Yazar: Sinem ÖZCAN

Ekran başına keyifle oturmuş, koltuğuma yayılmış, geçen hafta yarım kalan asansör sahnesinin devamını bekliyordum. Aaaa, o da ne? Can Paşa, romantizmin doruğa tırmandığı anda “Sana güvenemem!” deyip bütün duygularımın üstüne buzlu suyu boca etti. Bir andan oturduğum yerde 90 dereceye geçip “Hay, ben senin güvenine…” diye söylenirken buldum kendimi. Ardından bir bomba daha patladı: “Arkadaş olalım.” Gri hücrelerim kısa devre yaptı ve bir anda bütün ayarlarımla oynayıverdi. Nasıl yani, Can Divit? Sen bu kadına güvenemiyorsun, sevgili olmazsın. Saçmaladın da tamam yine de anladık. İyi de sevgili olacak güvenin yok da arkadaş olacak güveni nerde buldun, kuzum? Şimdi ben, bundan ne anlamalıyım? Sevgili olmanın temel şartı güven ama arkadaş olmak için olmasa da olur, öyle mi? Acaba diyorum ki göğe benden yakınsın diye sert esen rüzgârlardan daha fazla mı etkileniyon, sen? “Ben sana güvenemiyorum.” der, yürür gidersin anlarım; kızarım ama anlarım yine de… “Bana zaman ver!” dersin onu daha çok anlarım. Hatta hatta “Kusura bakma, benim derdim senle değil, kendimle. Kendimle barışayım sana da kapılarımı açacağım!” deme dürüstlüğünü gösterirsin, seni alır bağrıma basarım. Amaaaaaa “Arkadaş olalım!” nedir, Can Divit ya?

Sonra bi’ an soluklandım ve bu adamın geçmişini hatırladım. Kimse kusuruma bakmasın ama söyleyeceğim. Polen’e de gayet rahat “Yürümüyor, arkadaş kalalım!” demişti bu adam. O zamanlar Polen’in devreden çıkması fena hâlde işime geliyordu, umursamamıştım ama yine de kafama bir soru girmişti: “Bunca yıllık Polen’i bir dakikada bitiren adam, gün gelir Sanem’i de bir dakkada bırakır gider.” diye düşünmüştüm, açıkçası. Çünkü Can için insanları silmek çok kolay… Annesini, kardeşini, can dostunu da silip geçmiş bir adamdan söz ediyoruz. “Ama Sanem’i silemeyecek ki…” demeyin bana rica ediyorum. O cümleyi dillendirmesi, hatta aklından bile geçirmesi, net ofsayt.

Can’a sinirlendiğim kadar Sanem’e de kızdım. Sen o anda niye tereyağı gibi eriyorsun be, güzel kızım? Adam tependen aşağı bir kova buz boşaltmış. “Ne arkadaşlığı? Oyun mu oynuyoruz burada?” deyip bi’ basıp gitsene sen! Ne diye “Olsun, yeter ki sen hayatımda ol da ben arkadaşlığa da razıyım!” zayıflığına giriyorsun ki? Bi’ git de görsün dünyanın kaç bucak olduğunu? Onun gittikleri, ondan bir türlü gidemediği için bu kadar özgür hissediyor ya kendini! Bir defa da kaybetmeyi yaşasın, kardeşim! Yaşasın da egosunu çekip alsın bulutların üzerindeki tahtından, gözünü seveyim! Yoookkk, benim bu Sanem’i karşıma alıp onunla bi’ kahve içmem farz oldu. Akıllı kızdır bulur yolunu dedikçe kör kuyularda merdivensiz kaldı, bu!

Eski sevgililer arkadaş olamaz mı? Olur, olur da duygular tükenmiş, çirkinlikler yaşanmamış ve hepsinden önemlisi güven zedelenmemişse olur!  İki taraf için de duyguların tükenmediğini biliyoruz. Can Paşa, güvenini de kaybettiğini söylüyor, eeee o zaman nasıl arkadaş olacaklar? Olamadılar da zaten. Üstünden 24 saat geçmeden sarılıp uyuduklarını gördüğümüze göre geçmiş olsun Cancım Divitçim, ben sana bi’ bardak su vereyim, için soğusun!

