Yazar: Sinem ÖZCAN

Sizi bilemem ama ben, bölüm bittiğinde geçen hafta Can için sayıp döktüğüm ne varsa hepsini afiyetle yalayıp yuttum. Hayır, son sahne için söylemiyorum sadece. Kamptan beri Sanem’in üstüne titreyen, Deren’e Sanem’i anlatan, balık – ekmek yemeye götüren (Hah, işte budur arkadaş! Can Divit öyle elegan sofralarda mum ışığında romantik yemek hazırlamaz!), kırmızı motosiklet hediye eden ve kokusunu kimselere vermesin diye sekiz yüz bin doları Fabri’nin suratına çarpan Can Divit beni benden aldı.

Geçen haftanın meşhur “arkadaş olalım” kararını, son sahnede sarhoş Sanem, yüreğinin götürdüğü yere gidip “Sen benimsin!” diyerek silip geçmişti. Ayıldığı anda özür dilese de kendi de biliyordu, biz de farkındaydık ki aslında söylediğinden pişman değildi Sanem, sarhoşluğun verdiği cesaretle bilinen gerçeği dile getirmişti, sadece. O yüzden de “İnsanın sarhoşken söylediği, ayıkken düşündüğüymüş.” diyen Can’a hiç karşı çıkmadı, bahane üretmedi. Gerçi Can’ın da buna hiç itirazı yoktu. Belki de onun da ihtiyacı Sanem’in ağzından o cümleyi duymaktı.

Emre’nin kaza haberi gelmese ateşin başındaki sohbet, “arkadaşlık” meselesini nereye taşıyacaktı bilinmez ama kaza haberiyle hastaneye Can’la birlikte koşan Sanem, benim yüreğimdeki köşküne bir oda daha ilave etti. Kazayı öğrenen Can’ın, kardeşine kayıtsız kalamayacağından emindim de Emre’nin de biraz olsun kendine geleceğini ummuştum ama anlaşılan o ki Emre hayatının iplerini birilerinin eline teslim edip onlar nereye çekerse oraya gitme kolaycılığından hiç vazgeçmeyecek. Leyla, Osman’a “Can Bey, Emre Bey’i eve getirdi, orada Aylin Hanım’ı istemiyor da…” diye açıklama yaparken Osman “O da ses çıkarmıyor, öyle mi?” deyince ben içimden ona “Osmancım, sen kalıbına bakıp da adam sanma! Kim nereye çekerse Emre oraya…” cevabını vermiştim bile.

Can, Sanem’in “Herkes ikinci şansı hak eder!” deyişini ciddiye alıp kardeşine o ikinci şansı verse de Emre’nin abisiyle derdinin bitmediğine inanıyorum ben. Bu dert ne Aylin’le ilgili ne Can’la… Doğrudan doğruya Emre’nin kendisiyle ilgili. Daha doğrusu hayatta bir duruşu olmamasıyla… Vaktiyle Aziz Bey bunu herkesten önce sezmişti diye düşünüyorum. Emre kendisinden başka kimseyi sevmeyen, omurgasız bir adam! Yalan söylemek, dik durmaktan çok daha kolay olduğu için her seferinde kolayı seçiyor. Aylin’in elinde maşa olması da her defasında onun tehditlerine boyun eğmesi de Aylin’in onun gerçek yüzünü herkesten iyi tanımasından kaynaklanıyor. “Biz ayrılamayız” dediğinde çok haklıymış, Aylin. Gerçekten onlar ayrılamaz çünkü Aylin’in iplerini çekeceği bir kuklaya, Emre’nin de onu yönetecek bir kuklacıya ihtiyacı var.

Sanem, Can’ı kendi elleriyle kardeşine itti ve sonuna kadar haklıydı da söylediklerinde. Gel gör ki Emre’nin hiç değişmediğini de ilk fark eden yine Sanem oldu. Deren’in ofisindeki kamerayı alırken Sanem’e yakalanan Emre, şimdilik kurtulduğuna inanadursun, ben Sanem’i biraz biliyorsam bunu Emre’nin yüzüne çarpacaktır.

