Yazar: TUĞÇE YELİZ

Kadir’in karşısına çıkıp, gözlerinin içine bakarak tehditler savuran Veli’yle kapamıştık  Çarpışma’yı. “Dostunu yakın tut, düşmanını daha da yakın.” sözünün hakkını fazlasıyla veren Veli Cevher’in zekâsını konuşturduğu, hikâyeyi yeni kırılma noktasına taşıyacak bir bölüm vardı bu hafta karşımızda. İtiraf etmeliyim ki geride bıraktığımız üç hafta boyunca beni tam anlamıyla içine çekmeyi başaran, dördüncü bölüm oldu. Tüm karakterleri hissedebildiğim, seyir zevki yüksek bir işti ekranda izlediğim.

Önceden dost olduğunu öğrendiğimiz, şimdilerde iki ezeli düşman olan Veli ve Kadir’in geçmişteki bağları daha fazla gözler önüne serildi. İkilinin arasında geçen olayların “Masumu kim?” derseniz bu hikâyenin “Masumu yok, herkesin elleri kirli.” diye yanıt veririm. Peki neden? Sözde muhbir avına gittikleri lokantada Veli’nin söylediği her kelimede, polis kimliğinin altında illegal işlerin yattığının sinyalleri veriliyordu. Bir önceki yazımda da bu konu hakkında şüphelerim olduğundan ve Kadir’in bunu sakladığını düşündüğümden bahsetmiştim, nitekim hislerimi biraz daha kuvvetlendirecek sinyaller verildi.

Zekânın bir insana yakışan, en güzel özellik olduğunu düşünmüşümdür hep. Çıktıkları ilk operasyonda Kadir’in yapabileceklerini gören, ona sırtını dayayabileceğine emin olan Veli’nin, ikinci adımını karşısındaki adamı tanımak olarak atması onun kolay lokma olmayacağının en sağlam kanıtıydı. Üstelik Kadir’i arkadaşlık yoluyla açamayacağını anlayınca sarhoş edip içini açtıracak kadar da akıllı. Daha yolun başında adamını seçip olası bir restleşmeye karşı kendini güvende tutup ipleri eline alan Veli; ailesini, yaşadığı yeri, sevdiği kadını bilerek tüm zaaflarına hakim olacak kadar avucunun içine almıştı artık, Kadir’i.

“Sen arkanı değil, karşını kolla Adalı. İlk mermi kulağının dibinden geçiyorsa ikincisi beyninde patlar.” sözleri dolanıp durdu bölüm boyunca, kafamda. Veli’nin neden kendini saklamadan ortaya çıktığını bir nebze olsun anlamama yardımcı oldu bu kelimeler. Düşmanın arkadan değil, karşıdan, yakınından gelebileceği yatıyordu söylediklerinin alt metninde. Kendisini kafasından geçenleri bile tahmin edecek kadar iyi tanıyan Veli’yle hesaplaşması, sandığından daha çetin geçecek belli ki Kadir’in. Her ne kadar Kadir de düşmanını iyi tanıyor olsa da Veli Cevher şu noktada, kendisinden bir adım ileride duruyor. Onun düşmanıyla arasındaki en sağlam köprü de zaaf da, Zeynep. Geçmişten gelen aşk hikâyesi elini zayıflatan en büyük iki kozdan birisi. İkinci eksi olan kayıp annenin de söylediklerinden yola çıkarsam Veli’nin avcunun içinde olduğunu söyleyebilirim. Her anlamda kapana kıstırılan Kadir; nasıl biz yol izler, ne kadar ileri gidebilir orası şimdilik muamma ama onun kurduğu ailenin de aynı düşman kaynaklı yıkıldığını düşünüyorum. Statta söylediği “Benim evim de hayatım da ailem de burası. Ben burada yaşadığımı hissediyorum.” sözleri bana; o hayatın, ellerinden aynı noktada alınabileceği ihtimalini düşündürüyor.

İnsanların zayıflıklarını nasıl kontrol edebileceğini bilen Veli, Zeynep’i de planlarına alet etmeyi ihmal etmedi tabii. Öncelikle Aylin’e ait kazağın kargoyla yollandığı sahneye ufak bir sitem etmek istiyorum. Günler sonra kızına ait eşyayla karşılaşan bir annenin tepkileri, izleyiciyi ekrana kilitleyebilecek nitelikteyken birden bire sahnenin kesilmesini anlamlandıramadım. Evet, bölüm ilerledikçe o sahneye geri dönüldü, ufak tefek tepkiler gördük ama araya farklı akslar girdiğinde aynı hissiyat oluşmuyor ne yazık ki. “Ben Elçin Sangu’yu duygu yüklü bir sahneyle izlemeyi isterdim açıkçası.” diyerek devam ediyorum.

