Yazar: MORZERRECİKLER 

En son doktor amcasıyla anlaşma yaparken bırakmıştık Öykü’yü. Yeni bölüm, kaldığı yerden selamladı bizleri.  Daha önce terk edilmenin tadını almış, aynı duyguyu tekrar yaşamamak için kıvranan Öykü, izlerken yüreğimde derin yerlere dokundu. Hastalığın doktor ve Öykü arasında bir sır olarak kalmayacağından şüphem yoktu ancak Öykü’nün Demir için yapacağı fedakârlıkların bu denli büyük olacağını öngörememiştim. Yavaş yavaş sorumluluklarını hafifleten ve bu rahatlıkla içindeki çocuk ruhunu ortaya çıkarmaya başlayan Öykü, yeniden sekiz yaşında değil de seksen yaşında bir birey oluverdi. Kendi canını bir kenara koyup, Demir’i öncelikleri arasına yerleştirmesi onun babasına duygularını en somut şekilde ortaya seren nitelikteydi. O, yeninden yanlış yollara başvurmasın diye hep soğuk durduğu yurt fikrini bile kabullenecek kadar önem veriyordu artık babasına.
Gerçeği Demir’e söyleyip – söylememek arasında sıkışıp kalan Öykü’nün yaşadığı her duyguyu gözlerinden okuyabildiğime yemin edebilirim. Bir umutla yeniden tahlil ve test istediği için tomografisi çekilirken daldığı düşler aleminde, Öykü’nün; Candan’a, babasına hatta Gece’ye bile yer verirken kendisine o karelerde yer vermemesi kafamı kurcalayan bir detaydı. Hayallerinde herkes mutluyken onun dışarıdan bir izleyici olarak kalması ve kendisine sadece “fotoğraf çeken” konumunda yer vermesi, içinde bulunduğu ikilemin en kuvvetli tarafıydı belki de. Kafasında canlandırdığı hayal, Demir’in hayatından çıkıp onun kendine yeni bir yol çizmesini sağlama fikrine Öykü’nün daha sıcak baktığını vurgulayan ilk kısımdı. Sonuçların değişmediğini ve hastalığının ciddi boyutlarda olduğunu öğrendiği sahne Öykü’yü tamamen bu fikre yaklaştıran ikinci hamle oldu.

