Yazar: Sinem ÖZCAN

Erkenci Kuş’ta 16. Bölümü Fabri’nin açıklamasıyla ve bu açıklamanın Can’da yarattığı şokla noktalamıştık. Şirketin Sanem sayesinde kurtulması ve Sanem’in ortaklık sözleşmesini de alması onun elini güçlendirir diye ummuştum.

İşin içine parfümün satılması, kıskançlık ve bir de Fabri’yle daha sıkı bir bağ girdiğinden Can’ın delirmesi çok normal. Sanem’in derdini anlatma ve ortalığı düzeltme çabaları da sonuna kadar haklı ama itiraf ediyorum, ben bölüm boyunca her ikisinin de yakasına yapışıp bir güzel silkelemek istedim. Yahu, insan karşısındakini hiç mi tanımaz? Sözüm birine değil her ikisine de…

Tamam, biliyoruz Sanem’in kokusu senin zaafın Can Divit. Sözüm yok, sonuna kadar da seninleyim. O kokuyu, şirketi kurtarmak adına bile olsa satmış olduğu düşüncesi çok ağır, bunu da anladım. İyi de kardeşim, bir dur düşün yani! Sana yalanlar söyleyip seni aldattığına inandığın bir kadın var karşında. Kafanda “düzenbaz” hanesine şak diye yazıverdiğin kadın, bunu niye yapsın? Hadi onu geçelim; kırmızı çizgin “yalan” onu da anladık. Güvenin sarsılıyor, peki! (Bu arada en başta kardeşine babanın hastalığını söylemeyip “Tatile çıkıyor.” dediğini de ben unutmadım Sevgili Can Divit! Yani bazı durumlarda SEN bile yalan söyleyebiliyormuşsun!) Kalkıp Deren gibi bırak sığ olmayı, çizgisi zeminin bir milim altına inmemiş bir kadına “Sen bana yalan söyler misin?” demek de nedir, Allah aşkına? Ha yani, o sana gözlerini kırpıştıra kırpıştıra baygın baygın bakıp “Ben sana asla yalan söylemem, Can!” deyince onun dürüst olduğuna ama Sanem’in her tarafından köşeye sıkıştırılmışlık akarken sırf yalan söylediği için sahtekâr olduğuna inandın öyle mi? Ben sana bi’ şey diyeyim mi Paşa’m? Sen dünyayı boşuna üç beş defa dolaşmış, boşuna bu kadar insan görmüşsün.

Hadi, bütün bunları senin kırgınlığına bağlayıp görmezden geleyim ama Deren’in Sanem için “Fabri’ye ne istiyorsa onu versin.” demesindeki basitliğine nasıl göz yumdun, onu bana bi’ açıkla hele! Ne kadar kırgın olursan ol, Fabri yüzünden ne denli kızmış olursan ol, Can Divit kimliğine bu avamlığa sessiz kalmak, daha da fecisi bunu onaylar bir tutuma girmek yakıştı mı? Aloooo, karşındaki Sanem! Hani; kokusuna, gülüşüne, dokunuşuna, gözlerine âşık olduğun; sonsuza kadar yanında tutmak istediğin kadın… Sen onun bu kadar çirkince aşağılanmasına sessiz kalıyorsan ben senin duygularının samimiyetine nasıl inanayım, bi’ söyler misin?

Annesinin kampanyasına destek olup yardım etmekle (Bu arada Cey Cey’e sempozyum verilmez Cancım Divitçim. O “verilen” brifingtir, annem) Sanem’e değer vermiş olmuyorsun. Sanem’e verdiğin değeri göstermenin yolu, onun aşağılanmasına sessiz kalmamaktır, nokta!

Sen üst üste saçmaladığın hâlde, eline bir dosya alıp hâlâ kapına gelmiş ve “Beni bir dinle!” diye yalvaran bir kadın var karşında. Dosya boş çıkınca en az senin kadar şaşırmış, aptallaşmış. Bunu da görmeyip “Sıkıldım bu oyunlarından!” demek de nedir? Allah için, insan bir düşünür. Oyun oynayacak kadın elinde boş dosyayla mı gelir kapına be Allah’ın şaşkını! Hadi Sanem’in tepkisini görmedin, olayın absürtlüğünü de mi hiç sorgulamıyorsun? Hedef oyun oynamaksa bu kadının elde edeceği bir kâr olmalı. Eline tutuşturduğu boş dosya ile ne kazanç sağlamayı planlamış olabilir?

Öfkeyi anlarım, kırgınlığı daha da çok anlarım ama gel gör ki kendini bunların kontrolüne bırakıp ipuçlarını görmezden gelmeyi akıllı bir insanda hiç anlayamam. Bir silkelen ve kendine dön bence Can Divit!