Bu bölümün en önemli iki gelişmesi, Aylin ve Fabri’nin ortak çıktıkları yolda ayrı ayrı mağlup olmalarıydı. Can’ın ofisine kamera yerleştiren Aylin, Gamze faktöründen; Aylin’in dolduruşuyla Sanem’e sözleşme imzalatmaya kalkan Fabri de Can’ın deliliğinden habersizdi. Aylin yenilgiyi şimdilik kabullenip yerleştirdiği kamerayı ortadan kaldırmak niyetinde. Fabri’ninse elindeki tüm koz gitti. Açıkçası, koskoca bir şirketin yöneticisi olan adamın Aylin’in tuzaklarına alet olmasını, “Öyle mi diyorsunuz Aylin Hanım!” saflığını çok yadırgıyorum, ben. Geçtiğimiz haftalarda da Can’dan intikam alma tarzını çok amatörce ve çocukça bulmuş ve bunu da dilendirmiştim.  İş dünyasında bu kadar deneyimli bir adamın, üstelik daha önce doğum günü sürprizinde hiç işe yaramayan bir planla ona gelen Aylin’in bu kadar ağzının içine bakmasını da anlamış değilim. Bu noktada bana sorarsanız Fabri’nin hikâyede rolü de bitti. Ben onun yerinde olsam yavaşça bir “Addio!” deyip sağdan sağdan çıkarım. Aylin’e gelince onun pes etmeyeceğini hepimiz gayet iyi biliyoruz. Can’ı köşeye sıkıştırmak için Hüma Hanım’ı kullandığı gibi Emre’ye de şantaj yaparken yine aynı yere başvurdu. Hüma Hanım, uzun süredir “ismen” gündemde ancak ben onunla cismen tanışmaktan ümidi kestim. Yine de gerçekten Emre gibi Aylin’in dümeninde gidecek bir kadın mı çok merak ediyorum. Daha doğrusu “Annesi gibi olan Emre mi, Can mı?” sorusunun cevabını almayı çok isterdim. Can’ın şu anki adam olmasında büyük pay, annesinin. O annenin evlatlarının birini seçip diğerini bırakmasının nedenini öğrenmeyi arzu ederdim. Can’da yarattığı travmanın altında, onu aklayacak bir mazeret var mı bilmek isterdim. Kısacası hep adı geçen Hüma Hanım’ın öyküyü derinleştirmek adına büyük katkısı olduğunu düşünüyordum, hâlâ da aynı fikirdeyim ama görünen o ki hikâye oradan uzaklaşıyor. Yine de Aylin’in ve Fabri’nin yenilgileri, yeni bir düğümün geleceğinin de habercisi. Bekleyip göreceğiz, bakalım.

Sanem, hastanede “Herkes ikinci bir şans hak eder.” dediğinde o ikinci şansı Emre kadar kendisi için de istiyordu Can’dan. Aslında Can da adına ne derse desin, Sanem’i kendisinden bir adım bile uzakta tutamayacağının farkında. Gamze’nin “Dağların kaplanı, bir ev kuşuna mı vuruldu?” sorusuna “Çok nadir bir kuşa…” derken hem vurgunluğu hem de Sanem’in onun için ne kadar özel olduğunu dillendiriyordu. Ben onun Sanem’e sevgisinden hiç şüphe etmedim, benim kızdığım o sevgiye, Sanem’in layık olduğu saygıyı eklemeyişiydi. Bu hafta Can’daki en büyük değişimi de tam orada fark ettim. Sanem’in sakarlığıyla, onu kıskanmasıyla dalga geçen Can gitmiş; Sanem’in yaptığı işe, aklına ve duygularına saygı duyan Can Divit gelmişti. Ceyda’nın tavrından Sanem’in rahatsız olduğunu fark edip yemeğe çıkma teklifini önce Sanem’e sunan Can, benim gönlümü aldı bile. Hele ardından Gamze’yle geçmişini anlatıp hiçbir zaman sevgili olmadıklarını vurgulamasına bayıldım. Sanem’e verdiği hediyeye ayrıca şapka çıkardım. O cıvıl cıvıl ve özgür ruhlu kıza en yakışanı bulup çıkarmış, helal olsun! İşte, benim sahalarda görmek istediğim hareketler bunlar, Can Divit!

