Can Yaman

 

Yazar: Sinem ÖZCAN

Bu hafta Hangimiz Sevmedik’i izlerken bir kez daha düşündüm de bir ilişkinin baş düşmanı iletişimsizlik galiba! Aşk ne kadar büyük olursa olsun, aradaki bağ ne denli güçlü olursa olsun iletişim sorunu varsa her şeyin çıkmaza girmesi kaçınılmaz. Vaktiyle Mürvet’in yazdığı mektuba inanan Adile, Münir’i anlayıp dinleme zahmetine katlanmamış ve ilişkiyi onarılmayacak biçimde bitirmişti. Bu kez de oğlu aynı hatayı yaptı ne yazık ki.
Tarık, öfkelenince enine boyuna düşünmek bir yana beynini tümden devreden çıkaranlardan. Hale’nin gönderdiği fotoğrafları görünce annesinin yaptığı hatayı yineledi ve tüm iletişim kapılarını kapadı. Itır’ın acemice arayı düzeltme çabaları işe yaramayınca ilişki kopma noktasına vardı, elbette. Tarık, fotoğrafları mahkemeye sunup da boşanma kararı çıkarabildi mi bilemiyoruz ( Bu arada o fotoğrafları hâkime vermeni de asla affetmeyeceğim, Tarık) ama her iki şıkta da ortada ciddi bir problem var.