Sanemcim, istersen köşede öyle kollarını kavuşturup Can’ın fırça yemesini keyifle izleyip durma, güzel kızım! Senin ondan hiç kalır yanın yok! Ortaklık sözleşmesi gibi seni aklayabilecek, belki tek belgeyi ele geçirmişsin. Yahu yıl olmuş 2018… İnsan onun bir fotoğrafını çeker, gider iki fotokopisini çıkarır, bir şekilde çoğaltır ve kendini bir garantiye alır. Safsın anladık da işine geldi mi cin gibi oluyorsun annem, sen! Bu ne tedbirsizlik? O belge benim elimde olsa adama vermeden önce o dosyanın içinde mi diye kırk kere bakarım ben, yahu! Hadi belge kayıp onu da anladık, görsel hafızana ne oldu peki? En azından söylesene Emre ile Aylin’in ortak olduğunu. Haaa, “İnanmaz ama bana” diye ağlaşma! İnanmasa da kuşku tohumları girer beynine, zaten Emre’ye güveni sarsılmış rüşvet olayından dolayı. Söyler ve parçaları birleştirmesini beklersin. Söylemekle sen ne kaybedersin? Hiç! Bırak, Emre temizlesin ortalığı. O zaman o yüksekten atmaları nereye gidiyor, birlikte görelim!

Belge olayı fiyaskoya dönmüş, adam seni dinlemeye zerre yanaşmıyor ama birden sana sürpriz doğum günü partisi yapacağı haberini alıyorsun ve ayakların yerden kesiliyor öyle mi Sanem Aydın? Kocaman bir pessssss diyorum, kusura bakma! Hiç mi tanımadın kızım sen karşındaki adamı? Bu adamdan sürpriz doğum günü partisi, eve yollanan elbise gibi züppelikler çıkar mı Allah’ını seversen? Seni affetmeye niyetlense ve sana bir jest yapmaya karar verse bunu şirketteki herkesin veeee Fabri’nin de işin içinde olduğu şaşaalı bir partiyle mi yapar yoksa seni elinden tutup kimselerin olmadığı iki kişilik bir dünyaya mı götürür? Ben, Sanem zekâsındaki bir kadından “Yok ya, bu Canlık bir hareket değil!” demesini beklerdim hem de ortaklık belgesi bir anda sır olmuşken ve ortalıkta bir gariplik dönerken. Aşkın gözü kördür derler de bu kadar da değil be Sanemcim. Otur, sıfır!

Sanem ve Can arasında iletişimsizliğin ve anlayış eksikliğinin yol açtığı sorun büyürken Emre, her zaman yaptığı gibi sıkıştığında kendini yine Aylin’in kucağına attı. Kendi adına işleri başkasının temizlemesine alışkın zayıf erkek profili de bunu gerektirirdi zaten. Benim bu noktada kızdığım Aylin de Emre de değil, onlar kendilerine uygun olanı yapıyor zaten. Benim tepkim Leyla’ya. “Rüşvet aldığınız için size kızmıştım ama iyi niyetinizi görünce sizi anladım” dediği anda benim bir tansiyonum yükseldi valla! İyi niyet ve rüşvet kavramlarını birbiriyle nasıl ilişkilendirdiğini hiç sormayacağım Leyla da benim merak ettiğim: Eline kapı gibi ortaklık belgesi geçince o “iyi niyet”i olayın neresinde konumlandırdığın? Ayyy ama o da Emre’ye âşık yazııııkkk, filan demeyi düşünen varsa çok rica edeceğim benden uzakta söylesin bunu! Sağduyuyu yok eden aşk ne o duyguyu yaşayana ne de çevresindekilere iyi gelir çünkü. Bu noktadan sonra Leyla’nın Emre yüzünden çekeceği her acıya ben sadece “Oh olsun!” derim.

Bölüm finalinde Fabri’nin de renginin tam olarak ortaya çıkmasıyla kötüler cephesi Aylin, Emre onların maşası Leyla ve Fabri olarak netleşti benim gözümde. Yalnız Fabri’nin “Can beni partide aşağılamıştı. Onun intikamını alacağım” gerekçesi, dürüst olayım beni tatmin etmedi. Profesyonel bir iş adamının bu kadar zayıf bir gerekçeyle (Sanem’e âşık filan olduğunu düşünseydim de kanım değişmezdi) “Sanem’i de alcam, parfümü de alcam, Can’ı da yencem!” çocukluğu içinde olmasına şaşırdım. Fabri’ye çok daha dolu bir alt metin oluşturulabilirdi diye düşünüyorum. Aylin’e de aynı nedenle mesafeliyim ben. On yedi bölümdür bu kadının motivasyonunu merak ediyorum. Hırs, kötücül ruh, bencillik bin türlü vasıf eklesem de bütün bunları harekete geçirecek bir parlama arıyor gözüm. Belki arka planda bu var, bilemiyorum ama Aylin’i gerçekçi kılmak adına artık bu, her neyse ortaya çıkmalı diye düşünüyorum. Sanırım ben “kötülük yapabildiği için kötü olan” insan profiline çok inanmıyorum. O yüzden de yaptığı planlar, kazandığı ya da kaybettiği olaylar ve duruşu bana ikna edici gelmiyor. Benim için o sadece çatışmada engelleyici olsun diye konulmuş bir kimlik. Bir türlü tipten, karaktere evrilmiyor.

