Yazar: Ayça AKMAN

Hayat sizin için nedir, onu nasıl tanımlardınız diye sorsam tek bir kelimeye sığar mıydı cevabınız yahut biraz düşünmeyi seçer cümlelere mi yayardınız fikirlerinizi? Felsefi bir tartışma açmak değil niyetim, haddimi bilirim. Yalnızca zihninizden bu soruyu geçirin istedim, zira bugün tozlu arşivimden indirmeyi seçtiğim, bizde Can Dostum adıyla vizyona girmiş olan 1997 yapımı Good Will Hunting filmi tam da bu meseleleri odağına almış romantik bir dram. Yapı itibarıyla derdi olan filmleri severim; sorgulatsın, ezber bozsun ancak bunu bir öğretmen edasıyla parmak sallamadan usul usul yapsın isterim. Good Will Hunting bunu hiç zorlanmadan hayata geçiren ender yapımlardan. Yaşamınızın hangi evresinde seyrederseniz seyredin evrensel mesajı, sizi hemen yakalayacaktır. Ama niye özellikle bu hikâye derseniz yanıtım basit ve net olur: Robin Williams’ın iyi yazılmış bir dramda da harikalar yaratabileceğini görmek ve zamansız bir yaşam anlatısına tanıklık etmek için…

Sizleri filme adını veren Will Hunting (Matt Damon) ve psikiyatr Sean Maguire ( Robin Williams) ile tanıştırmadan önce künyesine kısaca bir göz atalım isterim. En iyi özgün senaryo ve en iyi yardımcı erkek oyuncu dalında iki Oscar’ la ödüllendirilmiş bir yapım önümüzdeki, en saygın kurumlardan ve festivallerden aldığı 22 ödül ve 60 adaylık da cabası…Yönetmen koltuğunda Gus Van Sant oturuyor. Senaryo yazarları Matt Damon’la Ben Affleck’e Hollywood’un kapılarını açan film, Sean Maguire rolüyle Robin Williams’a da ilk ve tek Oscar’ ını kazandırdı. Benim çok sonra öğrendiğimde oldukça etkilendiğim bir dipnot da var esere dair: Çekimin ilk gününde Williams ve Skarsgard’ın karşılıklı sahnelerinde, kendi yazdıkları replikleri gıpta ettikleri aktörlerin ağzından çıkarken duyunca heyecanlanan Damon ve Affleck gözyaşlarını tutamamışlar. Williams ve Matt Damon’ın parktaki bankta geçen o meşhur sahnesini çekimler esnasında en az üç bin kişinin çıt çıkarmadan izlemiş olduğunu da eklersem sanırım benim açımdan künyede bir eksik kalmamış olacak.

Hikâye, geçirdiği travmatik çocukluk sonrası kendini suçlu hissettiği için duygusal ve sosyal yaşamını bile isteye sabote eden Will’i  topluma kazandırmaya çalışan Sean ve Gerald’ın çabaları etrafında şekilleniyor gibi görünse de sonunda  sadece bir kişinin değil dört kişinin hayatı birden derinden sarsılıyor. Ana karakter Will, fotografik hafızası olan, matematiğe doğuştan yatkın, dahilik sınırlarında bir genç adam. Filmin girişinde onu gece sıcak sarı bir ışığın sarmaladığı, zeminine kitaplar yığılmış, pek az eşyaya sahip evinde okurken görüyoruz. Sabah arkadaşları işe giderken onu da almak için kapıyı çaldıklarında evi ve muhiti uzaktan görüş açısına alan kamera, gelir seviyesi çok düşük insanların yaşadığı bu ortamın bir gece önce evinde kitap okuyan o çocukla nasıl bir tezat oluşturduğunu en başta önümüze koyuyor. Aslında güney Boston’da yetimhanede büyüdüğünü, birçok aileye evlatlık verilmesine rağmen şiddet gördüğü için devlet tarafından geri alındığını; saldırı, hırsızlık suçlarından ıslahevine ve hapse girip çıktığını daha sonra öğreneceğimiz, yolunu kaybetmiş bir ruh var karşımızda. Sırf anaokulunda kendisine vurdu diye birisini yıllar sonra kavga çıkarıp öldüresiye dövdüğünde, hademe olarak çalıştığı MIT‘de gizli gizli tahtaya yazılan ileri seviye teoremleri ispatladığında yahut fotografik hafızasının sağladığı avantajla Harward tıp öğrencisi Skylar’ı (Minnie Driver) tavladığında biz seyirciler de sıradışı bir karakterle karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz. Filmin benim açımdan en trajikomik sahnesi de burada devreye giriyor: Kavgayı ayırmak için araya giren polisi yumrukladığı için kim bilir kaçıncı kez mahkemeye çıkan Will’in 1800’lü yıllardan örneklemelerle kendi savunmasını yapması sadece seyirciyi gülümsetmekle kalmıyor, gerçekte onun ne kadar yalnız olduğu gerçeğiyle de bizi baş başa bırakıyor. Will’i gözetimi altına alarak şartlı tahliye ile salıverilmesini sağlayan matematik profesörü Gerald Lambeau (Stellan Skarsgård) sayesinde buluştuğu, psikiyatr Sean Maguire ve yeni tanıştığı kız arkadaşı Skylar’dan sonra, bağlanma problemi olan, şiddet ve öfkeye meyilli, okuduğu kitaplar üzerinden hayatı ve insanları anlamlandırmaya çalışan Will‘in yaşamı asla eskisi gibi olmuyor.

