Yazan: MORZERRECİKLER

Tüm acıları yüklenip hayatla yüzleştiğinde, küçük bir el ayakta durmak için yeterli olur…

Alışılmış yaz dizilerinin aksine sağlam oyuncu kadrosu ile pazar akşamı TRT1 ekranlarında seyirci ile buluşan Elimi Bırakma dizisi ilk bölüm reytingine rağmen aldığı seyirci geri dönüşleri ile sezonun tartışmasız en iyi işlerinden olmaya güçlü bir aday, bana göre. Gerek başrollerin uyumu gerekse hikâyenin derinliği, başta benim yüreğim olmak üzere izleyicinin kalbine fazlasıyla hitap eden türden olmuş. Alp Navruz ve Alina Boz’un böyle zor karakterlerin altından adeta rollerini üstlerine giyerek başarı ile kalktığına değinmeden geçemeyeceğim. Bana göre Cenk ve Azra, Alina ve Alp’ten başkası olamazmış.

Sizlere bu güzel hikâyede gözüme çarpan, hikâyeyi benim için özel kılan bazı detaylar ve karakterlerden bahsetmek isterim:

Başına geleceklerden habersiz ailesini ziyaret etme ümidi ile sevinç içinde uçağa binen, bana göre içinde en ufak kötülük barındırmayan tabiri caizse “melek” diye nitelendirebileceğimiz vicdanlı ve merhametli karakter Azra ile başlamak istiyorum.

Aşçılık okuyan ve okuduğu bölümde çok başarılı olan Azra’nın hayatının bir günde nasıl altüst olduğuna hep beraber şahit olduk. Daha ufacık bir kız çocuğuyken babasını kaybeden ve kocaman bir kadın olmak zorunda kalan Azra, şüphesiz ki izleyenlerin yüreklerini yaktı. İlk önce babasını kaybeden daha sonra ailesi yerine koyduklarını ve parasını yitiren Azra karakteri, öyle yerlere değinmiş ki ” Keşke zamanı geri alabilsem de son bir defa babama doya doya sarılabilsem, tekrar tekrar onu ne kadar çok sevdiğimi söyleyebilsem…” sözleri insanı gerçek hayatta da yaşadıklarını sorgulamaya teşvik ediyor. Bu sözleri duyduğum anda gözümden akan yaşlara engel olamadığımı da itiraf etmeliyim. Öte yandan söylemiş olduğu “Sizin hiç babanız öldü mü? benim bir kez öldü, kör oldum. Yıkadılar, aldılar götürdüler” dizeleri hala kulaklarımda. Babasının ölümü ile yaşamının bittiğini düşünen Azra’nın, uçakta hayatına giren Cenk’le o hayatın nasıl değişeceğini büyük bir merakla bekliyorum. Alina Boz’u da böyle bir karakterin altından başarı ile kalktığı için tebrik ediyorum.

Gelelim babasını trafik kazasında kaybeden ve sonrasında ailesi tarafından “Arif kokulu Cenk’im ” kalıpları ile büyütülmüş beni en az Azra kadar etkileyen Cenk’in hikâyesine: Cenk’in bağlanmaktan korkan, duygularını dışa vuramayan yıllarca içine kapanık şekilde hayatını sürdürmesine neden olanların başında bana göre ailesi geliyor. Cenk’in bu hâlde olmasının büyük paydası onu “Arif kokulu Cenk’im” diye büyüten babaannesine ait. Ölen babasının yerine konmuş, onun gibi olması beklenmiş, bir nevi hayatı ve istekleri hiçe sayılmış bir karakter bana göre Cenk. Yıllar sonra nihayet “Başkalarını mutlu etmek için kendinden vazgeçenler, kaybetmeye mahkumdur; hayatın neresinden tutarsan tut, kendi istediğin kadarını kazanırsın.” sözleri ile ailesine rest çekip kendi hayatını kurmaya karar veren Cenk, Azra’nın acısına tabiri caizse tosladı ve onda kendi bastırılmış duygularını gördü. Cenk ve Azra’nın tanışması sadece havalimanı ve valizlerden ibaret değil, onlar aynı yaraya sahip iki kalp artık.

Alp Navruz’un hayat verdiği Cenk karakterinin hikâyesini fazlasıyla merak ediyor ve beklentileri karşılayıp, rolü hakkıyla göğüslediği için tebrik ediyorum…

