Yazar: Cevher Nefise YAZICI

Ian McEwan’ın romanından uyarlanan Atonement** film 2007 yılında Joe Wright yönetmenliğinde beyazperdeye aktarıldı. Aynı yıl Venedik Film Festivali’nde açılış filmi seçildi.

Film, evin küçük kızı Briony’nin ilk tiyatro eserini tamamlama anıyla başlıyor. Daktilo sesleri, büyük salonlar, ferah bahçeler, antika aile yadigârları, duvarları süsleyen tablolar aristokrasinin ayak seslerini duymamızı sağlıyor. Yönetmen bize tanıttığı her karakterde bu izlenimi güçlendiriyor. Filmin müziklerini yapan Dario Marianelli’nin daktilo sesleri ile harmanladığı ritim ile bizi zamanda geriye götürüyor.

Filmin başrol oyuncularından Keira Knightley, Cecilia’yı canlandırıyor. Bembeyaz soluk bir ten, ince bir fizik, zarif dokunuşlar ile genç bir İngiliz hanımefendisini karşımızda görüyoruz. Evin hizmetindeki genç ve bıçkın delikanlı Robbie rolünde ise İskoç aktör James Andrew McAvay bizleri selamlıyor.

Cecilia ve Robbie arasındaki romantik-cinsel gerilim, evdeki hayatlarından okul dönemlerine kadar uzanıyor. Aralarındaki sınıf farkı bu gerilimi tırmandırıyor ve Cecilia-Robbie ilişkisinin kırılma anı, bir süs havuzu başında gerçekleşiyor.

Bir özür mektubu yazmak isteyen Robbie’yi daktilo başında görüyoruz ve D.Marianelli elbette müzikle bizi karşılıyor.  Yönetmen bize film boyunca durağan bir tablo çiziyor. Ancak film çok iyi seçilmiş görsel ayrıntılarla dolu ve Marianelli’nin sihirli dokunuşları ile film akıcı bir hâl alıyor. Adeta “uyarlama” olmanın üstesinden geliyor ve ötesine geçiyor. Joe Wright zaman zaman yükselen gerilim noktaları ile sinir uçlarımıza dokunuyor.

Filme adını veren “kefaret” gerektiren olaylar tam da bu noktadan sonra gerçekleşiyor. Briony, Robbie’nin yazdığı mektubu alıyor fakat yanlış olanı… Okudukları onu hatalı fikirlere sevk ederken ablası Cecilia ve Robbie’yi uygunsuz bir biçimde görmesi Briony’nin aklındakileri perçinliyor ve yanlış kararlar almasına sebep oluyor.  Briony’nin yanlış ve keskin yorumları adeta Robbie’den bir hayat alıyor, üstelik Briony’nin, Robbie’ye bir hayat borcu olmasına rağmen hem de.

Aristokrasi ile burjuvazinin savaşını tam da bu dakikalarda görüyoruz. Üstelik savaş birkaç cephede sürüyor. Bu noktada Platon’un erdemli insan bahsinden söz açmakta fayda var. Platon erdemin basamaklarını,

Akıllılık

Zekilik

Bilgelik

Ölçülülük

Cesaret

olarak tanımlıyor. Erdemli insan, tanrıyı andıran bir ruhun taşıyıcısı oluyor ve adalet dediğimiz kavram da bu ruh/erdem bölümlerinin uyumunun sağlanması sonucunda ortaya çıkıyor.

Aristokrasi içinde “erdemli” atfedilen Briony, Robbie’yi suçladığı andan itibaren “erdem”ini kaybediyor. Çünkü onun aristokrasiye aidiyeti yalnız sosyoekonomik sınıfsal bir bağ değil. Maalesef ki Briony bu senaryoda asla “erdemli” kalamayacaktı. Yorumladıkları karşısında sessiz kalsa “cesareti”, kendi kanaati ile hareket etse de ”ölçülü ve bilge” olmayı kaybedecekti.  Bu bağlamda Platon’un sosyal tabakaları sınıflandırma yöntemini hatırlamak daha etkili bir bakış açısı sağlayacaktır. Platon, yurttaşları altın, gümüş, bakır – demir olarak sınıflandırır. Altın yönetici – aristokrat, gümüş destekçi – burjuva, demir – bakır ise işçi – proleter sınıfını temsil eder. Briony her ne kadar soy bağlamında altın / aristokrat zümreye ait olsa da erdemini yitirmesi ile destekçi / gümüş zümreye bir geçiş yapar. Platon’un deyimi ile altın bir babadan meydana gelen gümüş bir filiz olur. Gerçekten de aslında farkında olmadan burjuvazinin ekmeğine yağ sürecektir. Suçladığı Robbie – soy bakımında bakır – demirdir ve işçi sınıfına mensuptur. Hapse düşmekten bilmeden kurtardığı Paul ise destekçi – burjuva sınıfına mensuptur, başarılı ve lekesiz bir kariyere doğru ilerler.