Kızına kavuşma hayaliyle önce avukatının daha sonra sonsuz güvendiği Kadir’in uyarılarına rağmen Veli’ye giden Zeynep’in yanlış yaptığını düşünsem de onun durumunda olsam ben de aynısını yapardım. Bu yüzden ona kızamıyorum. Öte yandan kurtulduğu elektronik kelepçeyi suda çıkarma detayının ince ince işlenmesine bayıldım! Bu tarz kelepçeler suda çıkarıldığı zaman, sinyalleri hemen değil bir süre sonra  kesilir, dolayısıyla merkeze bilgi gidene kadar zaman kazanılmış olur. Zeynep de aynı mantıkla hareket ederek kaçmak için zaman kazandı. Korkularıyla beynimize kazınan kadının kendinden emin, gözü kara, cevval bir karaktere dönüşmesi beni Zeynep’e daha çok çekiyor ve ne kadar ileri gidebileceği konusunda meraklandırıyor. Onun Galip’e “Asıl kumar oynayan benmişim!” çıkışındaki her kelime benim yüreğimi serinletti sanki. Ben bir babanın bu kadar vurdumduymaz olmasının altında iki sebep yattığına inanıyorum. İlki nerede olduğu belirsiz Aylin’in bir şekilde babasının yanına gönderildiği, ikincisi ise babasının Galip olmadığı. Hangisi doğrudur ya da ne kadar doğruluk payı içerir şimdilik bilinmez ama onun kızından böylesine ümit kesmesini başka türlü adlandıramıyorum.

Madalyonun diğer yüzünde, birbirine çok benzettiğim ve yaşantılarının paralel olduğunu düşündüğüm, Kerem ve Cemre’ye baktığım zaman; derin bir “oh!” çekiyorum ve Alperen Duymaz’ın Ahmet Kaya ile birleşip devleşmesinden çok etkilendiğimi ekleyerek yorumuma devam ediyorum.

Bazı insanlar şanslıdır hayata bir adım önde başlarlar, bazıları ise eksilerle. Kerem, ikinci grubun en güzel örneklerinden biri. Çocuk olması gereken yaşta, kocaman adam olmak zorunda kalmış ve bunun yükü altında ezilerek büyümüş. Ben, onun şu an içinde bulunduğu her şeyin sorumlusu olarak annesini görüyorum, ne yazık ki. Gördüğü zulme de, içinde bulunduğu cehenneme de boyun eğmese belki ikisi için de her şey şu an çok farklı olabilirdi. Oğlunun başladığı noktaya geri dönmüş olması, belki bir nebze olsun aklını başına getirir; çarpıp çıktığı kapıyı tekrar çalmaz dedim ama çalmasa da o kapıda sabahlamaktan vazgeçmedi. Fiziken demir parmaklıklar arkasında görünen Kerem olsa da asıl kendini hapseden annesi. İkisinin de kürkçü dükkânı aynı, şekilleri farklı. Tam bu noktada hayatı boyunca sevdiği herkesten,kaba tabirle, kazık yemiş bir adamın ona inandığını söyleyen bir çift göz görmeye duyduğu ihtiyaca Cemre aracılığıyla şahit olduk. Her ne kadar yüzüne karşı “sana inanmıyorum!” diye haykırsa da Kerem’i gördüğü ilk andan beri beynine kazınan bakışların masum olduğunu hisseden Cemre, ilk etapta aklıma “İnanç, içimizdeki gözdür.” sözlerini getirdi.

Onun Kerem’den duyduğu itirafı Demir’e söylemesinin altında güvenden ziyade tepki ölçmek amacında olduğuna inanıyorum. Çevresindekilerin “gitme, dinleme” ısrarlarının aksine inandığı doğrultuda hareket ederek herkesin engellemeye çalıştıklarını görmeyi başaran Cemre, yüksek lisans yapma hayali kurduğu Amerika kabul belgesini içeri attırdığı adamın gözlerinin önünde yırtarak bu inanç uğruna hayallerinden vazgeçip koşulsuz şartsız ona inandığını vurguladı. Bu noktada dikkatimi Kerem’in bakışlarındaki şaşkınlık ifadesi çekti. Karanlıkta kalan, kendine inanılmasına muhtaç, hayatında tüm tehlikeye rağmen ona inandığını söyleyen birinin olması, tünelin sonunda beliren ışıktı onun için. Bu, ikili arasındaki ilk gerçek teslimiyetti. Kulak duyduğuna, göz gördüğüne inanırmış. Cemre’nin o gece gördüğü gözlere inanışı ikisinin de yalan hayatlarından çıkış bileti olacak.

Meral’in, Yakup’un sandığının aksine onu bir noktada yarı yolda bırakacağını ve Kerem’e karşı bir şeyler hissettiğini düşünüyorum. Bu patlamanın Kerem ve Cemre sayesinde mi yoksa Yakup kaynaklı mı olacağını kestiremiyor ve merakla bekliyorum.

Kadir’i hayata döndürenin Aylin değil de Zeynep olduğunu anlayan Veli’nin tüm bildiklerimizi alt üst edecek planıyla noktaladık bölümü. Söylediğinin aksine ikinci kurşun da Kadir’e değil, başkasının beynine isabet oldu ancak onun bu soğukkanlı hamleleri kurşundan daha isabetli. Hikâyenin yeni bir soluk kazanacağı bir sonraki haftayı dört gözle bekliyorum.

Yazan, çeken, oynayan herkesin emeklerine sağlık. Haftaya görüşmek üzere…

 

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.