Ve tartışmasız küçük yaşına rağmen ilk bölümün en güçlü kahramanlarından olan Mert’e geldi sıra: Beni etkileyen sahnelerden biri, küçük Mert’in piyanosunun elinden alındığı sahne olsa da Mert’in beni en mahveden sahnesi, ablasının sadece o uyurken tutabildiği ellerini korktuğu için ablasına uzattığı ve “Korkuyorum Azra elimi bırakma!” dediği sahne oldu. Tam hayatlarından vazgeçmişken küçük bir el, iki kardeşi yeniden hayata döndürdü. Elimi bırakma sözünün aşk için değil de otizmli küçük bir çocuğun korktuğu için söylemesi beni ve şüphesiz izleyen birçok seyirciyi etkileyen sahnelerden biri oldu. Öte yandan bazı cümleler vardır ki, harfleri alfabede olmadığından ne dile gelir ne kâğıda dökülür. Sözlerin değil gözlerin konusudur. İşte Mert’in yaptığı da tam olarak bu! Mert sözleri ile değil, gözleri ile oynuyor diyebilirim. Otizm hastası küçük Mert’e hayat veren Yiğit Kağan Yazıcı’ ya ne desem az kalıyor gerçekten. Böylesine zor bir rolü hakkıyla oynamak, karşı tarafa bu duyguyu geçirmek üstelik bunu küçük yaşına rağmen başarabilmek, herkesin harcı değil. Yiğit Kağan Yazıcı’ya kucak dolusu tebriklerimi ve sevgilerimi iletiyorum…

Sert görüntüsünün altında altın bir kalp barındıran Feride Çelen’den söz edecek olursak: Torunlarını koşulsuz seven, onlar için her şeyi yapmaya hazır, sevecen bir karakter olan Feride; gurur duyduğu Cenk konusunda ufak bir hayal kırıklığı yaşamış olsa da torununun yanlış bir şey yapmayacağından emin bir babaanne bana göre. Torunlarından özellikle Cenk’e olan sevgisi ve güveni hayran olunası cinsten doğrusu. Her ne kadar Cenk’in burnu sürtsün iste de içten içe onun suçsuz olduğuna inanan ve benim torunum şiddet meyillisi değil diyerek durumu anlamak için araştırmalar yapan bir babaanne olsa da Feride karakterini de suçlu bulduğum noktalar var. Bu noktaların en başını ise Cenk’i Arif kokulum diyerek sevip kaybettiği oğlu yerine koymaya çalışması çekiyor şüphesiz. Diğer yandan oğlu ile kaynanası arasında kalmış Serap Çelen daha ne kadar sessizliğini sürdürecek emin değilim.

Cenk ve aralarındaki ilişki, inişli çıkışlı olan Feride Hanım’ın torunu için nasıl bir yol izleyeceği de merakla beklediğim konular arasında.

Sıra geldi halk arasında “melek yüzlü şeytan” diye adlandırılan Sumru’ya: Halk arasında üvey annelere pek iyi gözle bakılmaz ama ben aksi olduğuna düşünmüştüm. Başlarda iyi olduğuna inandığım ama beni hayal kırıklığına uğratan bir karakter oldu açıkçası, Sumru. Düşündüğümün aksine, para sevgisi insan sevgisine hükmetmiş, kalbinin tamamını para hırsı bürümüş bir karakter olarak çıktı karşımıza. Azra ve Mert’e yaptıkları hepimizi çileden çıkartsa da karaktere can verenin Dolunay Soysert olması Sumru’ya karşı bir nebze olsun yumuşamamı sağlıyor. Şunu belirtmeliyim ki Dolunay Soysert’in karakterinin tam tersi bir role hayat vermesi ve bu rolü bize çok iyi yansıtması gerçekten takdir edilecek türden.

Diğer yandan Sumru’nun kızına hayat veren Cansu karakteri ilk bölümde annesinin tam tersi görünüyor. Azra ve Mert’i kardeşi olarak benimseyen, Azra’nın babasını kendi babası yerine koyan ve ölümüne en az onlar kadar üzülen, annesine rağmen iyi kalabilmiş bir karakter, Cansu. Azra ve Cenk’in yakınlaşmasından sonra bu iyi niyetini sürdürebilecek mi merakla bekliyorum.

Güneş ailesinin hayal kırıklığı dizideki diğer kötü karakter olan Mesut’a gelecek olursak: Mesut, dostuna, dostunun ailesine, sevgisine, emanete ve hatta söylediği yalanlarla ailesine ihanet eden bir karakter olarak çıktı karşımıza. Mert’e attığı o tokadın hepimizi çileden çıkarttığını söyleyebilirim sanırım. Küçücük üstelik otizmli bir çocuğa el kaldırmanın hiçbir yerde, kabul edilebilirliği yoktur diye tahmin ediyorum. Güneş ailesinin hayatını karartan Mesut karakteri yalanlarını ne kadar gizleyebilecek merakla bekliyorum.

Merak ettiğim bir diğer konu da kocasına koşulsuz ve sorgusuz güvenen ya da güvenmek işine gelen Hülya’nın her şey ortaya çıktığında takınacağı tavır… Bir nebze olsun yetim kardeşler için hazırladığı odaya ve söylediği sözlere pişman olacak mı merakla bekliyorum.

Tüm beklentimi fazlasıyla karşılayan sezonun bana göre en iddialı işlerinden olan Elimi Bırakma dizisini kendi nazarımda bir nebze de olsa yorumlaya çalıştım. İlk yorumum olduğu için kusurlarım varsa affola…

 

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.