Yazar: Ayça AKMAN

Henüz ikinci bölüm, sakin bir gece, renkli ışıklar, sessizlik… Cihangir araba kullanıyor; yanında yansımalar içinde gri mutsuz bir gölge, nişanlısı İrem. Yavaş yavaş radyodan yayılan melodiler çalınıyor kulağımıza: “İstanbul seni hapsetmiş, eski bir bandı kaydetmiş, yüzlerce binlerce insan hep bu şarkıyı söylemiş…İstanbul seni kaybetmiş, ilaçlayıp berbat etmiş…”* Tesadüf mü? Tıpkı çatıda bu şehre isyanlarını haykırıp onu manyaklık ve yalancılıkla suçlayan Cihangir ve Müjde’nin seçtiği kelimelerin rastlantı olmadığı gibi o sekans da rastlantı değildi, elbet. Kocaman bir metafor olarak şehir, tüm bu riyayı omuzlarken kahramanlar kısa bir an da olsa kendilerini sarmalayan kötülüğe üstten bakabilmenin içsel huzurunu yaşadılar ve yaşattılar o köhne çatıda. Bölüm sonu o iç huzurunun kırıntısı bile kalmayınca bünyede, bir Halkasever olarak tamam dedim, söz konusu Halka ise normal bize ters çünkü herkes deliye hasret bu alemde biz akıllıya!

Deli derken abartıya kaçmıyorum çünkü bu hafta Cengiz Han karakteri hamurundaki psikopatlığı kötülükle yoğurup öyle sıradışı bir profil çizdi ki gözlerimizin önünde, eğer ölürse cidden üzüleceğim çünkü cesaretiyle böbürlene böbürlene bir hâl olan Çağatay’da babasındaki kötülük mayasının onda biri yok maalesef. Lider’in hangi filozofa takıldığını, küçükken ne yaşayıp da böyle bir insana evrildiğini bilmiyorum ama aile, ahlak, güç ve hayata dair söylemlerini ve bu bağlamda yapıp ettiklerini alt alta koyduğumda benim zihnimdeki hikâye, aynı rejinin gökdelenleri gibi tepetaklak oldu bunu açıklıkla söyleyebilirim. Oğullarından birini veliaht olarak seçmesini istemişti Hümeyra‘dan geçen bölümün sonunda Cengiz. Ve umarsızca eklemişti “Geride kalanlar ölür!” diye. Senin oyunların ve çocukların buna alet olması çok uzadı, Halka’ya zarar veriyor, buna son vereceğim diyerek de koymuştu gerekçesini ortaya. Ben de ta en başından beri Hümeyra‘ya biraz fazla yüklenmiştim içten içe. Lider akli ve fiziksel melekeleri sorunlu muhtaç bir insandı neticede…İskender şu an burda olsa “Hah!” derdi benim yerime. Dakika bir, Kaan’ın hapse girmesini Cengiz’in bizzat istediğini öğrendik. O da yetmedi Hümeyra’yı oyun kurmakla suçlayan bu insanın üç yıl sonrasını hesaplayarak çocuklarının hayatıyla oyun oynadığını bunu yaparken de dünyanın en doğal şeyini yapıyormuşçasına rahat olduğunu gözlemledik. (Aslında burayı biraz açmak istiyorum ben. Oyunla kastettiği üç yıl sonra Hümeyra’nın oğullarına gönderdiği DVD’lerde gerçekleri ifşa etmesi miydi? Yahut onun Kaan’ı polis muhbiri olarak Halka’ya karşı kullandığını bildiğini mi ima etti Lider? Yoksa hepsi birden mi karar veremedim ben.)

Ne demişti Cengiz Han? Dava adamı olmalıydı Kaan, neşesi azalmalı, eğlenceyi unutmalıydı. Perhizi öğrenecek acı ile pişecekti. Anne baba evlatlarını korumak için hapse göndermişlerdir varsayımımın naifliğini gülümseyerek anımsadım. Hümeyra liderin gözünde iki hata yapmıştı belli ki: Bir, oğlunun kimliğini öğrenir öğrenmez üç yıl önce onunla iletişime geçip Eren’in oğlu olduğunu, babasının katilinin onu büyüttüğünü açık etmişti; iki, Kaan için Cihangir’den yardım istemişti ki ben bunun ne yardımı olduğunu anlayamadım. (Hapse girmesini engellemek desek, dayanağı yok, başka bir şey içinse elimde veri yok, burası bana tümden muğlak.) Bedel çocukların hayatıyla ödendi, kapalı yerde kalmaktan hiç hazzetmeyen Kaan hapse girdi, Cihangir’se önüne atılan kırıntıları izleyerek zamansız ulaştığı malum bilgiler yüzünden anılarına veda etti üç yıl önce, kaçınılmaz olarak.

