Yazar: Tuğçe YELİZ

Arno Gruen “Çaresizlik, etki alanımızın sınırlarını kabul etme ve birine veya bir şeye muhtaç olma düşüncesine katlanma yeteneğidir. Bunu anlamamızdaki engel ise her türlü çaresizliği zayıflık olarak damgalama eğiliminin beyinlerimize yerleştirilmiş olmasıdır.” der. Bu sözün en somut kanıtı Şule’dir benim için. Bundan yıllar önce çocuğu olmadığı için suçlanmış, şayet durum böyle devam ederse evliliğinin son bulacağı yönünde baskı uygulanmış daha sonra da bir lütuf gibi Efe bırakılmış kucağına. Önce zayıflık olarak gördükleri yönleri suratına vurularak ezilmiş ardından bir şeyleri kabul etmeye mecbur bırakılmış yani bir nevi Efe’ye muhtaç olduğu aşılanmış, beynine.

Bu hikayenin kötüsü olarak Şule seçilmiş ama unutmamak gerekir ki onun bugün ki hâle gelmesinde herkesin biraz parmağı var.  Çok istediğiniz bir şeyin olması için, sevdiğiniz şeyleri kaybetmemek için ne kadar çaba harcarsanız sizi o sonuca götüren yol daha da kıymetlenir. Efe’nin de başlarda Şule için amaca giden yol olduğunu ve bu sebepten de bir o kadar kıymetli olduğunu söyleyebilirim. Efe, onun anneliği, sağlama aldığı evliliği ve kadınlık gururu demekti. En azından çevresi tarafından ona öyle hissettiriliyordu.


“Şule’nin bu kadar bencil olmasında çevresindekilerin ne gibi etkisi olabilir?” dediğinizi duyar gibiyim. Şule’ninki aslında bencillikten ziyade kendini kanıtlama arzusu. Efe olmadan evliliğini bile devam ettiremeyeceği öyle bir işlenmiş ki beynine, şimdi canından kanından bir evladı olunca başta bakıp büyüttüğü Efe dahil kimseye ihtiyacı olmadığını önce kendine sonra diğerlerine anlatmak için çırpınıyor. Hâl böyle olunca da durumu açıklayamamasının üstüne Ali Kemal’in anlayışsız tavırları eklenince Efe, Şule için amaçtan çok fazlalık olmaya doğru yol alıyor.

Şule, Efe’yi bu zamana kadar gerçekten sevdi mi bilmem ama zamanında ona bu kadar baskı yapılmış olmasaydı Efe onun için hâlâ kıymetli olabilirdi. “Beni kendi hâlime bıraksaydınız belki her şey çok farklı olabilirdi.” yakarışları bunun en büyük kanıtı değil mi zaten? Aile üyeleri kendi kendilerine bahaneler üretmek, artık onu Efe’ye sevgi göstermemekle suçlamak yerine “Neden böyle oldu?” diye sorabilseler işler hiç bu boyuta gelmeyecekti, belki de.


Şule’nin psikolojik desteğe ihtiyacı olduğu konusunda herkes hemfikir, evet ama gelin görün ki uygulamaya gelince kimse oralı değil. Tam da isyan ettiği gibi üç günlük Akça bile ondan daha çok değer görüyor evde. Öyle ki dışarıdan bakıldığında Şule bakıcı, Akça anne olarak bile görülmeye başlandı. Çünkü suçlamak, uğraşmaktan daha basit ve vicdan rahatlatıcı geliyor herkese.  Diğer taraftan çok korumacı görünen Ali Kemal’in peşinde belalıları olduğunu bildiği hâlde Akça’yı neden evde ve Efe’ye bu kadar yakın tuttuğunu algılayamıyorum. Tamam, oğlunu kurtardı hem de bir kez değil ama bu koruma işini  bu kadar ailenin içine sokarak yapman şart mı gerçekten, Ali Kemal?

Ben Şule’yi bir noktaya kadar anlayabiliyor hatta hak verebiliyorum ancak bu durum onun tedaviye ihtiyacı olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Unutmamak gerekir ki kendimizi çaresiz hissettiğimiz anlarda çare bizden başkası değildir. Onun da aydınlanma yaşayacağı ve tedaviyi kabul edeceği bir nokta elbet gelecektir ancak bu sürecin başta Ali Kemal olmak üzere kimseden destek beklemeden, tamamen kendi isteğiyle gerçekleşmesi taraftarıyım çünkü Şule bunu başarabilecek kadar güçlü bir kadın.