İlk andan beri Sanem & Can aşkının dinamiği “Sanem’in kokusu”… Şirketi kurtarmak için bile Sanem, o kokuyu Fabri’ye satmaya kıyamamıştı; Can zaten duyduğu anda çıldırmış, gözü şirket mirket görmez olmuştu. Onlara özel olanın herkese açılması o aşkın sıradanlaşması demekti çünkü. Can dışında hepimiz, Sanem’in Fabri’ye vermeyi kabul ettiğinin kendi kokusu olmadığını biliyoruz. Fabri de bal gibi biliyor ama Sanem’i köşeye sıkıştırmak için son kozunu oynamak zorundaydı. Can’ı gereğinden fazla hafife almasa amacına da ulaşacaktı belki ama dürüst olayım bu kadarını ben de beklememiştim. Can’ın Sanem’e o sözleşmeyi imzalatmayacağını biliyordum. Fabri laftan anlamayınca çıldırması da normaldi ama kendi kendime “Çakar iki yumruk, Fabri’yi iki seksen uzatır yere; sen sağ, ben selamet!” diye düşünüyor ve bunun yol açacağı sıkıntıları hesaplamaya çalışıyordum ki golü yedim. Aldığı avansı Fabri’ye verdi; hadi, tamam büyük iş aldılar ödenir o para derken adam, gözünü kırpmadan iki katını da attı, Fabri’nin önüne. Ben de Deren gibi “Ay, nerden, nasıl ödenecek o para?” diye dövünüyordum ki  Sanem’in kolundan öyle bir tutup çekti ki “N’oluyoruz yahu?” dememe kalmadan bomba patladı: “Senin kokun, sadece bana ait!” Hah, şimdi buyur buradan yak, Can Divit! Sanem “Sen benimsin!” derken sarhoştu da senin mazeretin ne paşam? “İnsanın sarhoşken söylediği, ayıkken düşündüğüymüş.” dedin de ayıkken söylenenlerle ilgili açıklaman ne olacak, meraklardayım. İşin şakası bir yana, ben açıklama filan istemiyorum arkadaş! Şu “arkadaş kalalım” martavalı bitti ya, çok mutluyum.

Ben, yazımın başında geçen hafta söylediklerimi yalayıp yuttum, demiştim ama bir zahmet Can Divit Beycim, siz de şu “Sana güvenemem!” lafınızı yer misiniz, lütfen? Ben, sana bir sır vereyim mi? Ondan daha çok güvenebileceğin kimse de yok, etrafında.

Her şey bir yana, ben finaldeki o sahnede kalbimi bıraktım. O kadar az sözle o kadar yoğun bir duygu vardı ki… Can’ın ağzından sayfalarca aşk itirafı işitsek beni öylesine etkilemezdi. İnsanların birbirine ait olmayacağına, sadece “birlikte” olmayı seçtiğine sonuna kadar inanan ben bile bayıldım o sahiplenme duygusuna, ne diyeyim emeklere sağlık!