Sanem’in gördüğü kâbus, aslında her şeyi itiraf edemediği için bilinçaltının ona bir uyarısı. Keşke hazır başlamışken şu fotoğrafçılık lisansı ile ilgili detayı da söylemiş olsaydı. Yarın öbür gün, Can’ın bir de bu yüzden “Son bono yolon soylodon, omo…” demesini ben kendi adıma çekemeyeceğim, galiba!

Dilimin şişini indirdiğime göre “ateş kehribarı” sahnesine gelebilirim. Sanem, Aylin’in oyununa kanıp doğum günü sürprizini Can yaptı sandığında “Can sürpriz yapsa böyle mi yapar, eve elbise mi yollar?” diye sormuştum. Can Divit, beni haksız çıkarmadı sağ olsun! Evet, o çok anlamlı bir hediyeyi etrafta figüranlar yokken ve çok anlamlı bir sahne yaratıp verir ki öyle de oldu. Ateş kehribarı, hikâyesiyle birleşince çok özel bir hediye oldu bana sorarsanız. Can’a “Seni sevdiğine kavuştursun!” dileğiyle verilen kehribarı, “Benim pek işime yaramadı!” sitemiyle sevdiğine verdi Can. Ardından da “Belki senin işine yarar!” diyerek aslında dile getirdiklerinin gerisindekini de sezdirdi ve “Sevgi hep yakınında olsun!” repliğine de bayıldım, doğrusu. Çok özel bir hediyeyi çok özel bir sunumla sahibine iletmesi, söyledikleri bir yana aslında kehribarın görevini yaptığını ve Can’ı sevdiğine kavuşturduğunu düşündürdü bana.

İlişkilerini “arkadaşlık” boyutuna taşımaya karar vermiş de olsalar yaşananlar en başta kendilerine sonra da çevredekilere yalan söylediğini belli ediyordu. Yalan demişken Mevkıbe’nin böreklerini bir solukta götüren Can, Sanem’i korumak için bile olsa onun yalanlarına ortaklık etmen de gözümden kaçmadı. Sen bi’ kullanma kılavuzunu versen de bize, biz de sana göre hangi yalan söylenebilir, hangisi söylenemez bi’ anlasak artık!

Kamp aksında en önemli yer, elbette Sanem’i düştüğü kanyondan kurtaran Can sahnesiydi. Sanem’in hayatta ve iyi olduğunu görünce durup durup onu öpmesi gerçekten de “Biz arkadaşız!” kararının sonuna kadar arkasında olduğunun (!) da ispatıydı. Öte yandan Fabri’nin ne yapmaya çalıştığını anlayan varsa bir açıklama alayım, lütfen! “Sanem’e Can’ın kimseye bağlanacak bir adam olmadığını gösterme” kararıyla kampa katılan Fabri Beyciğim, yaptığınız hangi eylemin bu teoriyi kanıtladığını bir söyleyiverseniz keşke çünkü ben orada Can’la çocukça bir rekabete girişen bir ergenden başka bir şey göremedim. Adamın dünyasında, ondan rol çalarak üniversite yıllarının amatör dağcılık deneyimi ve ne işe yaradığını anlamadığım rüzgâr sörfü maceranla Can Divit’ten nasıl sayı alabileceğini de çözemedim. Sen bir an önce Gamze’nin ilgisini fark edip yelkenleri ona mı çevirsen acep? Allah için güzel kız, bak bak bitmiyor; eee senden de hoşlandı. Hadi annem, kapamayın dükkânın önünü…

Bölümün bence ilginç dönüşlerinden biri de Hüma Hanım’ın hisselerini Emre’ye devretmesi oldu. Bu iş telefonla, sözlü olarak yapılıyor mu bilemem de ben olayın bambaşka bir noktasındayım. Çok uzun zamandır beklediğim Hüma Hanım gelmiyor sanırım. İşi telefonla çözdüğüne göre onu hikâyeye katma fikrinden vaz mı geçildi acaba, sorusu uyandı zihnimde.

