Yazar: Tuğçe YELİZ


1441 Yapım imzalı, senaryosunu Nazlı Sunlu Kaçan ve Hilal Yıldız’ın kaleme aldığı Çocuk dizisi, oyuncuları belli olduğu ilk anda kadrajıma girmeyi başarmıştı. Hâl böyle olunca 9 Eylül tarihiyle yayın hayatına çıkan bu projenin ilk durak değerlendirmesi ve bundan sonra ekranlara gelecek bölümlerini yorumlamak da bana düştü tabii. Peki nasıldı bu Çocuk? Neler izledik, neler gördük artısıyla eksisiyle birde benim gözümle değerlendirelim.

Çocuk dizisi için ilk olarak alışılmışın dışında ve çok katmanlı bir konusu olduğunu söyleyebilirim. Dört farklı kadının annelikleriyle sınandığı, sırlarla dolu bir hikâyesi var. Öykü çok katmanlı duruyor, evet ama bu devamlılığın sağlanması için doğru tüketilişinin de bir o kadar önemli olduğunu unutmamak gerekiyor.  Öte yandan kurulan dünya ve karakterlerle de bu anlatımın daha da kuvvetlendirilmesi, altının beslenmesi gerekli tabii. İlk etapta mekân, olay örgüsü, ve karakterleriyle benden geçer not aldı diyebilirim. Yaratılan dünya beni ikna etti ancak bölümün temposu bir başlangıç bölümüne göre çok düşüktü. Rejisi için de ne yazık ki beklentimin üstündeydi diyemiyor ve karakterlerle birlikte içeriğe geçiyorum.


Asiye karakterinin geçmişinden getirdiği sır dolu dünyası üzerine inşa edilmiş, gizemli hayatlara açılan bir kapı… Peki nereden geliyor bu bilinmezlikler? Nazan Kesal’ın hayat verdiği Asiye’nin gençlik aşkı Ali’den olan gayri meşru oğlu Hasan sayesinde hikâye start veriyor. İlk olarak belirtmeliyim ki usta oyuncu Nazan Kesal, rolüne çok yakışmış ve onu izlemek büyük keyif verici. Hatta biraz daha ileri giderek bu öyküde en merak ettiğim karakterin de kendisine ait olduğunu söyleyebilirim.

Asiye, korkusuz, gözü kara bir anne olarak çıktı karşımıza. Kocası evi terk ettikten sonra varı yoğu oğulları olmuş, kendine bir taht edinmiş. Ali Kemal’in bir evladı olmaması üzerine yıllar önce eve bir bebek getirmiş. Gelininin kucağına evliliklerinin devam etmesi için çocuğun şart olduğu gerekçesiyle bırakmış ancak hikâyenin bu kısmında bana bir kopukluk varmış gibi geldi. Çocuklarının olmadığını bilen Ali Kemal’e birdenbire bu bebeği nasıl kabul ettirdiler, kendi çocuğu olduğuna nasıl inandırdılar? Orayı pek çözemedim ve kafamda soru işaretleri kaldı doğrusu. İnsan aynı yatakta uyuduğu eşinin hamile olup olmadığını hiç mi anlamaz, yahu?

Sonunu düşünmeden hareket etmesi Asiye’nin başına ne gibi çoraplar örer? Orası şimdilik muamma ama Akça’nın ortaya çıkışıyla bu sırrın uzun süre saklanamayacağının sinyalleri verilmeye başlandı bile.


Nedendir bilmiyorum ama Akça da içime sindiremediğim bir şeyler var. Bu öykünün sütten çıkmış ak kaşığı Akça da değil yani. Geldiği ve bundan sonra gideceği hayatı tahmin ederek çocuğunun hayatını kurtarmak için evlatlık vermiş, bir daha da ne izini sürmüş ne de peşine düşmüş. Şu an gördüğüm dik başlı, gözü kara ve cesaretli Akça’ya baktığımda çok rahat söyleyebilirim ki bu kadının hayatta kafa tutamayacağı bir zorluk olamaz. Belki de Efe’ye karşı bu zamana kadar sergilemiş olduğu tutumdan dolayı bilmiyorum ama her ne kadar şu ana kadar gördüğümüz hikâyesinde masumiyet olsa da onda da bana tekinsiz gelen bir şeyler var.

Akça’nın Hasan’ın hayatına giriş sebebinin de onu tamamen “çıkış bileti” olarak görmesini olduğunu iddia edenlerdenim. Hayat kadını bir annenin evladı olan genç bir kadının, annesi gibi olmamak için verdiği çabada bir umuttu onun için, Hasan. Bunu Hasan’a karşı olan tavrından çok net çıkarabiliyorum. Üstelik çevresine bakıldığında Akça çok da aşka inanacak ve aşkla işi olacak bir tip gibi görünmüyor zaten. Hasan, onun için önce umut, sonra hayal kırıklığı, en sonda bela olmuş.


