Yazar: Sinem ÖZCAN

Sizi bilmem ama ben dün akşam Erkenci Kuş’un başından büyük bir şaşkınlık ve hayranlıkla kalktım. Bölümü genel itibariyle beğendim ama son sahne beni gerçekten altüst etti. Bir yandan sahnenin kalitesi, diğer yanda öykünün geldiği çizgi karmakarışık etti beni. O yüzden, izlediklerimle arama biraz mesafe koymak, kafamı toplamak ve hepsinden önemlisi “Ne oluyor?” sorusunun cevabını aramak için bugün yazımın başına oturmayı biraz erteledim.

Bölüm sonunda Sanem ve Can cephesinde çok önemli bir kırılma yaşandı ama ona gelmeden önce izninizle bölümde en bayıldığım yerde biraz oyalanmak istiyorum. Son bölümlerde Cey Cey’in etkisinin arttığını belirgin biçimde hissediyorduk. Bir süredir ısrarla sorulan bir soru var Cey Cey’e “Senin memleketin neresi?” ve Cey Cey her soruluşunda bu soruyu geçiştirip duruyordu. Biz onun “Çoooookkkk uzak bir yerden geldiğini” ve o geldiği yerin İstanbul’un plaza hayatına çok yabancı olduğunu biliyoruz. Doğal olarak Anadolu’nun bir güzel köyünden çıkıp gelmiş ve İstanbul’da kaybolmadan ayakta durabilmek için debelenen temiz ama tuhaf bir Anadolu genci olarak yorumladık onu.

Bu bölümde bana sorarsanız konuya enfes bir espri katıldı. (Öyle çok sevdim ki o detayı onun etkisiyle benim hayal gücüm fazla ileri gitmiş olabilir, baştan “Hata yaptımsa affola!” diyeyim de…) Birdenbire kendi boyundaki kocaman bir koliyi pamuk torbasıymış gibi taşıyan tuhaf Ju Ju belirdi şirkette. İşin ilginci Cey Cey’in onu görünce mutlulukla aydınlanan yüzü oldu. Sanem, kutuyu alınca anladık ki koli biz “normal” insanlar için epey ağır… Oysa Ju Ju ve “arkadaşı” Cey Cey, içinde “bütün köy”ün hediyesi bulunan kutuya “boş” muamelesi yapmakta. Ju Ju bir de mesaj getirdi Cey Cey’e gelişini açıklayan. “Bütün köy aynı gece seni rüyasında gördü.” dedi. Baktığınızda başı sonu olmayan, hatta bütünün içinde hiç yeri yokmuş gibi görünen bir sahne o. Ama bana sorarsanız Cey Cey için çok ince ve hoş bir espri yarattı. Evet, tahmin ettiğiniz üzere Cey Cey “UZAYLI” arkadaşlar! Cey Cey’in tuhaflığıyla çok şık ve çok ince bir fantastik yorumla dalga geçilmiş. Tek kelimeyle BA – YIL -DIM.

Bizde fantastik ögeler birkaç ilkel deneme haricinde neredeyse hiç kullanılmaz, dizilerde. İlk kez bu dünyaya minicik bir göndermeyle vurup kaçtılar bir yerli dizide. Bana sorarsanız fantastik öyküye çok zekice bir selam çakılmış ve ben düşünen, yaratan ve uygulayan akılları yürekten kutluyorum.

Benim için ikinci sürpriz Zebercet oldu. Bir haftalık moladan büyük bir değişimle geldi, karşımıza. Sanem’in yapışkan sevdalısı bir defa daha sordu bütün aileye “Sanem’i bana veriyor musunuz?” diye. Aldığı olumsuz cevapla tünediği arabanın tepesinden kendini atmasını beklerken “Oh be rahatladım!” diye keskin bir U dönüşüyle sevdadan “dünya ahiret bacımsın” aşamasına geçiverdi. Umarım ve bütün yüreğimle dilerim ki bu ulaştığı yerde kalıcı olsun. Bana sorarsanız bu öyküde Sanem’in hastalıklı bir âşığa hiç ihtiyacı yok çünkü. Zebercet, ona yeni açılan kanaldan çok rahat yürüyebilir ve çok da sevimli olabilir.

