Yazar: Sinem ÖZCAN

Sandalla denize açılan Adile ve Münir kendilerini ıssız bir adada ( Marmara’da ne kadar olcaksa artık o ) bulurlar, baş başa kalırlar ve eteklerindeki taşları dökerler diye düşünmüştüm. Benim teorim de romantizm içeriyordu ama doğrusu Münir’e bir rakip getirmeyi düşünecek kadar yaratıcı değilim, kabul. Adile ve Münir ilişkisinde bir gelişme olmalıydı, olacaktı ve oldu çok şükür. Dünyanın en eski çatışması kıskançlık devreye girince Münir, içindeki duvarları kaldırıp Adile’yle bir köprü kurmaya karar verdi, vermesine de… İçindeki “mahalle delikanlı”sı devreye girince hatlar karıştı. Şimdi pirincin taşını nasıl ayıklayacak ben de bilemiyorum ( Bak demedi deme, Münir Baba! Tarık’ın bakışı, bakış değil ben sana söyleyeyim.)
Adile’nin Münir’e kırgınlığı 36 yıl önce niye terk edildiğini öğreninceye kadar geçmeyecek, belli ki. Adile’nin Hulusi Komiser’ le ne konuştuğu bu bölüm çıktı ortaya. Hulusi Komiser’ in anlattıklarının teyidini Münir’den de alan Adile’nin kırgın hem de çok kırgın olması normal ve Münir kadar çabuk bir adım atmasını beklemek de mümkün değil. Ancak ilerleyen bölümlerde, Münir’in başına bir şey gelirse Münir’i gerçekten kaybedeceğini hissederse yelkenleri suya indirir Adile, bana kalırsa.

Anne ve babalarının onlara ders vermek amacıyla çekip gittiklerini öğrenen, başta çocukları ardından Yuvacık sakinleri hızla normal hayatlarına döndü dönmesine de olan yine Itır ve Tarık’a oldu. Evli olduklarını ilan edemeden evliliğin bütün sorumluluğunu ve yükünü taşıyan tek çift olarak televizyon tarihine geçecekler, benden söylemesi…
Şener ve Ayşen konusunda Tarık’ın “evin küçük çocuğu onlar” değerlendirmesine katılıyorum da diğer ikisinin niye şikâyet ve mızıldama dışında hiçbir işin ucundan tutmadıklarını da anlamış değilim.
Bu arada bir yere takılmadım dersem yalan olur: Şener’in kiralık evinde, buz gibi suyla pek bir güzel bulaşık yıkayan, üstüne üstlük tek tabak kırmayan Ayşen; bir haftada nasıl bir evrim geçirip birdenbire dünyanın en beceriksiz kadını oluverdi, biri bana açıklayabilir mi? Tamam, yemek işinde baştan beri kötüydü onu biliyoruz ama iki evi, bomba düşmüş hâle getir
ecek kadar sakar ve acemi hâle nasıl geldi? Birazcık abartılı mı olmuş orası, acaba? Komedi, kendi içinde abartı barındırır, kabul ediyorum ama keşke geçen bölüm Ayşen’i gerçekten sakar izleseydik diyorum, o zaman bu haftaki abartı çok da takılmayacaktı gözüme.

Her ailede birileri, kriz anlarında sorumluluğu üstlenir ve diğerlerini idare etmek de ona düşer. Burada da her olumsuzlukta ipleri Itır ve Tarık ellerine almak durumunda kalıyorlar. Ailenin en aklı başında, eğitimli ve soğukkanlı fertleri onlar, kabul. Kabul ama sayın senaristlerim yahu gençliğinin baharındaki iki insana bu yük fazla değil mi? Birazcık nefes aldırsak biraz genç olduklarını, âşık ve yeni evli olduklarını hatırlasak en azından bir buket çiçek ya da bir küçük not yerine baş başa kaçamak bir gün geçirmelerini sağlasak da biz de onların kırk yıllık evli modundan çıkıp birbirlerine âşık olduklarını bir görsek. Açık konuşayım ben şaka yollu dahi olsa o “hanım”, “bey” hitaplarında bile biraz yaşlılık, biraz yorgunluk seziyorum. Adile ve Münir kadar romantizmi hak etmiyorlar mı, sizce? İkisi arasında bir çatışma olmadığından dış olaylarla hareketlilik sağlanıyor, buna da itirazım yok ancak onları sürekli sorun çözücü, ortalık sakinleştirici, arabulucu olarak görmek bende çift oldukları duygusundan çok iki ortak oldukları izlenimi uyandırmaya başladı. Biraz çift hem de âşık bir çift olduklarını hissetsek diyorum.
