Yazar: Sinem ÖZCAN

Dağ evinde Can’ı, Polen’le bulan Sanem’in hayal kırıklığında bırakmıştık geçen hafta bölümü. O hayal kırıklığını Sanem’in gözlerinde okuduğumda “Sanem, gözünü seveyim, işi kıskançlık odağına çekme! Ertele, beklet onu!” diye içimden yalvarmıştım çünkü ilişkilerinin pamuk ipliğine bağlı olduğu bu anda, olayın zemini kayarsa Can’ın haklılığı katmerlenecekti. Gel gör ki Sanem, akıl – duygu dengesini bazen doğru kuramıyor, işte!

Sanem’in Fabri’ye kokuyu vermesi bir hataydı. Anlık bir kararla aldığı bir yanlış karar… Bunu Can’dan gizlemesi başka bir hataydı ki bunun da baştan beri bilincindeydi. Bu durumda yapması gereken de bu hataların gerekçesini açıklayıp Can’a anlaması için zaman tanımaktı oysa tam da o anda Polen’i gündem yaparak üçüncü hatayı yaptı. Kendi içinde olup biteni hazmetmeye çalışan adamı zıvanadan çıkaracak son hareket de buydu. “Konuşmazsak nasıl çözeceğiz?” doğru cümleydi Sanemcim ama öncesinde verdiğin tepki, olayı konuşma aşamasından zaten çıkarmıştı. O noktadan sonra Can’ın öfkesi gem almaz, işte! Adamın öfkelendiği anda beyin – ağız mesafesi alabildiğine kısalıyor. Aklına geleni süzgeçten hiç geçirmeden frensiz söylüyor. Bu defa da aynısı oldu, işte! “Sen bizim büyümüzü bozdun!” dedi. Yetmedi. “Sen de herkes gibisin!” ekledi ardından. Bu iki cümle ağızdan çıktı mı o noktada yapılacak tek şey, yürüyüp gitmektir. Sen yürüyüp gideceksin ki onun kısa devre yapan beyni normale döndüğünde söylediklerinin altında, kendi ezilecek. Can’ın söyledikleri özünde doğru mu? Doğru ama yenilir yutulur laflar da değil hani! Her sinirlendiğinde ağzına geleni söyleyemeyeceğini de bilmesi gerek, Can Paşa’nın! Eğer, Sanem “Başın pınar, ayağın göl olsun! Güle güle!” demeyi becerebilseydi oyunda kartlar farklı dağıtılırdı.

Karşındaki adamın sevgisinden eminsen hele de onun yüzüne “Ben sana her zaman güvenirim.” diyecek kadar eminsen o zaman gerçekten o sevgiye güvenmeyi bileceksin, Sanemcim. Ona biraz zaman ve alan yaratıp bekleyeceksin, bekleyeceksin ki o, senden vazgeçemeyeceğini kendi başına fark etsin! Haa, bu arada daha önce ayağının altında evire çevire ezdiğin Polen böceğinden zerre korkmadığını da hissettireceksin ama olmadı, yapamadı Sanem. Yapamayışını da anlıyorum aslında. Daha önce de dillendirmiştim Sanem, hayat acemisi. Hangi sebep hangi sonuca varır, kestirmesi mümkün değil onun ötesinde Can’ı o kadar çok seviyor ki kaybetmeyi göze alması da ihtimal dışı ama sana bi’ abla öğüdü: “Seviyorsan bırakacaksın…” klişesi her zaman çalışır, Sanemcim. Üstelik karşındaki Can Divit bile olsa bir adam, karşısındaki kadının kendisinden vazgeçtiğini gördüğü anda da bir titreyip kendine gelir, yani! (Bu defa sonuna kadar hak versem de Can Divit’e, yine de bi’ silkelenmesi gerek, valla!)