Madalyonun öteki yüzüne baktığımda en az Şule kadar çaresiz bırakılmış Akça’yı görüyorum. Kendi hayatının kurbanı olmasın diye evladını, bir başkasının kucağına bırakmaya mecbur hissetmiş Akça. Peki hangisi daha anne sizce? Annelik hakkından vazgeçen mi yoksa bu hakkı dolaylı yollarla elde edip araç olarak kullanan mı? Benim doğrularım iki sorunun da cevabını vermiyor ancak benim için durumların ikisi de birbiriyle eşit. Ne Akça, Şule’den daha masum ne de Şule, Akça’dan daha anne. Bu konuda beni şaşırtan tek isim Efe. Sanki onu doğuran kişiyi hissedermiş gibi her geçen gün Akça’ya bağlanması beni çok etkiliyor açıkçası.

Hiç tanımadığı birine “Sen gidersen beni kim koruyacak?” diye yakarışı yüreğimi yaktı. Efe’nin ona zaten bir hayat borçlu olan Akça’ya duyduğu minnet, sonsuz güven, Şule’den kaçıp ailesi yerine ona sığınması kan bağı diye bir gerçeğin olduğunu çok güzel özetlemiş. Üç günlük de olsa Akça, Efe’ye annelik sıcaklığını geçirmeyi başarmış.


Ondan Efe’ye anne olur mu, olsa da ne kadar olur; orası şimdilik muamma ama geç kalmış bile olsa birlikte zaman geçirmek, bir şeyler paylaşmak ikisine de iyi gelecek gibi görünüyor. Hatta belki de Şule’ye annelik duygusunu yeniden hatırlatacak etken Akça ve Efe arasında kurulan bağı kıskanma duygusu bile olabilir. Görünen o ki Akça o evde de Efe’nin hayatında da istenmese bile daha uzun süre kalıcı.

Akça’da en sevdiğim özellik ne olduğunu, nereye ait olduğunu ve nerede durması gerektiğini biliyor oluşu. Daha önce oğlunun ne yaptığından, ne durumda olduğundan bihaber yaşadığını unutmaması, kimseye annelik taslamaması hatta ve hatta Efe’yi sahiplenememesi bile, kendini ne kadar suçlu hissettiğinin bir göstergesi aslında. İlerde ne olur bilemem ama en azından şimdilik ölçüsünü ve haddini bilen bir karakter, Akça. Öyle ki Efe’ye adıyla dahi seslenemeyecek kadar da mahcup.


Bu konuda hiç kuşkusuz Akçaya en yakın isim Asiye. Bir şekilde evladını bırakmak zorunda kalmış ya da buna mecbur bırakılmış, oğlunun varlığını bilen ama onu sahiplenemeyen bir anne o da. Akça’nın da Asiye’nin de kendi evlatlarından “çocuk” diye bahsetme detayına kelimenin tam anlamıyla kalbimi bıraktım. İki durumun ve iki kadının içinde bulundukları ruh hâlinin eşit olduğu, bundan daha güzel özetlenemezdi, bana göre.

Asiye, benim nazarımda bu hikâyenin en gerçekçi ve merak edilesi karakteri. Son sahnede biraz olsun hem geçmişiyle hem de bugünüyle yüzleşmek zorunda kalan Asiye’yi bundan sonra çok daha derin bir iç savaş bekliyor gibi görünüyor. Hasan’ın “Benim hiç düşmanımın karşısına dikilecek annem olmadı.” sözlerinin üzerine Asiye’nin “ben sana anne olurum!” yanıtı geç kalınmış bile olsa oğlunun bir sözüyle tüm yükü sırtlamaya hazır bekleyen bir kadının olduğunun göstergesiydi aslında. Bakalım uğruna tüm dengelerin değiştirildiği Hasan ve Asiye’nin asıl buluşması ne zaman gerçekleşecek? Merakla ve heyecanla bekliyorum.

İlk bölüme göre daha tempolu, daha dinamik bir ikinci bölüm vardı, bu hafta ekranlarda. Ben kendi adıma 2. bölümü daha çok sevdim diyebilirim. Hikâye açıldı, kartlar açık oynanmaya başlandı. Bakalım haftaya bizleri neler bekliyor?

Yazan, çeken, oynayan herkesin emeklerine sağlık. Haftaya önce ekran başında, Çarşamba günleri de @dizisin.com ‘da görüşmek dileğiyle. Sevgilerimle…

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.