Briony, kendi kanaatleri, geçmişe ilişkin hayal kırıklıkları ile bir seçim yapar ve kefaretini aslında tam anlamıyla asla ödeyemez. Çünkü Nietzsche’ye göre erdem, soyla ilgili değildir.

İftiraya uğrayan Robbie önce demir parmaklıklar ardına, ardından da savaşın tam ortasına gider. Tutuklanmadan hemen önce Cecilia’dan o kilit repliği duyarız: “Come back… Come back to me.”***

Film bu noktadan sonra seyir değiştiriyor. Romantik tadını daha realist bir dünyaya bırakıyor. Dünya Savaşı’nı, Almanları, yardım bekleyen Fransızları, bombardımanları, kaybedilen askerleri, gelmeyen yardım gemilerini izliyor seyirci.

Robbie tam da bu karmaşanın ortasında eğitimli, yabancı dil bilen, parlak bir kariyeri olabilecekken hayatın başka noktalara sürüklediği mahkûm bir er olarak karşımıza çıkıyor. Zaman zaman Cecilia ile görüşüyor ve her seferinde aynı cümleyi duyuyor ondan “Come back to me.” Bu cümle Robbie’nin hayatta kalmasını sağlıyor.

Robbie birkaç anlamda kendi sosyal tabakasını değiştiriyor. Başlangıçta henüz lekelenmemişken bile altın bir ruh taşıyor. Desteklenmeye hak kazanıyor. Kendi varoluşunu kendi kuruyor ve bu onu bakır – demir sınıfından çıkarıyor. Bir suçlu konumuna geldiğinde ise onurlu bir davranış olarak –“cesaret erdemi” – orduya katılıyor. Aslında ödemesi gereken bir kefaret yokken bile o başkasına ait bu kefareti canıyla ödüyor. Üstelik bu Briony için kurtarılan ya da feda edilen ilk can değil. Kanaatimce filmin belki de tek erdem timsali Robbie.

Cecilia ise madalyonun diğer yüzünde, savaşın başka bir cephesi olan hastanelerde hemşire olarak çalışıyor. Tıpkı kız kardeşi Briony gibi. Başrolde gibi gözükse de bence filmin silik karakterlerinden biri Cecilia. Kuvvetli bir karmaşası, soylu bir erdem mücadelesi yok. Doğuştan aristokrat sınıfa aidiyeti var ve üstelik bunun hayranlık uyandıran kibrini taşıyor. En belirgin ve belki de en erdemli davranışı sadakati. Ancak gözümde bu, kanlı savaşlar ortasında pasif bir direniş, sadece. Ölümü dahi Robbie’ninki kadar büyük bir kefaret değil. Ancak yine de canla ödenen bir kefaret.

Filmin sonlarına doğru genç âşıkları bir sahilde görüyoruz. Hayal ettikleri o kulübenin yanında. Robbie “geri dönüyor”, aynı Cecilia’nın dediği gibi. Savaşın izleri hayatlarına hiç değmemişçesine birbirlerini buluyorlar. Briony ise bize bambaşka bir hikâye anlatıyor. Yıllara yayılan ve bitmesi birkaç ömre mal olan ve kefaret ödeyen bir hikâye.

Mutlu sonlara inanmak istiyoruz. Briony de öyle… Hayatta kaybedilen şansları kurguda onlara geri veriyor. Bir borç kapatılıyor. Kefaret ise son bir romanla ödeniyor, hayatlara mal olan… Briony kendi kefaretini bir romanla ödemek istiyor fakat onun kefareti yalnız Robbie ve Cecilia için değil. O aristokrasiye de bir bedel ödemek zorunda. Düştüğü, kirlettiği o erdem mücadelesinde o bedeli ödeyecek bir soylu ruha sahip olamıyor bir türlü. Eksik bir kefaretle ömrünü tamamlıyor.

Veee burjuvazi kazanıyor, elbette! Suçun gerçek faili Leon, Robbie’nin savaştığı cepheye çikolata gönderen yükselen bir fabrikanın kurucusu. Yıllar önce saldırdığı küçük kızın gelecekteki kocası. Böyle bir derdi olmamasına rağmen o bile bir şekilde kefaretini ödüyor.

Aristokrasinin düşüşü ve burjuvazinin yükselişi tam da tarihsel portesi içinde arka planda işleniyor.

Film bizlere hem birkaç fikri hem tarihsel gerçekliği ve sınıf mücadelesini hem de romantik bir hikâyeyi anlatıyor. Durağan bir akış içerisinde ilerlese de izleyiciye verdiği küçük ipuçları dikkatli gözleri ekrana kilitlemek için yeterli. Genel bir değerlendirmeye tabii tuttuğumuzda yönetmen ekran başından tatmin olmuş ve istenilen cevapları almış olarak ayrılmamızı sağlıyor.

Kıymetli katkılarından ötürü Samo İvrahime Theri’ye teşekkürlerimle.

 

İyi seyirler!

 

 

*Bana geri dön!

**Filmin Türkçe adı “Kefaret”

**Geri dön… Bana, geri dön!

 

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.