Aslında bütüne baktığımda bu hafta pek çok yarım kalmış noktanın derlenip toplandığını gördüm ben. Zebercet, Aylin ve Emre, Osman ve Leyla, Ayhan ve Cey Cey hatta Sanem ve Can öykülerinde art arda netleşmeler yaşandı.

İki bölümdür Sanem ve Can tatlı bir rüyada yaşıyorlardı. Geçen haftanın finalinde Aylin’in yeni bir tuzağıyla o rüyadan bir anlığına uyanır gibi oldularsa da “birlikte olmanın sarhoşluğu” bölüm boyu devam etti. Sanem’i kurtaranın Emre olacağını düşünmüştüm ama Aylin’i hafife almışım. Yazıp oynadığı oyunla hem Sanem’i kurtaran “kahraman” oldu hem de onu iyice köşeye sıkıştıracak yeni bir plan yaptı. Reklam filmi için aksiyonu seçip romantizmi küçümseyen Aylin’e çok uyan bir tavırla Sanem’i yeni bir yalanın ve yeni bir planın içine çekti. Ancak düz mantıkla düşündüğü ve Sanem’i çok hafife aldığı için kendini galip hissetse de Sanem’i köşeye sıkıştırma hayali bölüm sonunda çöktü.

Öte yandan Can’ın ilişkinin gizlenmesi konusuna çok fazla takıldığına şahit olduk. Can, bu konuda çok rahatsız ve özellikle Sanem’in ailesinin gözündeki konumunu kaybetmeye niyetli değil. Sanem’e çok âşık kabul ama kendini silip geçmeye de razı değil. Nihat ve Mevkıbe’ye tak diye “Beni Sanem öptü.” dedi bile. Sanem, engellemese devamını da getirecekti. Ayrıca “Aşk başka, iş başka” realistliği de Can’ın durduğu noktanın ne denli gerçekçi olduğunu izleyiciye sezdirdi. Sanem her ne kadar fikir olarak aşkla işi ayırmayı onaylıyorsa da “ilişkinin şımarıklığını” da yaşıyor.

İlk senaryosunun başarısı ve Can Divit’in sevgilisi olma sarhoşluğu onu şirkette tam anlamıyla bir cadıya çevirdi. Kendi senaryosu sürekli ret yerken arkadaşından fikir araklamaya çalışan ve onun başarısı karşısında deliye dönen Sanem beni çok güldürdü, ne yalan söyleyeyim.

Ben, hayatının en romantik dönemini yaşarken bu duygusallığı bir türlü kâğıda geçiremeyişine de bayıldım Sanem’in. Yaşadıklarını kendine saklamaya öyle şartlanmış ki Can’ın “Kendini rahat bırak ve kendin ol!” uyarılarına karşın bir türlü yazarken kendini bırakamadı. Onun romantizm konusundaki beceriksizliği babasından genetik olarak gelmiyor Cancım Divitcim. Onu bu konuda bu kadar yeteneksiz yapan senin kızın ayaklarını tamamen yerden kesmiş olman, güzel çocuğum!

Can’ın Sanem’le ilişkisine bakışıyla, Sanem’in bu ilişkiyi algılayışı baştan beri çok farklı. Can, sonunda yalnızlığını birlikte yaşayacağı kadını buldu ve ona bağlandı. Oysa Sanem, sakladıkları ve yalanları nedeniyle bunun uzun süreli bir ilişki olamayacağının çok farkında. O yalanları açığa vurmadan Can’la “gerçek” bir birliktelik yaşamasına imkân yok. Sanem, kendine “bir süreliğine” izin verdi, hayallerini yaşamak için. O yüzden ilişkiyi saklamaya çabalıyor, o yüzden bir yandan aşkının coşkusunu alabildiğine yaşarken öte yandan Emre’yle yüzleşmiyor ve o yüzden bir türlü Can’a bütün kapılarını açamıyor.