Hale’nin blöfünü gören Itır, haklı mı? Kendi cephesinden evet! Ama şantaja uğradıysanız yapılacak en iyi şey kendinize saklamamaktır, bana kalırsa… Hocayla paylaşılan bu sır niye daha önce Emel’le paylaşılmadı anlamış değilim. Hale’yi konuşmaya çağırıp da elinde gerçekten kanıt olmadan meydan okumak, neydi onu da anlamış değilim. Bir an için aklıma Emel’le ortak bir plan yaptıkları ve Emel’in olup biteni kaydettiği gelmedi değil ( gerçi hâlâ Emel’in her şeyi kaydettiğini düşünüyorum ama tek başına) o zaman da bunu Tarık’a niye söylemez Itır, onu da anlamadım.
Sonuçta öyle ya da böyle Hale, şimdilik amacına ulaşmış görünüyor ama ben bu “salak kötü” lerin en çok ellerindeki mermiyi harcadıktan sonraki hâllerini seviyorum. Mürvet’te örneğini yaşadığımız gibi kenardan kenardan gidiyorlar işte ona da bayılıyorum. Hale’nin de bir atımlık barutu kaldı; Gerçekleri ailelere duyurmak… İşin açığı bu yapabileceği en büyük iyilik olur ikisine de… Büyük bir dertten kurtarır onları. “Söylersek annem ölür mü, babam yığılır mı?” endişeleri bitiverir. İşte o noktadan sonra, çok şükür, Hale etkisiz eleman… Sen sağ, ben selamet durumu yani…
Baştan beri Itır ve Tarık aşkına inanm
akta zorluk çektim. Her ne kadar birbirlerini çok sevdiklerini defalarca dile getirseler de bir türlü bu aşkın sınanmayışına takmıştım kafayı. Şimdi sınanıyor. Hem de gerçekten zorlu bir biçimde… Açıkçası bu kez sınıfta kalan Tarık oldu. Itır’ın ani değişimiyle şoke olduğunu anlıyorum. Kafası karıştı, kabul; sağlıklı düşünemiyor, ona da peki; o fotoğrafları görünce kıskandı ve yanlış anladı, tamam ama gel gör ki insan o fotoğrafları alıp da “Ne bunlar?” demez mi, be oğlum? Niye kendin yazıp kendin oynuyorsun, acaba? Hadi onu da geçtim, Itır gelmiş anlatmaya çabalıyor ne demeye bir durup dinlemiyorsun ki?
Gerçi tipik erkek özelliği galiba… Niyeyse kadınların hemcinsleri hakkındaki değerlendirmelerini, sezgilerini hiç ciddiye almazlar. Tarık da baştan beri Itır’ın Hale’yle ilgili tavrın
ı Hale’yi kıskanmasına bağladı. İyi de kardeşim; karının, arkadaşını kıskandığına inanıyorsun da arkadaşının, karını kıskanabileceği niye hiç aklına gelmiyor acaba? Onu da geçtim gerçekten dostun olan bir Emel var karşında bir ona bak, bir Hale’ye… Aradaki tavır farkı hiç mi rahatsız etmez seni, be adam? Nedir bu aymazlık?
“Sevgilinin mutluluğuna sarıl, çok iyi geliyor!” diyen Emel, beni benden aldı bu hafta da… Sevdiği için kendini silebilmek… Sadece o mutlu diye kendini iyi hissedebilmek ve bunu bütün egonu, bütün hırsını, bütün bencilliğini yok edip yapabilmek… Galiba “güçlü” sıfatının alt metninde bunlar var ve kaçımız Emel kadar güçlü olabiliriz, bilemiyorum. İlk bölümden beri söylüyorum bir kez daha yineleyeyim: Bu dizide ben en çok Emel’in ve İlyas’ın aşklarına inanıyorum, tam da bu nedenle…
Emel ve İlyas acaba sevgili mi olsa arkadaş mı kalsa ikilemi yaşıyorum, hâlâ. İki yaralı yürek birbirine iyi gelir ona şüphe yok da başkalarına duydukları aşkı bile bile de birbirlerine nasıl dosttan başka gözle bakacaklar işte onu bilemiyorum. Bu defa, “Dost kalsınlar” ibresine doğru kaydı içimdeki ok. Dostlukları da çok güzel çünkü…
Bu bölüm öyküde dikkatimi çeken bir başka nokta Şener’e “iyilik aşısı” vurulması oldu. Yeğeninin alın teriyle kazandığı parayı almayan Şener, küçük çocuğa yardım eden Şener, bir değişimin habercisi gibi geldi bana ama kimse kusuruma bakmasın ağzıyla kuş tutsa Şener’i sevemeyeceğim ben. Her şeyden önce aşkına hiç mi hiç inanmadığım için, Ayşen’e zerre saygısı olmadığı için ve fırıldaklıklarından gına geldiği için. Allah sevenlerine bağışlasın benden de ırak etsin diyorum.
Bölümü “boşandılar mı, boşanmadılar mı?” belirsizliğiyle bitirdik. Fragmandan anlaşılan, gelecek bölüm Hale, ailelere durumu anlatıyor. Tam da bu noktada boşansalar da boşanmasalar da umarım, artık bu evlilik gün yüzüne çıkar diyorum. Öykünün bir adım ileri sıçraması gerekiyor, kanımca. Bu sıçrama da ancak bu yolla gerçekleşir. Daha önce durumdan kuşkulanan Adile ve Münir, ikna edilmiş ve yatıştırılmıştı. Aynı yöntem ikinci kez bana çok inandırıcı gelmeyecek. Üstelik Itır ve Tarık arasında olanların ortaya çıkması Adile ve Münir ilişkisine de yeni bir boyut getirecektir ve buna artık ihtiyaç var diye düşünüyorum.