Sanırım, önümüzdeki haftadan itibaren hikâyede bir senarist değişikliği yaşanacak. Buna kapı açmak için olsa gerek bu hafta yeni düğümler atıldı, öyküye. Ben, Sanem’in Can’ın tüm baskısına rağmen parfümünü satıp satmadığını söylememesini de finaldeki “Bundan sonra ben yokum!” deyişini de çok doğru buldum. Duygularının oyuncağı olup saçmalayıp duran Can, gerçeği bilmeyi hak etmiyordu ve bence artık bu noktada Sanem’in dönüp arkasını gitmesi gerek. Sanem bilmese de biz pekâlâ farkındayız ki Can, Sanem gidince yeniden bir darmadağın olma süreci yaşayacak ve o sırada aklı da başına gelir diye umuyorum. Sanem’in gitme restinden sonra onu nasıl döndüreceği de neler yaşayacağı da Fabri, Aylin ve Emre’nin de bundan böyle nasıl bir yol haritasının olacağı da öyküyü devralan yeni kalemlerin hayal gücüyle aktarılacak, bize. Her kalemin bir rengi vardır. Umarım yeni renkler eskisiyle iyi kaynaşıp tuale canlılık olarak yansır. Bugüne dek öyküyü çizen ve aktaranların da emeklerine sağlık.

İlk günden beri ben, Demet Özdemir’in Sanem’in özünü çıkardığı sahnelerine bayıldığımı söylüyorum. Bu hafta da özellikle Can’ın “Kendi kokunu mu verdin Fabri’ye?” diye Sanem’i sıkıştırdığı sahnede çok beğendim onu. Gözlerindeki kararlılığı, Can’ın elinden kendini çekip kurtarmasını ve Can’ın gözlerinin içine bakarken içi gittiği hâlde zaafına yenik düşmeyip dimdik duruşunu çok sevdim. Demet Özdemir, Sanem’in özellikle inatçı, kararlı ve güçlü tarafına çok yakışıyor. Gözlerine yüklediği anlamla, duruşuyla ve sahneye verdiği güçlü vurguyla benim o Sanem’i her seferinde biraz daha sevmemi sağlıyor.

Ona şaşkınlık, saflık ve deli doluluk da çok yakışıyor sözüm yok ama benim favori sahnelerim hep o “farklı” Sanem’i yakalayıp çıkardığı anlar… Eline, emeğine sağlık…

Sevgili Can’a gelince bu hafta iki sahneyle yüreğimi ele geçirdi yine. İlki Sanem’in giydiği tişörtü bulduğu yerdi. Sanem’e özlemi, tişörtle somutlandı ve dokunuşuyla, kokusunu içine çekmesiyle, ona bakarken gözlerinin dolmasıyla Can Divit’in yüreğindeki kopan fırtınayı buram buram sezdirdi, bana.

Final sahnesinde ise bir defa daha şapka çıkardım Sevgili Can’a. Şurası çok net ki eğer bakışla adam ölseydi Fabri artık yaşamıyordu. Sanem’in elini öptüğü karede arka plandan sadece gözlerindeki öfkeyle dâhil olup sahnenin ısısını bir anda yükseltti. Öpülen eli de Fabr’yi de silip sahneyi üstlendi. Bir an sonra Sanem’e bakarken o öfkesinin ateşi dinmiş yerini kapkara bir kırgınlık almıştı. Bütün yüzü taş kesilmiş, en küçük mimik kullanmadan bakışları alabildiğine derinleştirerek milim milim incinmişliği yerleştirdi yüzüne. Hele Fabri, Sanem’e ilk dansı teklif ettiğinde yüzünde bir anlığına beliren “Hah, bunu da yap tam tüy dik olaya!” alaycılığıdaki tebessüm ve rahatsızlığını bedenindeki kaçış jestine yüklemesi o kadar derin ve o kadar keskin bir Can Divit yarattı ki o ana dek Can Divit’e kızıp köpüren ben bile onun acısını yüreğimde hissettim.

Komediyi oynarken janrın kimliğine yakışır biçimde jestleri büyütüyor Can Yaman ama iş, duygusal sahnelere geldiğinde öyle bir minimalize ediyor ki oyununu sadece anlık tepkilerle ve çok seri duygu geçişleriyle yorumluyor sahneleri. Eğer o an dikkatle bakmazsanız genel hatlarını yakalayabileceğiniz ama yoğunlaştıysanız her anından ayrı zevk alacağınız milim milim geçişlerle Can Divit’in duygusunu sahneye yayıyor. Ben onun oyunculuğunu böyle adım adım katmanlamasına bayılıyorum. Aklına, yüreğine ve emeklerine sağlık, güzel adam!

 

 

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.