Emre’nin Sanem’i sıkıştırıp durması sonunda onun patlamasına neden oldu. Evet, gerçekten de Sanem’in bu ilişkide durduğu nokta bütünüyle Emre’nin eseri… Bunu Emre’nin yüzüne vurarak isyan etti Sanem, etti ama konuşmayı Can’ın duyacağını kestiremezdi elbet. Beni asıl sarsan yer de tam bu andan itibaren başladı.

Emre ve Sanem hesaplaşmasına kulak misafiri olan Can, önce klasik tepkisini verdi: KAÇTI. Darmadağın oldu, dünyası yıkıldı ve hep bildiğini yaptı. Yarasını yalayarak iyileştirmek için bir kuytuya sığınmaya kaçtı. Ama Can, eski Can değil! Yara da yalayarak iyileştirilecek yara değil!

Dikkatimi ilk çeken, konuşmayı duyan Can’ın Emre’nin değil refleks olarak Sanem’in peşinden gidişi oldu. Sanem, Can’ın Emre’ye düşkünlüğüne inansa ve vurgu yapsa da Can’ın yol ayrımında tercihi Emre değil Sanem oldu. Her ne kadar Can, o an konuşmayı göze alamamış da olsa yolun yarısında kaçamayacağını algılayıp dönüp geldi ve geldiği yer de Sanem. Yine Emre değil…

Gelelim o dehşet yüzleşme sahnesine… Sanem, Osman’la hiç nişanlanmadığını da eve hırsızlık amacıyla girdiğini de söyleyiverdi ve “Senin bildiğin Sanem yok!” dedi en sonunda. O Sanem’in yalan olduğunu açıkladı. Bütün bunlar Aylin’in elini tamamen boşa çıkaran kozlar aslında. Osman’la sahte nişanı için Sanem’i köşeye sıkıştırma planı havaya uçtu daha da önemlisi Pandora’nın kutusu açıldı. Bir kez itiraf etmeye başlayan Sanem’in artık, ne olursa olsun deyip her şeyi söyleme noktasına gelmesi de çok yakın. Üstelik Can netliğindeki bir adama, Sanem’in “Sana yalan söyledim ama niye söyledim anlatamam.” demesini mümkün değil. Buradan kıyamet kopar.

Benim gördüğüm ve algıladığım Sanem yalanı yalanla kapatma derdinde değil. İtiraf edecek ama bunu mümkün olduğunca Emre’ye bulaştırmadan yapma çabasında. Açıkçası Sanem’in yalanları ve bunun ilişkide doğuracakları hikâyenin en büyük düğümü. Dürüst olayım ben bu düğümün bu kadar çabuk çözülmesini beklemiyordum ve çok şaşırdım. Eğer Sanem, yarım kalan itirafını tamamlarsa öykü başka bir yola sapacaktır diye düşünüyorum. Yok, o itiraf gelemezse işte o zaman konu uzayacak. Bunu da çok arzu etmiyor yüreğim. Baştan beri gerçek ortaya çıkınca Sanem ve Can’ın pembe hayallerinin yok olacağını tahmin etmiş ve bir acı ayrılık süreci geleceğini de kestirmiştik. Öykünün devamı adına da bu şart. Gönül ikisini mutlu mesut görmek istese de biliyoruz ki bu uzun soluklu bir hikâye ve engeller aşılmadan da o mutluluk mümkün değil. O yüzden ayrılmaları, sorun yaşamaları beni hiç kaygılandırmıyor, açıkçası. Ben sadece yeni düğümün nerden ve nasıl geleceğini merak ediyorum.