Bölümün bütününü düşündüğümde Demet Özdemir’i ben bu hafta hastanedeki sahnede çok ama çok beğendim. Can’a söylediklerinden çok söyleyişine vuruldum. Duruşuyla, bakışıyla, anlattıklarıyla öyle bir Sanem çıkardı ki o sahnede, ben onu Can Divit’in gözlerinden izledim. Öyle duru, öyle şeffaf ve öyle sevilesiydi… Can’ın “çok nadir bir kuş” tanımlamasını olduğu gibi somutladı. Sanem’in neden kendisinin üç katı bacak boyundaki kadınlardan çok daha özel olduğunu çok net vurguladı. Söylediklerinin çoğunu bu satırları yazarken hatırlamıyorum bile ama söyleyişindeki duygu, hâlindeki farklılık gözümün önünde… Sanem’e çok kritik noktalarda kattığı bu hoş nüanslara bayılıyorum ben, onun.

Sevgili Can Yaman, bu hafta beni final sahnesinde kelimenin tam anlamıyla dağıttın! Öfkenin bir insanı bütünüyle kontrolüne alışını, duygunun adım adım şiddetlenmesini ve gözün kararmasının ne demek olduğunu o sahnede an be an yaşadım.

Fabri’yi görmenin rahatsızlığıyla girdi sahneye. Sözleşme meselesini öğrendikten sonra sinirlenmeye başladı ve bu sadece sağ elindeki aşırı hareketlilikle dışarı vurdu. Elini gergince açıp açıp kapatıyordu ama rutin bir iş konuşması yapıyor tavrındaydı. Konuyu anladıkça bakışlar sertleşti, çenesi gerildi ve “dağ kaplanı” ortaya çıktı. Beden dilini yine çok ustaca kullanarak çok bariz bir tehdit atmosferi yarattı. Fabri, ona “Aradan çekil” mesajı verdiğindeyse artık çığrından çıkmıştı. Baştan beri karşısındaki adama bakmamaya çalışırken İtalyancaya geçtiği anda Fabri’nin üstüne eğilmiş, gözlerini dikmiş ve alenen tehdit ediyordu. Yazdığı çek, reddedildiğinde ok yaydan çıktı ve artık yerinde duramayan bir adam gördüm ben. Sanki bir başkası onaylarsa inandırıcılığı artacakmış gibi oradakilere gayet sakin “duydunuz mu iki diyor…” diye tekrarlayıp dururken bir anda Fabri’nin boğazına atlamıştı bile… Mantığı devreden çıkmıştı, kendini frenlemekte zorlanıyordu. Ta ki Fabri’ye atamadığı tekmeyi yerdeki bir nesneye savuruncaya kadar… “Hah, neyse kimse ölmeden bitti!” dediğimiz noktada Sanem’i kolundan tutup içeriye savurduğunda bir an öfkesini ondan çıkaracak duygusunu uyandırdı ama tam aksine sahneyi birden alabildiğine romantik bir atmosfere çeviriverdi. Her duygunun hakkını vererek jestini, mimiğini sesinin tonunu ve konuşma süratini milim milim ayarlayarak çok başarılı bir performans çıkardı. Hele öfkeden, aşka dönüşündeki ritme de ifadeye de tam anlamıyla bayıldım.

Sıklıkla söylediğim bir şey var: Kendine alan açabileceği, derinleşebileceği minicik bir sahne varsa Can Yaman, onu pas geçmez ve o sahneye öyle bir vurgu katar, öyle bir ton atar ki ben her seferinde ağzım açık izlerim. Onu izlediğim çok uzun zamandan beri, her seferinde “Bu defa ne yapacak, acaba?” duygusuyla oturdum ekran başına ve ne mutlu bana ki hiç elim boş dönmedim. “Bu defa da böyle oluversin, bitirelim gidelim.” duygusuyla değil de “Ne yapsam da kendimden değişik bir şey eklesem” düşüncesiyle yaklaştığı, kafa yorduğu ve karakterini çok iyi tanıdığı için duygusu olan küçük ya da büyük her sahneye imzasını bir biçimde atıyor. Aklına, yüreğine ve emeğine sağlık, Sevgili Can!

Yazan, yöneten, canlandıran ve set gerisinde yükün büyüğünü omuzlayan herkesin emeklerine sağlık.

 

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.