Hafızalarının silinmesi emri verilen üç veliahda bakarken zihnimde yeniden dağıttığım kartlardan zalim olanı, hakkıyla lidere gitti; aynı kötülük üst üste tekrarlandığında seviye atlar, zulüm olur benim gözümde zira. Akıl fikir sadece kendisine lazımdı tabii, çocuklarınınki çok geldi Cengiz’e. Acı çekmeden mutlu olunmuyordu, aslında o son derece adaletli bir babaydı evlatlarına eşit davranıyordu, hayatta sahip olamadıkları eşitliği laboratuar şartlarında mümkün kılıyordu.’Tabula Rasa’, boş bir levha olarak hayatlarına devam edeceklerdi kardeş kardeş… Bunu kucağına öz oğlunu bırakıp ona bakacaksın, bakmazsan doğurduğun bebeği öldürürüm diyerek tehdit ettiği kadına anlatmak zordu tabii. Hani, biri seçilecek diğerleri ölecekti ya niye üçünün birden hafızasını silmeye karar verdi, en sonunda acaba? Aaa, unuttum pardon, lider onlar tüm zorluklarla baş edebilsinler istemiş ama onu hayal kırıklığına uğratmışlardı değil mi? Orta Asya’da steplere, bozkırlara, gecenin karanlığına bırakılan; soğuğa, vahşi hayvanlara, açlığa dayanıp sağ kalan çocuklar gibi hayatı hak etmemişlerdi. Ya öleceklerdi ya da unutacaklardı, o da şefkatli bir baba olarak ikinci şıkkı seçti! Onca bölümdür kafamı kurcalayan ‘niye ‘sorusunun bu şekilde cevaplanmasını hiç beklemediğimi itiraf etmeliyim. Bin bir komplo teorisiyle yaktığım zihnim bir delinin hezeyanlarıyla hayatların karardığını kabul etmekte zorlanıyor. Birkaç nokta daha var karanlıkta kalan, onlar da aydınlanırsa eğer bir nebze soğuyabilir içim ve yine temiz bir ters köşeyle üçledi Halka, hakkını teslim etmeliyim.

Hümeyra’yı hiç böyle görmedik biz şimdiye kadar. Dökmediği kadar gözyaşı döktü, kırıldı parça parça. Doğurmuş, yetiştirmiş fark etmez iki evlat annesiydi kanıyla canıyla. Tüm duvarları yıkılmış, savunmasız Hümeyra’nın çaresizliği en baskın ikinci duyguydu Cengiz’in acımasız kibrinden sonra bu bölüm. Evlatlarını rehabilitasyon merkezinden kurtarmak için silaha sarılıp tek başına yollara düşmesine sebep olan intikam duygusu ve keder, ölen kocasının muska kolyesiyle birleşip yoldaş oldu ona. Evet, çocuklarını İlhan kurtardı, Cengiz’ in deyişiyle onlara babalık yaptı ama tüm bu olup bitenlere rağmen üç yıldır Lider’in yanında kalan Hümeyra ve Tepeliler; aynı suça ortak, bahaneler arkasına sığınan sözde ebeveynler sadece benim gözümde. Hümeyra ile Cengiz arasındaki kan bağı ortaya çıkmadan da bu değişecek gibi görünmüyor ne yazık ki.