Oyunculuklara gelince… Demet Özdemir’i ben bu hafta final sahnelerinden önce yazamama sancısı çekip Volkan’a sardığı yerde çok sevdim. Bağımlı gibi “Fikre ihtiyacım vaaaaarrrr!” diye avaz avaz haykıran, adamı tehdit eden ve tamamen “çirkefleşen” Sanem çok çok çok iyiydi. Bölümün en fazla güldüğüm sahnesiydi tartışmasız ve Demet Özdemir, muhteşem bir iş çıkardı.
Ardından gelen Emre – Sanem konuşmasında da sahnenin bütün duygusunu yüklenip aldı. Konuşmayı yönlendirip etkiyi artırdı. Mimikleriyle, ses tonuyla ve tavrıyla sahneyi çok iyi vurguladı ve alabildiğine yükseltti. Ardından gelecek Sanem & Can sahnesine çok sağlam bir hazırlık yaptı ve o sahnede Can’la çok iyi paslaştılar.

Sevgili Can! Durup durup bölüm finalinde beni öyle bir dağıttın ki beynimi yerine otursam yüreğin şirazesi kayıyor! Hep dedim, hep diyorum ve hep diyeceğim: Can Yaman, duygusu yoğun sahnelerin adamıdır.

Final sahnesine gelene kadar bu yazı için birçok Can Yaman mimiği, duruşu ve ifadesi kazımıştım beynime. Ne var ki finali izledim ve ne var ne yok sildim. Gerek yok! Bu sahnenin dışında bir başka yere dokunmaya hiç ihtiyaç yok! Emre’yle Sanem’in konuşmasını izlerken başladı ve son kareye kadar sahneyi avcuna alıp yükselttikçe yükseltti.

Lunapark’tan kaçıp arabasına sığındığındaki hâli… Gözleri dolu ama o gözlerden yaşları bir türlü özgür bırakamayışın acısı, kırılmışlığı ve avcunun içinden kayıp giden hayalleri benim canıma okudu. Konuşmadan, hareketi hiç kullanmadan (ne araba kapısı kıracak kadar sert çarptı ne yumruğunu direksiyona vurdu ne her zamanki büyük jestleri kullandı. Eylemi bütünüyle sıfırladı) duyguyu sadece yüzüne bindirdi ve ekranın diğer ucuna taşıyıverdi. Arabada yaptığı tek mimik, gözyaşları akmasın diye bir tek defa gözlerini sıkmak oldu o kadar. Ağlamamak için kendini sıkan, ağlarsa kendini hiç toplayamayacağını bilen o adamın çaresizliğini öyle derin hissettirdi ki bana. O ağlamadı da kendim için aynısını söyleyemem.

Hele Sanem’in “hırsızlık” açıklamasının üstüne olayı kavrayamayışını ama kontrolü kaybetmemek için gözlerini ovuşturup burnunu sıkmasını, böylelikle sakinleşme çabasını o kadar ince geçirdi ki Can Divit’in üstüne hayranlıkla ekrana bakakaldım.

Akşamdan beri döne döne izliyorum sahneyi. Arabaya giderken alışıldık Can Divit adımları yok Can’ın yürüyüşünde… Çok daha yavaş, çok daha aksak ve modu alabildiğine düşük… Arabaya bindiği andan itibaren her şeyi otomatik yapıyor. Aklı Sanem’de… Sanem’in yanına geldiğinde öfkesi öyle iyi gizlenmiş ki ilk anda onun farklılığı Sanem’in bile dikkatini çekmiyor. Konuşma boyunca öfkeden, şaşkınlığa oradan üzüntüye ve en son kırgınlığa götürüyor Can Divit’i… Tek fazlalık yok, en ufak eksik yok ve dozu çok sağlam ayarlanmış. Yıkılan Can Divit’i, Can Yaman’ı hiç ortaya sermeden alabildiğine büyülttü o sahnede. Belli ki çok iyi planlanmış ve her bir mimiği hesaplamış. Akışına asla bırakmadı sahneyi. Tek şey diyebilirim: Oya gibi işlemiş sahneyi Sevgili Can! Bir kez daha beni benden aldın Sevgili Can! Aklına, yüreğine ve emeklerine sağlık…

 

 

 

 

 

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.