Sanem’le Can’ı ayırmayı aklına koymuş bunun da mutlaka kendi onayladığı klas (!) bir kadın tarafından yapılması gerektiğine inanmış Hüma Hanım’ın yeni piyonu Polen. Onun için yeni de bize göre “ex” kendisi. Aradan geçen bunca zamanda insan bir tane mi taktik geliştiremez be, Polen? Sen, dünya güzeli bir kadın ol; üstüne üstlük mükemmel bir eğitimin, kendi işin, kültürün, donanımın olsun ama yine de bir adamı elde etmek için “bizim bissssürüüüü ortak arkadaşımız var ama… “ zavallılığına sığın. Yazık, vallahi yazık! Bütün o kendinden emin, cool pozları biraz kazıyınca altından nasıl bir özgüvensizlik ve nasıl bir yapaylık çıkıyor? Oğluyla ilişkisi berbat bir annenin maşası olup yeniden adamın peşine takılıyor üstelik de onu kendine bağlayacak bir tek kozu, bir tek hamlesi yok. Çocuğu şekerle kandırır gibi gözünün önünde bir iş teklifi sallamakla, ortak geçmişten söz etmekle olmuyor, o iş! Üstelik seni istemeyen bir adamın etrafında pervane olmayı da benim midem kaldırmıyor. Onursuz bir kadın ne denli güzel olursa olsun itici oluyor, işte ve bu iticiliği de Can Divit gibi bir adamın sezmemesi mümkün değil. Üzgünüm Hüma Hanım, yeni bir aday aramanız gerekecek!

Hayatta güvendiği tek insanın, ihanetine uğradığını düşünüyor Can. Haklı mı? Baktığı pencereye göre değişir. Evet, kendisini çok net anlatan bir adam o. Yalan istemiyor hayatında ve evet, Sanem’in parfümü konusundaki tavrını ilk andan koymuştu ortaya. Sanem’in ondan habersiz Fabri ile anlaşması onu çıldırttı, kabul ama Can’ın en büyük eksiği empati yapmayışı. Israrla hayatın siyah ya da beyaz olduğunu düşünüyor ki öyle değil. Maalesef yalan da bir gerçek ve maalesef hayat, bizi en çok net taraflarımızdan vuruyor. Kendi başına kalabilseydi büyük ihtimalle Sanem’in bütün bunları niye yaptığını anlayacaktı, hak vermeyecekti belki ama yine de anlayacaktı. Oysa iş hayatında yaşananlar, Emre, Aylin, annesi ve şimdi de Sanem’le yaşadıkları onun bardağını doldurdu. Kendini bunalmış ve köşeye sıkışmış hissediyor, yine kaçıp gitmeleri geldi. Polen’in sunduğu teklifin “Polen kısmı”yla hiç ilgilenmiyor ama kaybettiğini sandığı büyüyü bulma derdinde. Bunu da en iyi bildiği yolla yapmaya kalkışıyor: yine gezgin olarak.

Sanem’e olan zaafının farkında ama kendini bu zaafa bırakırsa bir kez daha aldatılacağı, bir kez daha yara alacağı korkusu var içinde. Kendini koruma güdüsüyle kaçmayı deniyor. Sanem’in sevgisinden değil ama onu boğan her şeyden uzaklaşma derdinde. Bir yeri atlıyor. Hem de çok atılıyor. Sanem, onun demir atmasına neden olan liman. Şimdi o demiri toplayıp yelkenleri fora edebilir ama o limandan çıktığında bir daha kendini asla güvende hissetmeyecek. Ben onun yorgunluğunu da korkusunu da yarasını da yürekten anlıyorum. Bu kadar yoğun bir ateşin ortasında kalmak da bu adamın hayatı boyunca kaçtığı şey. O huzur ve dinginlik arıyor. Belki de ondan, son anda Polen’in teklifini kabul etmesine hiç şaşırmadım. Açıkçası Hüma Hanım’la amaçlarımız aynı olmasa da Can benim oğlum olsa ben de bir süre çekip gitmesini isterim. Yenilenmesi, kendine gelmesi ve hepsinden öte duygularıyla savaşmayı bırakması için onun bir süre uzaklarda olmaya, kendi içine kaçmaya ihtiyacı var.

Gidebilecek mi? Tabi ki hayır! Niyet etmek ayrı, eyleme dökmek ayrı… Can, aklıyla değilse de sezgileriyle farkında Sanem’den uzak kalamayacağının, onsuz yolunu kaybedeceğinin, o olmadan “aydınlık” tarafını gören kimsenin olmayacağının. Öyle ya da böyle kalacak, Can. Kalacak ama Sanem’le aralarında oynamış olan taşların yerine oturması zaman alacak.