Hazır başlamışken bir küçük itirazım daha var, onu da dillendireyim bari. Adile ve Münir’in kayboluşları sadece ailelerini değil Emel ve İlyas’ı da derinden etkiledi. O sekansta Tarık’ın ve Itır’ın anne babaları için kaygılarının hemen ardından gördük Emel ve İlyas’ın endişelerini. Manevi evlatlar olarak da düzenleme çok uygundu. Yalnızzzzz, Emel’in annesinin fotoğrafıyla konuşmasına itirazım var! Kaybettiği annenin fotoğrafıyla konuşmak İlyas’ın özelliği… Üstelik biz kaç bölümdür çok muhteşem sahnelerle izledik bunu. Aynı hareketi Emel’e yaptırınca bende etkisi pozitif olmadı. Sanki Emel, İlyas’tan rol çalıyormuş gibi geldi. Üstelik hemen ardından yine
alıştığımız üzere İlyas’tan gelince aynı sahne, dürüst olayım Emel’e yazık oldu. Keşke annesinin fotoğrafı yerine onun hatırası olan bir eşyayla, ya da Adile’nin ona hediye ettiği annesini hatırlatan bir nesneyle yapsaydı aynı konuşmayı veya sadece bir monolog olsaydı da etkisi farklı geçseydi. Pelin Ermiş, çok iyi bir oyuncu… Tek başına düşünüldüğünde çok da başarılı bir sahne ama ne yazık ki İlyas’ta alıştığımız pasajı onda izleyince Pelin Ermiş’e haksızlık oldu diye düşünüyorum.
Emel ve İlyas’ın arasında yavaş yavaş filizlenen sevgiyi çok keyifle izliyorum. Her ikisi de karşılıksız aşkı çok iyi biliyorlar. Yani sevme duygusunun farkındalar ama ikisi de sevilme acemisi… Şaşkınlıkları, toylukları, saflıkları bu anlamda çok doğru geçiyor. Hiç acele etmeden ağır ağır yol alabilirlerse çok da güzel bir ilişki başlayacak ama Perran’a basıldıktan sonra o sözünü ettiğim ağır ağır yol alma nasıl gerçekleşir, işte onu bilemiyorum. Muhtemelen kontrolleri dışında hız kazanacak ilişkileri ve bu da hatalara sebep olacak. Sevmeyi bilmekle ilişki götürebilmek farklı şeyler belki de o hatalarla oturtacaklar onlar da birlikteliklerini ama gerçekten çok yakışan, çok dolu bir ikili oldular. ( İçimde kalmasın darısı Itır ve Tarık’ın başına diyeyim)
Bu bölüm yine en mutlu olduğum şeylerden biri mahalledeki diğer çiftlerin de küçük de olsa öykülerine girmek oldu. Perran ve Şevket bu anlamda bir ilk, Hangimiz Sevmedik’te. Yorumların birinde yazmıştım. Çok iyi bir oyuncu kadrosu var dizinin, komedi diğer çiftlere de yayılırsa çok renkli sahneler çıkacak, demiştim. Bu bölüm, kanaatim bir kez daha güçlendi. Şener sahneleri makul ölçülere indirildiğinde yan öykülerin zenginlikleri de ortaya çıkmaya başladı. Umarım aynı çizgiden devam ederiz.
