutu nedeniyle her zaman ilgi çeker ancak bir o kadar da zordur. Yapılacak en ufak hata göze batar, bir detayın yerinde kullanılmaması rahatsız eder. Bir Zamanlar Çukurova’da dönem çok iyi kurgulanmış.

Renklerden, müziğe; kostümden aksesuarlara kadar en ufak detayında aksama olmadan muazzam bir dünya kurulmuş. İzlerken gerçekten insanı günümüzden çekip alıyor ve 70’lerin Adana’sına götürüveriyor. Senaryonun dilinde çok büyük hassasiyet gözetilmiş, seçilen kelimeler dahi döneme oturtulmuş.

Bir garip ermiş…

Biz oldum olası severiz; görmüş geçirmiş, hayatın sillesini yemiş, mert ve bilge adamları… Hele sanattan anlıyor, aforizmik cümleler dillendiriyor ve hüznünü keyifle perdeliyorsa bayılırız. Fekeli, tam da bu ihtiyaca cevap vermiş, dizide.

Hâlden anlayan, fukara babası, sevdasını yüreğine köşk etmiş bir ermiş o. Yılmaz’ın elinden tutarken de garibanların yüzünü güldürürken de Hünkâr Yaman’a aşkını sırtlayıp taşırken de hep aynı vakur ama babacan adam… Kurgudaki kilit rolünden söz etmiyorum bile ama varlığıyla çok farklı bir dinamizm kattığı aşikâr…

SÖZÜN ÖZÜ,

Kurgu bir matematik işidir. Denklemi doğru kurarsanız sonuç almamanız için sebep de yok ama aceleci davranır, uzağı düşünmeden hareket ederseniz; kolaya kaçar ve popülist davranırsanız üzgünüm ama bugünün dizi izleyicisi artık “Kusura bakma, ben tokum arkadaş!” diyor. İnce ince düşünür, sağlam adımlar atıp onu küçümsemeden önüne düzgün bir iş koyarsanız boğazına kadar tok da olsa “Bir tadına bakayım!” demeyi biliyor.

Bir Zamanlar Çukurova’nın en büyük şansı Yıldız Tunç gibi bir kalemin elinden çıkmak, bana sorarsanız. Onun yazdıklarıyla enfes bir dünya kurulmuş ve çok doğru isimlerle canlandırılmış. Cast oluşturulurken “star” isimlerden çok, birbirini iyi bütünleyecek adlar tercih edilmiş ve bir kısmı oyunculuğunun ilk adımlarını atan isimler de olsa yerine oturmamış, göz tırmalayan hiç kimse yok.

Özetle formül basit aslında: İyi bir senaryoyla çarpıcı bir dünya kurmak ve o dünyada izleyiciyi adım adım dolaştırmak; koşmadan, boğmadan ve yormadan. Bir de tek kişiden medet ummadan başarının ekip işi olduğunu unutmamak.

 

 

 

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.