Aylin’in dolduruşuyla “Annemin de hisseleri bende… Oh canıma değsin!” çocukluğuyla abisinin karşısına bir defa daha dikilip anında geri püskürtülmesi, bir türlü anlayamadığım iç dünyasını allak bullak etti Emre’nin. O öfkeyle deli gibi kullandığı aracın kaza yapması da kaçınılmaz, elbette. Anlaşılan Emre bir biçimde yaralanacak. İşte Hüma Hanım’la ilgili tek ümidim de bu! Eğer yaralanan oğlunun başında olmak ve işleri çözmek için İstanbul’a gelirse gelecek, yoksa planlar değişti demektir, benim için.

Emre’nin kazasının Can’ı çok derinden sarsmasını bekliyorum ben. Belki de durup düşünmeye ve kendini sorgulamaya bu sayede başlayacak. İki kardeşin arası, kazanın doğurduğu fırsatla düzelebilir ama Emre’nin bundan sonra tam olarak nerede duracağı da meçhul. Aylin, onu parmağında oynattığı için istediği kadar pişman olsun, abisinin yanında durmayı başaracak mı emin değilim. Aylin’in Can’ın çalışma odasına yerleştirdiği kamerayı ben bundan sonra Aylin tek başına uğraşmak zorunda kalacak diye yorumlamak istiyorum. Umarım da öyle olur aksi takdirde o kamera yerleştirme detayının bir esprisi olacağını da sanmam.

Romantik – komedi janrının şanındandır: Sevgililer finalde kavuşur. Finale varana dek genellikle bir türlü kavuşamamaları gerekir. Engelleyiciler de bu nedenle vardır. Erkenci Kuş’ta yakın geçmişte öykü kalem değiştirdi. Doğaldır ki yeni kalem, kendi bakış açısıyla engelleri yaratacak ve kahramanların onun yöntemleriyle bunları aşmalarını izleyeceğiz. Bu nedenle Hüma Hanım, Emre’nin nerede durduğu ve Aylin’in ne planladığı şu an için muamma. Ancak bölümün sonunda Sanem’in “Sen benimsin!” repliğinden anladığım planlanan arkadaşlık aşamasının çok uzun sürmeyeceği.

Sanem, ancak sarhoşken “Sen benimsin!” deme gücünü buldu kendinde. Umarım, ayıldıktan sonra da o kararının arkasında durur ve Can’ı da bi’ kendine getirir. Üstelik tahmin ettiğim gibi Emre yaralandıysa Can’ın kendisiyle gireceği savaşta o cümleye çok ihtiyacı olacak. Bekleyip göreceğiz.

Erkenci Kuş’un bu bölümü oldukça tempolu, Sanem ve Can sahneleri ağırlıklı oyunculukları ve çekimi başarılı, tertemiz bir bölüm olmuş. Öyküyü yeni bir yola sokacak komedisi yoğun, hoş bir geçiş bölümü inşa edilmiş. Sevgili Demet Özdemir’i ben bu hafta “sarhoş Sanem” de çok sevdim. Bizde niyeyse sarhoş karakter fazlaca abartılı ve göz yoran bir hareketlilikle çizilir. Oysa Demet Özdemir, daha minimal bir oyunculukla, jestlere pek basmadan sadece dilin yuvarlanması ve bakışların buğulanmasıyla yorumladı Sanem’i ve bence çok da hoş oldu. Sanem kadar sevimli bir kadının sarhoşluğu da sevimli olmalıydı, itici değil. Bu ayarı çok iyi yakalamış ve çok doğru vermişti. Hele finalde “Sen benimsin! İşte o kadar!” direktifini ayrı bir sevdim. Repliği sarhoşluğa kurban etmeden, ezmeden ve tavrıyla çok doğru bütünleyerek sundu. Eline, emeğine sağlık Demet Özdemir.