Bu bölüm, Adile’yi kıskanan ve bir anda içindeki “mahalle delikanlısı” ortaya çıkan Münir’i çok beğendim. Özellikle kavga sahnesinde bayıldım Altan Erkekli’ye…
Münir’in kıskandırma çabasıyla içindeki 18’lik genç kızı cilveli cilveli ortaya seren Gül Onat da bir başka güzeldi. Ben onların birlikte sahnelerine hayranım daha çok. Tamam, anne Adile ve baba Münir’i de seviyorum ama Adile ve Münir sahnelerinin bir başka kimyası var.
Kırgınlıkları da sevgileri de nispetleri de inatları da bir başka güzel oluyor.
Bülent Şakrak, her hâliyle bayıldığım bir başka oyuncu. Duygusal sahnelerde müthiş bir performansı var. Bu bölüm, yine minibüste annesine Münir Baba’yı anlatışına bayıldım. Her repliğin, her mimiğin, her ifadenin hakkını veriyor ama en sevdiğim yer, Emel’le kemerin altında buluştuğu sahneydi. Şaşkınlığı, acemiliği, hafif sarsaklığı inanılmaz iyi ve dozundaydı. Şaşırıp ne yapacağını bilmez hâle geldiğinde bakışlarına yerleşen o çocuksu ifadeye gerçekten
hayranım.
Gelelim Can Yaman’a… Bu bölümün ilk yarısı onundu… Kız kardeşi ve teyzesinin korkularını yatıştırıp onları sakinleştiren soğukkanlı adam, annesinin dikiş odasına girince bambaşka bir ruh hâline bürünüverdi. Benzer duyguyu taşıyan sahnelerde ikinci kez izliyoru
m Can Yaman’ı. İster istemez beynim ikisini karşılaştırıyor. İlkinde sevgilisinin kayboluşunun acısını yaşayan bir adam vardı, bu kez annesinin. Diğerinde çaresizlik ağır basıyordu bu defa korku. İnce nüanslarına rağmen duygu ortak ama birbirine hiç benzemeyen iki canlandırma. Can Yaman’ın en sevdiğim taraflarından biri kendini tekrar etmeyişi. Dolan gözlerindeki kaygıyı, “Ya onu bir daha göremezsem” endişesini, annesinin diktiği gömleğe dokunurken nahifliğini, ağlamamak için kendisiyle mücadelesini cidden hayranlıkla izledim. Yüzünün her mimiğiyle oynayan ve duyguyu bütün etkisiyle geçiren bir oyunculuktu. Onunla birlikte doldu gözlerim, onunla birlikte yüreğim cız etti.
Yakın plan çekimler zordur, hem yönetmen için hem oyuncu için. Yönetmen oyuncunun istediğini verememesi riskini yaşar; oyuncu duyguyu doğru geçirememe kaygısı… Hele duygusu bu kadar yoğun bir sahnede yakın plan ürkütücü olsa gerek. Oysa ben Can Yaman’ı özellikle yakın planda izlemeyi seviyorum, o zaman en ufak detaya kadar yakaladığı ruhu görüyorsunuz. Ne diyeyim ki? Bir kez daha emeğine sağlık Sevgili Can Yaman…
Fragmandan gördüğüm kadarıyla gelecek hafta bizi aile krizinden çok mahalle krizi bekliyor gibi. Anlaşılan o ki ritmi biraz değiştirip bir geçiş bölümü izleyeceğiz. Bu kez ne zamandır beklediğim hedefe doğru yol alıyoruzdur, umarım.
2 saat 20 dakika ekran başında oturup izliyoruz her hafta ama bizim iki buçuk saatte tükettiğimizi kim bilir kaç iki saat uğraşıp didinerek hazırlayan bir ekip var ardında. Ekran başında, rahat koltuklara yayılıp eleştirmek elbette çok kolay… Bütün içtenliğimle bunu yapmamaya özen gösteriyorum. “Cık, bu olmamış!” demek derdinde değilim. Sadece bana göre nasıl olsa daha iyi olur, nasıl olsa daha da keyifli hâle gelir bunu bulma çabasındayım. Gösterilen çabaya, emeklere saygım sonsuz… Sürç – i lisan ettimse affola!

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.