Yazar: Sinem ÖZCAN 

Bir masal izledik biz. Bakkal dükkânından hayata bir kapı açan “erkenci kuş” bir masal yolculuğuna çıktı. Âşık oldu, yandı, kül oldu; küllerinden doğdu, geçilmesi gereken tüm vadilerden geçip Zümrüdüanka’ya döndü ve Albatros’una kavuştu. Üç cümleyle özetlenince basitmiş, olup bitivermiş gibi geldi, değil mi? Değil ama hiç öyle değil! Tam elli bir hafta boyunca kâh gülüp kâh ağlayarak bazen öfkelenip bazen alıp canımın içine sokarcasına severek izledim, ben bu masalı.

Sona bir kala Sanem’in artık yorulduğunu, yıprandığını ve “Ben senin neyinim ki?” kilit sorusunu sorduğunu gördük sonunda. Can’ın hafızasının bir türlü yerine gelmeyişi, Sanem’i tüketmeye başlamıştı ve sonunda yürüyüp gitmeyi seçti. Öykünün başladığı yere, baba ocağına, o küçük bakkal dükkânına döndü. Haklıydı da bazen gitmeyi bilmek gerekir. Bu aşktan da âşık olduğundan da gitmek değildir aslında sadece o aşkı, kendine saklamak demektir. Sanem de en kadınsı duyguyla hareket etti ve silindiğini düşündüğü yürekten taşındı kendince.

Öte yandan hafıza kaybı ile yüz yüze kaldığımız bölümde “Bir adam, bir kadına bir kez âşık olduysa yeniden âşık olur.” diye düşünmüştüm ve açıkçası Can’ın kayıp iki yılını hatırlamadan yine Sanem’e âşık olması bana çok daha doğru gelmişti. Hani, Mevkıbe Hanım “Siz birbirinizin yazgısısınız.” dedi ya hah işte tam da o! Birinin yazgısı olmak demek aklıyla, ruhuyla, yüreğiyle o insanı seçmek demek. Can, bir albatros ve albatros tek eşli bir canlı. O zaman aklı ve yüreği devre dışı kalsa da ruhu onu yine Sanem’e götürmeliydi, öyle de oldu ve açıkçası bu, benim için çok daha anlamlı ve Zümrüdüanka ile Albatros’a çok daha yakışandı.

Evet, Can geçen iki yılı bilmiyordu ama Sanem onu bırakıp gittiğinde hayatında doğan boşluğu sezmesi için hatırlamasına da gerek yoktu. Sanem’in gidişi onun aydınlık yüzünü kararttı ve ışığının peşinden gidecek sağduyusu da vardı. Sanem’in gitmesine ne pahasına olursa olsun izin vermeyecekti çünkü giden sadece Sanem olmayacaktı. Can’ın ruhunu da alıp götürecekti, o. Nitekim “aynı kadına iki defa âşık olma” şansına eriştiği anda, kaybettiklerini de birer birer geri almaya başladı. Sanem’i, aydınlığını, mutluluğunu ve hafızasını…

Biz adına “masal” dedik Erkenci Kuş’un ve masallar mutlu biter. Vadiler aşıp küllerinden doğan “kuş”lar için de masalın mutlu biteceği elbette belliydi. Uzun, upuzun bir yolculuk oldu. Zaman zaman hepimiz yorulduk, dağıldık, kızdık ama sona vardığımız anda geçip gidenler bende bir gülümseme bırakmış. Artık şu şöyle olsaydı, bu böyle yapılsaydı deyip irdeleme zamanı değil. Şimdi yüzümdeki gülümsemeyi yaratan herkese teşekkür ve veda vakti.

İçten, sevimli ve çok “biz”den bir öykü kaleme almış Meriç Acemi. Onun öyküsü yolculuk boyunca birkaç kez el değiştirse de sıcaklığı sonuna dek sürdü. Onun ve öyküye katkısı olan bütün isimlerin kalemine sağlık.

Son bölümde çok tatlı bir cameoyla veda etti bize Çağrı Bayrak. İlk günden beri tertemiz, çapaksız; çok samimi bir dille anlattı bize hikâyeyi. Kuşkusuz ekibin uyumunda, dozun iyi ayarlanışında ve karakterlerin canlılığında en büyük paylardan biri onun. Gözüne, aklına, diline ve emeğine sağlık hem onun hem de Aytaç Çiçek’in.

Erkenci Kuş’un komedi ayağı hep çok sağlam oldu. Gerek mahalle gerekse şirket aksında çok başarıyla canlandırılan tiplemeler izledik. Özlem Tokaslan, Berat Yenilmez, Feri Baycu Güler; Mehmet Cihan Ercan, Tuğçe Kumral ve özellikle Cey Cey’de bence harika bir tipleme yakalayan Anıl Çelik emeklerinize sağlık. Cey Cey benim unutulmazlarım içinde yerini aldı bile.