Yazımı kaleme alırken aklıma düştü. Benim izlediğim beşinci Can Yaman dizisi bu. İlk dördünde ben öykünün hep “erkek tarafı”ydım. Benim Can Yaman sevgimi bilmeyen yoktur buna rağmen Erkenci Kuş’ta kayıtsız şartsız “kız tarafı”yım. Can Divit, çok öfkelendiğim, sinirlendiğim ve çoğu kez haksız bulduğum bir karakter. Sevgili Can, kendisiyle karakteri öyle iyi ayırıp vurgulamış ki oyuncuya hayranlığım, karaktere yansımıyor. İsmin aynı oluşunun yarattığı izlenime karşın Can Divit’i kendinden bağımsız bir canlıya çevirdi, benim gözümde. Can Yaman’a sevgim, Can Divit’i tolere etmiyor bu yüzden. Sanırım Can Yaman oyunculuğunun bu dizide bana kazandırdığı da bu oldu. Can Divit’i yorumlayışını da bu anlamda çok başarılı buluyorum.

Bu bölümde benim favori Can Yaman sahnelerim arasında ilk sırayı, ateş kehribarının öyküsünü Sanem’e anlattığı bölüm alıyor. Özellikle o sahnede sesine verdiği tınıya vuruldum. Buğulu bir tonlamayla söylediklerine çok masalsı bir hava verdi. Daha önce hiçbir bölümde kullanmadığı yumuşacık, çok lirik ve doğal bir anlatış yakaladı. Öykünün lirizmine çok uydu bu tonlama. Öte yandan öykünün sonundaki “Benim işime yaramadı.” sitemindeki nahif kırgınlığı ve “Sevgi hep yakınında olsun!” dileğindeki sıcaklığı da çok sevdim. Konuşmaya yalnız bakışlarıyla eşlik etti. Yer yer Sanem’den kaçırdığı o bakışlar aslında bu öyküyü herkese anlatmayı sevmeyen bir adamın içe dönüklüğünü ve biraz mahcubiyetini çok hoş geçirdi. Kolyeyi öyküsüyle birlikte armağan ettikten sonraki o kaçamak bakışın doğallığına da ayrıca bayıldım.

Sanem’i kurtardığı sahnede yarattığı havayı ve kattığı duyguyu da çok beğendim. Sanem’i çukurda yatarken gördüğü an içinden çıkan profesyoneli çok iyi geçirdi ekranın diğer yanına. Fabri’yi duymadı bile ve tamamen ne yapacağına odaklanmış, işini çok iyi bilen güvenilir bir adamı sundu bize. Sanem’in iyi olduğunu fark ettiği andan itibaren o “profesyonel”in aslında ne kadar korkmuş ve kaygılanmış olduğunu izledim, ben. Durup durup Sanem’i öpmesi, bir yandan da sesinin hafifçe titremesi minicik ama çok yerinde ve çok harika detaylardı. Onu yukarı çıkardıktan sonra etraftaki hiç kimseyi gözü görmeden sımsıkı sarılması ve asıl o noktada korkusunu vurgulaması sahnenin duygusunu sonuna kadar yükseltti. Sanem’i gördüğü andan onu yukarıya taşıdığı ana kadar hareketlerinde en küçük bir tereddüt ya da duygusallık yoktu adeta kendini otomatiğe almış gibiydi ama tehlike geçtikten sonra sevdiği kadının ölmüş olabileceği endişesini taşıyan ve çok korkan Can Divit’le karşılaştırdı beni. Geçişleri çok iyi ayarlanmış, duygusu çok güzel dengelenmiş harika bir sahneydi. Bir kez daha aklına, eline, emeğine sağlık Sevgili Can.

Yazan, çeken, canlandıran ve set arkasında büyük yük omuzlayan herkesin emeklerine sağlık.

 

 

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.