Sanem, Can’ın gitme kararı aldığını Ağva’dan ayrılırken sezdi aslında ama onun ağzından bu kararı duymak Sanem’in tükenişi oldu. O tükenişi verişine hayran oldum Demet Özdemir’in. Sırtı Can’a dönük Sanem’in duygusunu an be an nefis yansıttı ve sahneyi öyle güzel büyülttü ki gözlerim dolu dolu izledim. Gözlerinden akan yaşlarla Can’a doğru döndüğünde duyguyu alıp tepe noktasına bırakmıştı. Çaresizliği, kaybedişin acısı, mücadelenin mağlubu olması hepsi birer birer yansıdı bedenine ve son noktada gözlerine vurdu çöküşü. Açılış sahnesindeki hayal kırıklığı son sahnede tam anlamıyla tükenişe döndü ve Demet Özdemir bölümün başıyla sonunu çok hoş bir kombinasyonla bağladı. Deli dolu, çılgın Sanem çok sevimli kabul ediyorum ama Demet Özdemir’in kadın ruhunu detay detay ortaya sermesini bin kere tercih ederim.

Bölümün finalinde Sevgili Can, özellikle arabanın içindeki konuşmada çok iyiydi ama benim bu bölüm hiç tartışmasız, favori Can sahnem bölümün başında Sanem’e öfkesini kustuğu kısımdı.

Can Divit, öfkelenince çığrından çıkan adamlardan ve o öfkeyi kontrole alması da çok güç. Hem bedeni hem dili zapt edilmez oluyor. Bu kez Sanem’e çok öfkelenmişti ve Sanem, onun her şeyi… Öyle doğru bir ayarla verdi ki Sevgili Can o sahneyi, hayranlıkla izledim. Bütün mimikleri kontrol altında, tüm jestler ayarlanmış ve yerinde; ses tonu çok doğru, konuşma temposu hayli artmış ve duygunun bir zerresini ziyan etmeden milim milim aktardı.

Can Divit, bir alfa erkeği. Alfa erkeklerinin özellikle kavga anlarında çok belirgin bir jestleri var. Karşı tarafa tehdit oluşturmak için ellerini pençe hâline getirirler. Bu çok tipik bir özellikleridir ve öfkenin şiddetini gösterme yollarıdır. Can Yaman, bu jesti pek çok defa kullandı, üstelik de çok doğru kullandı ama bu defa öyle hoş bir hareketle sundu ki hayran oldum. Bu kez, Can Divit’in kavga ettiği kişi Sanem. Her şeyi bir yana bırakın, öfkeyi fiziksel bir tepkiyle gösteremez yani Fabri de olduğu gibi yumruğu çakamaz. Oysa o an, öfkesini dizginlemesi çok güç… Bütün gövdesiyle Sanem’e doğru eğilmiş ve en açık tehdit pozisyonunu almışken elleri yine pençe şekline büründü ve ben içimden “Eyvah!” dedim, “Eyvah! Sanem’e vurmayacak ve bir duvara geçirecek yumrukları!” ama öyle olmadı. O pençeler Sanem’in başını sımsıkı kavradı ve onu avuçlarının arasına aldı. Bir yanı inanılmaz bir kızgınlık, öte yanı çok beklenmedik bir sevgi tepkisi. “Sen benim canımsın ve ben, şu an o canı söküp çıkarmak istiyorum” duygusu…

Gözü dönmüş, tek kelimeyle delirmiş, motor gibi bir hızla ağzına geleni sayıp dökerken tek bir repliği ezip büzmedi. Üstelik onların duygusal tonlarını da birbirinden ayırıp verdi. Ağzından çıkan her sözcük mermi etkisi yarattı, bakışı kan dondurdu. Bedeni, konuşması, tavrı ve tabi ki gözleri sahneyi enfes yükseltti.

Her seferinde, aynı duyguyu birbirinden farklı verebilmek için bir oyuncunun önce elindeki senaryoyu çok iyi anlaması ve üstüne “Ben, buna ne katarım, nasıl işlerim?” diye uzun uzun düşünmesi gerek. Can Yaman oyunculuğunun en sevdiğim tarafı da bu: enerjisini hiç kaybetmeden, “olduğu kadar” vasatlığına hiç kapılmadan; “Daha iyi, daha farklı ne katabilirim?” çabasını asla bırakmaması… Her seferinde iki elimin çıkardığı en yüksek sesle seni yürekten alkışlıyorum, Sevgili Can. Emeğine, yüreğine ve aklına sağlık.

Yazan, yöneten, canlandıran, set gerisinde yükün büyüğünü omuzlayan bütün ekibin eline, emeğine sağlık.

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.