Leyla ve Emre’ye kızıp dursam da Öznur Serçeler ve Birand Tunca’nın çabalarını yadsımak olmaz. Emeklerine sağlık. Ahmet Somers, İpek Tenolcay, Ceren Taşçı, Sibel Şişman, Ali Yağcı ve Sevinç Erbulak ve Erkenci Kuş’a emeği geçen diğer oyuncuların hepsine de yürekten teşekkürler.

Ne yalan söyleyeyim Erkenci Kuş benim için hep Sanem ve Can oldu. Mahallesiydi, şirketiydi, annesiydi, ablasıydı, babasıydı, kardeşiydi hep onlara kattıkları tonlarla var oldular benim için ama Sanem ve Can’ın doğdukları andan geldikleri son noktaya kadar onlarla el ele yürüdüm. Düşündüklerini, hissettiklerini, hayallerini, hüzünlerini; karakterin değişim ve evrimini adım adım yaşamaya çalıştım. Şurası kesin ki yerli dizi tarihinin en uyumlu çiftlerinden birini izledik biz Erkenci Kuş’ta. Çok senkronize bir oyunculuk, çok başarılı doğaçlamalar ve birbirini çok iyi tamamlayan bir çift gördük. Demet Özdemir ve Can Yaman birbirinin dilini çok iyi anlayan iki oyuncuydu ve bu uyum bütün sahnelerde kendini sonuna kadar hissettirdi. Belki de dizinin en büyük şansı da bu oldu.

Ben ilk kez Erkenci Kuş’la izledim Demet Özdemir’i. Baştan sona kadar da severek seyrettim. Sanem’i empatik yapan da sempatik kılan da onun oyunculuğuydu. Belli ki o da çok sevmiş Sanem’i ve gerçekten canla başla ona enfes bir ruh kattı. Şirin bir çocuktan, ayakları yere basan bir kadına; acının en derinini görmüş, bir yangından sağ çıkmayı başarmış enkazdan, onurlu dimdik bir insana öyle güzel tonlar ekledi ki Sanem’e bayılarak izledim. Pozitif enerjisini, sıcaklığını ve doğal sempatikliğini Sanem’e ödünç verdi ve onu kanlı canlı bir kadına çevirdi. Çabasına, gayretine ve emeklerine sağlık.

Benim Erkenci Kuş’u izleme, dahası yazma listeme alma sebebimdir Can Yaman. Bundan dört yıl önce İnadına Aşk bittiği zaman “Ben, Can Yaman ismini jenerikte gördüğüm her işi izlerim.” demiştim kendi kendime, öyle de oldu ve bir tek an aldığım karardan pişmanlık duymadım. Her işinde bambaşka bir oyunculuk, her seferinde kendini bir kat daha geliştiren bir adam ve her sahnesinde yeni, o güne dek hiç denk gelmediğim bir detay gördüm. Bence Can Divit’in en büyük şansı Can Yaman’ın ellerinde olmaktı. Onun ruhunu o kadar iyi anladı ki Sevgili Can ve öyle iyi vurguladı ki her defasında hayranlıkla bakakaldım. Oyunculuğunun her aşamasını çok iyi bildiğimi düşündüğüm hâlde beni yeniden, yeniden, yeniden şaşırtmasını keyifle seyrettim. Can Divit’e nasıl kafa yorduğu, anladığını anlatmanın en iyi yolunu bulmak için gayret ettiği ve her seferinde sadece kendisiyle yarıştığı o kadar belliydi ki…

Sevgili Can, yaptığın işe verdiğin emeğe, çabana ve işini sahiplenmene saygım sonsuz. Çok iyi biliyorum ki yepyeni bir işte bambaşka bir karaktere yine bütün ruhunu katacaksın ve ben yine “Bunu nasıl yaptın sen, Can?” diyerek alkışlayacağım seni. Bir kez daha “Sen nereye, ben oraya…” diyorum ve yeni bir macerada yine seni yürek dolusu alkışlamayı sabırsızlıkla bekliyorum. Sen benim bütün listelerimin hep ilk ismi olacaksın ve ben senin oyunculuğunla tanıştığım o günü hep “İyi ki…” diye anacağım. Aklına, emeğine ve o güzel yüreğine sağlık Can Yaman. Yolun hep çok açık olsun.

Erkenci Kuş’u kâğıt üstündeki birkaç satırdan capcanlı bir hayata başarıyla döken Gold Yapım ve Sayın Faruk Turgut’a, adını saymayı unuttuğum herkese ve set arkasındaki bütün isimsiz emekçilere yürekten teşekkür ediyorum.

Aylardır çok severek izlediğim ve aynı zevkle yazdığım bir işin son noktasını koymak benim için hüzünlü ama yeni bir masalda yine birlikte olmak dileğiyle., sürçülisan ettimse affola!… Hep gülsün yüzleriniz.

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.