İlk bölümden beri hep dile getiriyorum, öykünün genelini izlerken asıl odaklandığım yer Can Yaman sahneleri… Çünkü ben, onun oyunculuğunu bir başka seviyorum, canlandırdığı her sahne de bu nedenle benim için çok özel. O sahnelerde detayları görmeye çalışıyorum, iletmek istediğini doğru anlamaya gayret ediyorum. Yine aynı bakış açısıyla izledim 11. bölümü de ve bu defa üç sahne var özellikle üstünde durmak istediğim.
İlki, muayenehanedeki sahne… Itır’ın niye boşanmak istediğini zihninde anlamlandırmaya çalışan bir adam o önce… Sorguluyor, algılamaya çalışıyor ama anlayamıyor. Sonra gözü Itır’a verdiği menekşeye takılıyor ve o anda tam ifadesiyle film kopuyor. Biz flashbackte çiçeğin Itır’a verilişini izlerken ( Bu arada küçük bir dipnot: O kartta yazılanlar okunurken o yazıyı yazdıran duyguyu hissettirmek için okuma hızı biraz düşseydi keşke) âna döndüğümüzde bambaşka bir ifade görüyoruz. Bakışlar değişmiş, gözler dolmuş; artık olup biteni sorgulama bitmiş yerini “Biz niye bu hâldeyiz!” hüznü almıştı. Acı, bakışlara o kadar iyi sindirilmişti ki benim de Tarık’la aynı hızla gözlerim doldu. Fotoğrafları gördüğündeyse o acı o kadar ustaca önce şaşkınlığa ardından kesif bir öfkeye döndü ki bir an önceki duygusal adamla bu aynı kişi mi diye düşündüm. Duygu geçişi o kadar doğru zamanlamayla o kadar keskin ve o kadar net verilmişti ki içim Tarık’ın acısıyla kıyılırken bir anda öfkesinin şiddetinden ürktüm. Bu bölüm, benim favori sahnem kesinlikle bu sahne… Yazarken bir kez daha izledim, bu hafta daha kaç kez bakacağım bilemiyorum. Başından sonuna kadar her detayına bayıldımmmmm.
Bir diğer çok başarılı bulduğum yer, yine muayenehanede Itır’a öfke kustuğu sahneydi. Tepsiyi vurup deviren şiddet, buz gibi ve hırçın bakışlar hele öfkenin artışına paralel hızlanan konuşmaya bayıldım. Hani bir şeye kızarsınız, tepki gösterirken kendinizi doldurmaya başlarsınız, doldurdukça daha da öfkelenirsiniz, kısacası konuştukça öfkenizi artırırsınız. Aynı duygu, konuşmanın giderek hızlanmasıyla vurgulanmıştı. Bu arada dikkat ettim: Tepsiye vurduktan sonra öfkeyi yansıtırken beden hareketi kullanmamış Can Yaman, sadece duruyor. Öfkeyi bakış ve sese yüklemiş ta ki çıkıp gideceği son ana dek. O anda vücut dili yeniden devreye giriyor. Arada dikkati sadece sese ve bakışa yüklüyor. Öfke gibi, acı gibi, korku gibi şiddetli duyguları verirken son derece keskin bir çizgi yüklüyor, oyunculuğuna ve bu da ilettiği duyguyu çok netleştiriyor.
Çok sevdiğim son sahne de İlyas’la sahildeki konuşma sahnesi… Bayıldığım iki oyuncunun da izlenmesi en keyifli sahnesiydi bu bölüm. Tenis maçı izler gibi izledim. Birinin başlattığı duygu diğerine varıp bir adım ileri gidiyor ve yeniden sahibine dönüyordu. İlyas’ın konuşmayı başlatan muhteşem repliği “Gamını kasavetini topla biraz, çok dağılmışsın!” a Tarık’tan “Ne aklım yetiyor ne kalbim atıyor.” repliği geldi ki her ikisi de o cümlelere bambaşka bir duygu yüklediler. ( Bu arada replikleri yazanlara da bir kez daha teşekkürler. Hangimiz Sevmedik’in en başarılı taraflarından biri kesinlikle senaryo dilinin başarısı… Öyle çarpıcı ve öyle dolu ki kelimeler, hakkı verildiğinde muhteşem oluyor) Hani İlyas’ın Şener’le meşhur atışmaları var ya o sahnede ben bir anlamda Bülent Şakrak – Can Yaman atışması izledim; sözüyle, duruşuyla, bakışıyla ve gerçekten ama gerçekten bayıldımmmmmm.
Final sahnesinde yine “acaba”larla baş başa kaldık. Nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın ben 12. bölümün diziye yeni bir ivme katacağını düşünüyorum. Ben haftaya kadar, hem kafamdaki soruların cevabını bulmaya hem de bayıldığım sahneleri döne döne izlemeye gidiyorum…
Emeği geçen herkese sonsuz teşekkürlerimle…

Benzer Yazılar

Write a comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.