Skylar rolünde Minnie Driver’ın minimalist ve samimi oyunculuğuyla oldukça inandırıcı bir portre çizdiği, Skarsgard’ın Lambeau’nun üstten bakan kibrini hiç aksamadan seyirciye geçirdiği filmde, şüphesiz Robin Williams‘a özel bir parantez açmak boynumun borcu çünkü göründüğü her sahneyi alıp götüren oyunculuğu senaryoyla birlikte filmin en büyük artısı ki zaten Will ve Sean’ın terapi seansları gerek seyir zevki açısından gerekse unutulmaz replikleriyle şahsen benim favorim. Biz seyirciler sadece Will‘in değil Sean‘ın hayatının dönüm noktalarına da tanıklık ediyoruz ve  “Zaman doldu.” cümlesini her duyuşumuzda ağzımıza çalınmış bir parmak balla kalakalıyoruz. Sean’ın yaşanmışlıklarla yoğrulmuş olgun karakterini, gerisinde hüzün gizli eksik gülüşlerini, yeri geldiğinde öfkesini, yeri geldiğinde çocuksu heyecanını, hızlı ve spontan cevaplarındaki meydan okumaları, baba şefkatini ve yardım etmek için çırpınışını Williams o kadar dozunda veriyor ki o karakterin etiyle kemiğiyle yaşadığına ikna oluyoruz. Matt Damon aynı şekilde ağzının kenarından hiç eksiltmediği alaycı gülüşü, gurur duyduğu lekeli iş pantolonu, her an karşılık vermeye hazır gardını almış tavrıyla oldukça karmaşık bir karakteri yorumlarken Williams’ın karşısında ezilmiyor ve paslaşmalarıyla sahneleri gerçek kılıyorlar. Bu atmosferde hayata dair sayısız evrensel önermenin havada uçuştuğu diyaloglar seyirciyi kavrıyor, sarsıyor, sorgulatıyor bu da benim gözümde Good Will Hunting’i rahatlıkla zamansız filmler kategorisine sokuyor.

Yapım hafızalara kazınan sahneleriyle de çok ünlü. Will’in, Sean’ın yaptığı yağlıboya resmi sarkastik tavrıyla değerlendirdiği anlar, parktaki bankta asıl sorununun ne olduğu yüzüne tokat gibi çarpılan Will’in kabullenişe geçişi, Profesör Lambau’nun asla ispatlayamayacağını bildiği bir teoremin çözümünü yanmaktan kurtarmak için dizlerinin üzerine çöktüğü an, yakın arkadaşı Chuckie’nin (Ben Affleck) “Senin gibi olabilmek için neler vermezdim. Biletine büyük ikramiye çıkmış ve senin bunu nakite çevirmeye cesaretin yok! Bu inşaat işinde çalışmaya devam etmeyi istemen, bize hakaret!” çıkışı ve her seferinde benim boğazımı düğümlemeyi başaran Sean’ın “Senin hatan değil!” çözümlemesi kolay kolay unutulmaz.

Filmi orijinal dilinde seyretmeyi seçenler, Will ve arkadaşlarının diyaloglarını fazlaca küfürlü ve bozuk bulabilirler lakin bu Güney Bostonlu gençlerin eğitim, kültür ve sosyal çevrelerine ayna tutan bir unsur olarak göz önüne alınmalı. Öte yandan yan karakterlerin oyunculuklarının biraz zayıf kaldığını ve yönetmenin dünya kurmak dışında pek de varlık gösteremediğini düşündüğümü belirtmeden geçemeyeceğim. Ama bunlardan hiçbiri seyir zevkini azaltıcı etkenler olarak göze batmıyor ve yapım “Hayat, ciddi iştir; aceleye gelmez.” mottosuyla mesajını sindire sindire veriyor.

Hiçbirimiz eşit şartlarda doğmayız, anne baba ve kardeşlerimizi belirleyemeyiz ama koşullar ne olursa olsun özgür irademizi kullanarak seçim yapmak elimizdedir ki yaşam yaptığımız seçimler toplamıdır ve bu iş cesaret ister! Mutluluğun bedeli kan, ter ve gözyaşı da olsa hayat daima yaşamaya değer. Kalpten dilediğiniz gibi yaşamanız temennisiyle, iyi seyirler…

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.