Halka’nın adaletiyle sınandığımız bu hafta, neyse ki ilahi adalet de tecelli etmeye devam etti ağır ağır. Yaşadığını yaşatmadan ayrılmayanlar kervanına psikiyatr da katıldı, hızlı ilaç terapisiyle hafızasını kaybederek hikâyeye veda etti. Örgütün diğer kara kutusu, geçmişin görgü tanığı, Kemal Berkes’in ölümünün muhtemel sorumlusu Altan da Terzi tarafından öldürülerek uğurlandı, karanlık tarafa. Böylece Kaan’ın polisle bağlantısından haberdar, Hümeyra haricindeki son kişi de susturulmuş oldu. Terzi’nin onu onca polis içinde nasıl öldürebildiğini sorgulamıyorum çünkü orası çıkmaz sokak, iyisi mi biz ‘Dünya’ diyelim fazla kurcalamayalım. Altan’ın giderayak Cemal Amir’e “Halka bir dağ gibi, altında ne var bilmiyoruz; üstünde ne var hiç bilmiyoruz.” diyerek iç içe geçmiş üç halkayı bize tekrar hatırlatıp gittiğini belirteyim o da içimde kalmasın.

12.bölüm resminde tasvir edilen üç akrepli yelkovansız saat bana çok ilginç gelmişti. Düşünmüştüm, o küçücük kollar saati gösterir elbet, lakin yelkovan olmadan çalışır mı akrep? Hangi akrebin gösterdiği zamandır, doğru olan? Üç veliahtla Halka çalışmaz evet, bir yol gösterici yelkovan şart, hal böyleyken hepsini yok etmek niye? Cengiz Han ne yapmaya çalışıyor ola, hele de sağlığı bu kadar problemliyken? Aslında daha birkaç bölüm öncesine kadar kırmızı odanın cinlerinden bahsederken titreyen bir adamdı Lider. Kısa süre içerisinde gösterdiği ilerleme inandırıcılıktan uzak olsa da sorgulamadım fazla kabul ettim öylece. Oğullarının kaçtığını öğrendiğinde geçirdiği sinir krizi ‘akli melekeleri sorunlu’ sıfatını ne kadar yerinde kullandığıma da bir işaretti aslında. Halı sahada Kaan ve Cihangir’i görmeye gittiğinde zihnindekileri anlamaya çalıştım. Hümeyra’ya güç gösterisi yapıp gerçekleri çocuklara açıklamakla tehdit ederken onun korkusundan zevk alıp besleniyordu sanki.

Vesileyle Kaan’ın dedesini öldürenin o olduğunu da tahmin ettik amenna, ama kabadayı değil işadamıyım ben, silahla değil akılla hallederim işlerimi derken dayanamadım, sesli sordum: Terzi’yi nereye koyalım o zaman Lider?

Terzi, şu alemde aklı çalışan birkaç kişiden biri net. Çağatay’ın “Şov yaptı babam sana! İnfazın sadece ertelendi, muhtemelen sana imkânsız bir görev vermiştir, özgür değilsin aslında!” cümlesinin altında yatanı şıp diye anladı. Çağatay’ı babasına götürecek yolların taşlarını bile isteye döşedi. Kaan, Cihangir ve Çağatay’ın Lider’le karşı karşıya geldiğinde olmasını umduğum hiçbir şeyin gerçekleşmediğini, Cengiz’in öz oğlu tarafından vurulmasını şaşkınlıkla izlediğimi belirtmeliyim. Cihangir, Halka‘nın başının “Vaktinden önce öğrendin bunlar geldi başına, halbuki zamanı geldiğinde ben sana anlatacaktım.” cümlesini nereye koyar, Kaan “Kimi de başkasının çocuğunu alır büyütür, çocuk onlara anne baba der.” cümlesiyle ne yapar, gerçekten bilmiyorum. Ucu görünmeyen karanlık bir tünel önümdeki ve cılız bir ışıkla yürümeye çalışıyorum hikâyenin kahramanları gibi ben de.

Halka’nın sıradışı bir iş olduğuna, denenmeyenleri denediğine sıklıkla vurgu yaptım. İlk bölümden bu yana özenle hazırladıkları bölüm fotoları, jenerik öncesi verdikleri üç dört saniyelik bölüm kolajları; poster olup duvara asılabilecek güzellikte manzaralar, elektroşoktan gökyüzündeki şimşeklere geçiş yapan veya Lider sinir krizi geçirirken baş aşağı ekrana yansıyan gökdelenler gibi sekanslar arası metaforik göndermeler bunlardan sadece bazıları ve ben bu cesareti, yaratıcılığı çok değerli bulduğumu belirtmeden bitirmek istemem.

Yazan, yöneten, oynayan ve emek veren herkesin yüreklerine sağlık.

*Pamela Spence

 

 

 

Benzer Yazılar

Write a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.