Hiçbir zaman ait olmak istemediği yurdu bu kez kendi ayaklarıyla teftişe gitmesi içimden bir şeyleri söküp aldı sanki. Kendini Demir’den ayrılma fikrine iyiden iyiye alıştıran Öykü, ondan uzak kaldığı sürede tutunmak istediği bir dalı olsun istercesine kurduğu hayalin benzerini bu kez içine kendini yerleştirerek yaşamak istemiş olacak ki herkesi bir anda sahil kenarında uçurtma uçurmaya topladı.
Tam bu noktada biraz da Demir’i ele almak istiyorum. Kendinden başka kimseyi önemsemeyen Demir’in hayatının merkezine iyiden iyiye Öykü’yü yerleştirmesi ve onun etrafında pervane olması her geçen bölüm, biraz daha kalbimi çalıyor. Bu zamana kadar izlediğimiz Demir, başta her şeye “hayır!” diyen ama daha sonra dayanamayıp yelkenleri suya indiren bir karakterdi. Aslında bu bile Öykü’nün Demir üzerindeki etkisinin en somut kanıtlarından biriydi ancak bu bölüm, öyle bir Demir vardı ki ne desem eksik kalır. Daha önce kızını başından atmak için elinden geleni yapan, yokluğunu dahi fark etmeyen Demir, öyle bir evrildi ki baktığı yönde Öykü’yü göremeyince deliye dönecek kıvama geldi. Yetmedi, yalan söylemeyi bıraktı ve kendisine yalan söylediği için kızından hesap soran bir adam oldu. O da yetmedi, kendine toz kondurmayan bir karakterken kızının tavırlarının altında kendi payını arayan “Ben neyi eksik yapıyorum?” diyerek kendisini sorgulayan bir baba oluverdi. Ben, Demir’in Öykü’yü kaybetmekten korktuğunu ilk kez gözlerinde bu denli net gördüm. “Baba” kelimesinin tüm gerçekliği iki karakteri de öylesine sarmış ki yeni tanışan iki yabancı değil de yıllardır birbirinin yanında duran, birbirini iyi tanıyan iki kişiler sanki.
Demir, Öykü’nün hayatına girişiyle sadece “baba” olmamış, iyi bir insan da olmuştu. Bu değişim onun hayatında kalıcı insanlar olmasını da beraberinde getirdi. Zaman sanki ona da unuttuğu duyguları yeniden kazandırdı. Öyle ki, Candan’a hisleri ikiliyi tam bir “liseli âşık” konumuna getirdi. Öykü için, çevresindeki herkesin hayatına değen “sihirli bir el” desek yanlış olmaz sanırım. Uğur’a, Candan’a, Demir’e unuttukları ne varsa geri verdi. Herkesin hayatında onları çıkış kapısına ulaştıran bir köprü oldu.
Yetimhaneden gelen personellere Öykü’nün verdiği “fark etmez” cevabı Demir’i sandığımdan daha çok yaraladı. O, Öykü’ye kalıcı bir düzen kurmak için çabalayıp buna yönelik adımlar atarken kızından duyduğu cevapla bir an için öfkelenip tüm köprüleri yıkmış olsa da düşündüğü zaman Öykü’nün kendinden bir şeyler sakladığı sonucuna vardı. Tam bu noktada gelen telefon, artık baba – kızın zorlu bir sınavdan geçeceğinin habercisiydi. Bir solukta gittiği doktorda, dünyanın Demir’in başına yıkıldığından hiç şüphem yok.
Daha ilk anda “Öykü çok hasta” cümlesini duyduğunda gözleri doluverdi.  “Öykü şu kadarcık daha, küçücük. Hem o çok akıllıdır, benden daha akıllıdır.” sözleri hala kulaklarımda çınlıyor. Bir umutla yanlışlık olması için baktığı gözlerinin doktordan masaya doğru kayışı, tüm gerçekleri Demir’in yüzüne çarpan ve yüzleşmesini sağlayan ilk gerçek etkendi. Tıpkı Öykü gibi Demir’in de durumu kabullenmesi için gerçeklerin yüzüne çarpılması gerekiyordu. Masanın üstünde, Öykü’ye ait dosyayı gören Demir, inkârdan kabulleniş evresine geçmiş ve tedavi sürecini öğrenmek için doktora sorular yöneltmişti. İşte Demir’i asıl “dayak” yemişe çeviren “Maalesef bilinen bir tedavi yöntemi yok” sözleriydi. O sözleri duyduktan sonra her şey Demir için flulaşmıştı sanki. Doktorun yanından ayrılıp soluğu her zaman kapısını çaldığı Uğur’un evinde aldı. Kapıyı açtığında Öykü’yü yine metro duraklarını sayarken bulan Demir, hep saçma bulduğu bu eyleme bu kez kendisi de katıldı. Bu hareketiyle aslında Öykü’ye “biliyorum ve yanındayım” güvenini sağlamak istiyordu sanki. Beraber metro duraklarını sayıp bitiren ikilinin birbirlerini sımsıkı sarışı onları bir daha hiçbir kuvvetin kolay kolay ayıramayacağının kanıtıydı. Evet, ikisi için de karmaşık ve güç bir süreç olacak belki ama Demir, Öykü’nün en büyük dayanağı olacak, buna artık hiç şüphem yok. Ben onun kızının sandığının aksine yeniden pis işlere döneceğine de ihtimal vermiyorum. Belki aklına önce “dolandırıcılık” gelecek ama sonunda yine kazanan Öykü olacak, buna eminim. Kaldı ki Demir artık yaşadıklarından ders almayı bilen bir adam. Son çıktıkları işte Uğur’la neredeyse enseleneceklerini de hesaba katınca zaten şüphelendiği bu işin peşine hepten düşecektir. Bu arada söylemeden yapamayacağım Uğur’un sakarlıkları ilk defa bir işe yaradı. İlk hamlesinden sonuç alamayan Cemal’in her ne kadar durmaya pek niyeti yokmuş gibi görünse de bu intikamını Öykü’nün durumu için rafa kaldıracağına inanıyorum. Öyle ki Cemal’in de alması gereken intikamından önce sarılması gereken bir “gönül yarası” var artık.

Yaşadıkları ve gördükleri ile tekrar sarsılan Asu, çareyi yeniden kaçmakta buluyor. Etrafındaki kalabalığa rağmen kendini bir mezarla (üstelik onu terk eden annesinin mezarı) konuşacak kadar yalnız hisseden Asu’nun çok derin bir hikâyesinin olduğu kanısındayım. Ancak üç haftadır bu karakterin hikâyesine girilmiyor ve Asu, yerinde sayıyor. Belli ki çok can alıcı bir noktada açacaklar onun geçmişini. Bu bölümde Asu karakterinin Cemal’e kolay kolay teslim olmayacağının sinyallerini daha kuvvetli aldık. Cemal’in Asu’yu alacağı intikama kolay kolay maşa edemeyeceği aşikâr. Ben Asu’nun Demir’le yüzleşeceği ilk anı ve Öykü’nün durumunu öğrendikten sonra izleyeceği yolu çok merak ediyorum. Sanırım Asu’nun geçmişine de tam bu noktada değinilecek. İzlediğimiz tüm sahnelerin kırılma noktası olarak karşımıza çıkan bu bölüm, gelecek haftalar için merakımı ikiye katlıyor.

Yazan, çeken, oynayan herkesin emeklerine sağlık. Haftaya kaldığımız yerden görüşmek üzere. Keyifli okumalar dilerim…

Benzer Yazılar

Write a comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.