Peki bu hikâyenin şu ana kadar en masumları kim, diye soracak olursanız cevap belli. Tabii ki Ali Kemal ve Efe. Ali Kemal, Asiye’nin büyük oğlu, Şule’nin de kocası olarak çıktı karşımıza. Babası onları terk edince şirketin başına geçmiş ve çalışkanlığı ile ondan kalan şirketi yükseltmiş. Hem başarılı bir iş adamı, hem iyi bir eş hem de çocuklarına iyi bir baba olmuş ancak tüm bunlar, etrafında olup bitenden haberdar olmasını sağlamamış. Öncelikle belirtmeliyim ki Serhat Teoman’a baba rolü çok yakışmış. Hayat verdiği Ali Kemal karakterinin Efe ve Burak’la olan iletişimi, izlerken içimi ısıttı.
Ali Kemal, şu an için masum görünüyor evet ama onun da ilerleyen bölümlerde Efe’nin gerçek oğlu olmadığını öğrendiğinde ya da Şule’nin rahatsızlığı ve ilgisizliğinden dolayı masumiyetini kaybedeceğine inanıyorum ama ne yalan söyleyeyim böyle bir adamdan pes etmek yerine eşine destek çıkan ve onun iyileşmesi için çabalayan bir rol model görmeyi çok isterim. Zira Serhat Teoman ve Ceyda Ateş’in uyumunu çok sevdim.


Hikâyenin kötüsü ilan edilen Şule’den bahsetmek istiyorum biraz da. Şule, Asiye’nin gelini, Ali Kemal’in de eşi. Kocasını çok seven Şule ona bir evlat veremediği için mahcup olup üzülürken kaynanası Asiye “Kocan seni bırakacak Efe’yi evlatlık al!” diyerek Şule’yi de kendi günahına alet etmekle kalmamış bir de onu hiç bilmediği bir sırrın ortağı yapmış. Efe’nin Asiye’nin gayrı meşru oğlu Hasan’dan olan torunu olduğunu bilmeyen Şule, yıllarca ona annelik yapmış ancak kendi çocuğu olunca Efe’yi adeta yok saymış ve ona kötü davranmış. Şule karakteriyle bir yere kadar empati yapabildim, onu anlamaya çalıştım ancak çocuğu bile isteye bilmediği bir kalabalığın ortasında tek başına bırakınca durumun vahametini anladım. Şule, bana biraz savruk yazılıyor gibi geldi. Sanki o sert tavrına çok keskin bir şekilde geçildi. İzlerken bir anda “Ne oluyoruz?” oldum doğrusu.

Ben Şule’nin Burak doğana kadar Efe’ye sergilediği tutumu, ona yaptığı anneliği görmeyi dört gözle bekliyorum. Asiye’yle yaptığı konuşmada “Beni siz bu hâle getirdiniz! Bbiraz kendime bıraksaydınız bunların hiç birisi olmayacaktı belki de.” dediği an, bölümün en sevdiğim kısmı olabilir. Bugün izlediğimiz Şule bu hâle gelene kadar hangi yollardan geçti, doğrusu merak ediyorum.


“Anne yardım et!” Efe’yi en son bu çığlıkla bıraktık. Bu hikâyenin kuşkusuz tek günahsızı Efe. Ne olup bittiğini algılayamayan, çok sevdiği annesinin tavrını anlamlandıramayan, anne sevgisi gereksinimiyle o hasta kadına nerdeyse “yapışan” ve “Beni sev, n’olur!” diye sessiz çığlıklar atan bir çocuk o. Babaannesinin “tövbe”si Efe, hikâye boyunca pinpon topu gibi Asiye, Şule ve Akça arasında gidip gelecek belli ki. Çocuklukta yaşadığı bu denli ağır bir travma onda neler bırakacak, bu hasar nasıl yok edilebilecek mi, izleyip göreceğiz. Bölüm finalinde Efe’nin çocuk dikkatsizliğiyle yaptığı bir hatanın iki kadının da annelik sınavına dönüşmesiyle kapadık ilk bölümü.
Çocuk, artısıyla eksisiyle ilk durakta benden geçer not aldı, diyebilirim. Yayın hayatına devam ettiği sürece hem yazmaya, hem de keyifle izlemeye devam edeceğim. Yolu açık, şansı bol olsun.

Yazan, çeken, oynayan herkesin emeklerine sağlık. Haftaya önce TV karşısında çarşamba günleri de @dizisin.com ‘da buluşmak dileğiyle. Sevgilerimle…

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.